28 Şubat 2009 Cumartesi

Molla Hafızziddin (1380-1450)


Fatih Sultan Mehmet’in babası 2.Murat(1402-1451) 6. Osmanlı padişahıdır. Sultan Çelebi Mehmet’in oğludur. Ülkeyi Edirne’den yönetmektedir. Haçlılarla ve Karamanoğulllarıyla uğraşmış ve iki kez oğlu lehine tahttan feragat etmiştir.



Bu yıllarda Anadolu da bir isim duyulmaya başlamıştı. Giderek ‘Bayrami Tarikatı’ adıyla ortaya çıkıp, yaygınlaşan bu akımın Hacı Bayram-ı Veli adında bir ermiş kişiden kaynaklandığı anlaşılır, ve bu duyumlar padişah da da ilgi ve kuşku uyandırır. Hacı Bayram-ı Veli 1352-1429 yılları arasında Ankara’da yaşamıştır. Ankara’nın bugün bir mahallesi haline gelen Solfasol köyünde doğar. Aksaraylı Hamit’in müriti olur. Ve ondan aldığı derslerle kendini yetiştirir. Bayram’ın asıl adı Numan olup Bayram adını ona hocası vermiştir. Bayram sonradan Bayrami Tarikatını kurmuştur.

Bayram, Ankara’da ve Bursa’da müderrislikler yapmış, hece vezniyle şiirler yazmıştır. Böylece ünü giderek artan Bayram hakkında mucizeler üretilmeye başlanır.

Bayram bir gün Solfasol’da tarlasına karpuz ekerken, bir garip yolcu yanına yaklaşarak, çok susadığını ifade ederek su ister. Bayram yolcuya:
- Suyum yok ama, biraz bekle sana karpuz vereyim
Der. Yolcu henüz ekilen karpuz tohumlarına bakarken, bir tohum çimlenir, gözleri önünde büyür, karpuz yetişir ve Bayram olgun karpuzu susamış yolcuya ikram eder.

Bu mucize dilden dile dolaşır. Bir başka mucize de şöyledir:

Solfasol de hocanın evinde helva pişer. Hac mevsimidir. Köy den birisi hacca gitmiştir. Hoca’ya malum olur ki hac daki kişi çok acıkmıştır. Hoca köyden bir delikanlıyı çağırıp Mekke’de bulunan köylüsüne sıcak sıcak ulaştırmak üzere helvayı verip, yola koyar. Ve hac dan dönen komşusu Bayram’ın gönderdiği helvayı Mekke de alıp, soğumadan yediği için teşekkür eder.

Geri kalmış toplumlarda mucizelere inanma ihtiyacı daima taze ve canlı olarak yaşatılır. Ve önemli kişileri kahraman yapan senaryolar uydurulur. Bu gün bile mucizelere inananlar az değildir. İşte bu mucizeler, Hacı Bayram-ı Veli mertebesine ulaştırmada çok önemli etken olmuştur. Hacı Bayram-ı Veli Ankara’da ölmüş, kabri kendi adını taşıyan cami avlusundadır.
Sultan 2.Murat, Hacı Bayram-I Veli’yi tanımak için Edirne’ye davet etmiştir. Hoca emri yerine getirmek üzere Edirne’ ye varır. Sarayda kabul edilir. Misafir edilir. Sultanla ve devlet adamlarıyla tanışıp, günlerce sohbetler yapılır. Nihayet onun saraydaki misafirliği son bulur. Padişah, Bayram yola çıkarken onu yalnız bırakmaz ve ona bir koruma göevlisi verir. Koruma görevlisi aynı zamanda onun refakatçısı olduğu kadar, yol boyu gerekli kolaylıkları sağlamakla da görevlidir.

İşte bu refakatçı ve koruma görevlisi, sarayın muhafız bölüğünden Sivrihisar doğumlu binbaşı Hafiziddin adında bir subaydır. Padişahın askeri olan binbaşı Hafıziddin 1380 yılında Sivrihisar’da doğmuştur. Babası Mevlana Kasım Veliyüddin adında bir Sivrihisar’lıdır. Onun Eserköy de mülkü olduğunu daha önce belirtmiştik. Eserköy bugünkü Eskiköy diye anılan yerdir. Bu yoldaki açıklamalarımızı daha önceki bahislerde yapmıştık.

Veliyüddin, bilgin, kültürlü bir insan olduğu için oğlunu okuttuğu ve oğlunun da fırsatını bulup subaylığa intisap ettiği ve bu yolla saray muhafızı olduğu düşünülebilinir. Hafıziddin, hizmetine ve korumacılığına görevlendirilen Hacı Bayram-ı Veli ile birlikte ve aile efradı da yanında olduğu halde yola çıkmadan önce Padişah 2.Murat ona bir armağan ve geçimlik olması için Sakarya ile Porsuk çayının birleştiği yerdeki arazisinden önemli bir kısmı vakfeder.

Mesleği askerlik olan Hafıziddin’den dolayı, onun ahvadına ASKEROĞLU denilmiş ve bu lakap bu günlere kadar sürüp gelmiştir. Binbaşı Hafıziddin, onun ailesi ve Hacı Bayram, Edirne’den ayrılarak, Çanakkale ve Balıkesir yoluyla dönerken, Bursa’da Hacı Bayram’a karşılama töreni yapılmış ve Bursa’lılarla hasret giderilmiştir. Ne de olsa Bayram Bursa’da müderrislik yapmış ve bunca öğrenci yetiştirmişti. Bursa’dan hareket eden kafile Sivrihisar’a ulaştığında burada da halk misafirlerini çok sıcak karşılamış ve yorgunluklarını unutturmuştur. Artık Hafıziddin’in kafileden ayrılma zamanı gelmişti. Birlikte yolculuk buraya kadardı. Hacı Bayram-ı Veli şanlı bir törenle Ankara’ya müteveccihen uğurlanırken, binbaşı babasının yanında ve elinde bir vakıfsenedi ile sivil hayata adım atıyordu.

Sivrihisar’a yeniden yerleşen asker Hafıziddin artık burada Molla Hafiziddin olarak anılmaya başlar. Onun kendisine verilen arazi üzerindeki tasarrufunu bilmiyoruz. Ancak Mola Hafiziddin’in Sivrihisar’daki Kumacık hamamını yaptırdığını biliyoruz. Bugün hala hizmet sunmaya devam eden Kumacık hamamının, o günün imkanları ile yapımının kolay bir iş olmadığı takdir edilebilir. Hamam yaptırmak zengin işiydi. Hafiziddin ve babası varlıklı ve zengin insanlardı. O zaman Kumacık hamamının yerinde Biat Komanus adında bir kilise vardı. Rivayete göre sancılanan hayvanların bu kilise etrafında tur ettirilmesiyle sancının geçeceğine inanılıyordu. Sonra kilise yıkıldı ve yerine Kumacık Hamamı yapıldı. Hamamı yaptıran Molla Hafıziddin dir.

Bizans rumları şehri çoktan terk etmişlerdi. Şehir önce Selçukluların sonra Karamanoğullarının yönetimine geçmiştir. Daha sonra şehir Osmanoğulları ile Karamanoğulları arasında birkaç kez gidip gelmiştir. Ancak kent, 1415 yılından itibaren Osmanlı devletinin mutlak hakimiyetine geçmiştir. Anlaşıldığına göre müslüman olmayan Bizans halkı çok önceleri burayı terk etmişlerdi. Uzun yıllar bakımsız kalan Biat Konmanus kilisesi kendiliğinden yıkılmıştı.

Hafıziddin 1450 yılında öldüğünde, geride bıraktığı Lütfullah ve Safiyetullah adındaki evlatlarının olduğunu biliyoruz.

Tekrar yukarıda sözü geçen ve sultan 2.Murat’ın Hafıziddin e bağışladığı vakıfnameye dönelim. Ben o vakıfnameyi bizzat gördüm. Dayım Ahmet Eroğlu tarafınan saklanıyordu. Bez üzerine yapıştırılmış, uzunca bir kağıt üzerinde, bir satırı kırmızı, bir satırı siyah mürekkeple ve arap harfleriyle yazılı bir metin idi. Metnin altında sultan 2.Murat ın tuğrası yani mühürü bulunuyordu.

Vakıfnamede, Hafiziddin’e verilen arazinin sınırları açıkça belirtildikten sonra, buranın Hafıziddin’e padişah tarafından vakfolunduğu açıklanarak, buna herkezin saygı göstermesi, kolaylık göstermesi istenmekte ve bu araziye bir tecavüz olduğunda, bunu yapanlar hakkında manevi müeyyide de yer alarak şöyle denilmekteydi: Mütecaviz kişilerin bu dünyada iki yakaları bir araya gelmeye, öte dünyada ise Tanrının gazabına maruz kalalar.

1950 yılına gelindiğinde, aileden bazıları yeni arayışlar peşinde koşarken, söz konusu araziler sık sık gündeme gelir oldu. Bir gün Yavşan’ a yakınlarını ziyarete gelen Mahmut Çavuş günün adamı olmuştu. Çok partili düzene geçildiğinde Mahmut Eroğlu Demokrat partiye girmiş, parti saflarında ilerliyerek delege olmuştu. Artık o sözü dinlenilir bir partiliydi. O yıl Mahmut Eroğlu, parti kongresi için Ankara’ya giderken Yavşan’a uğramış, birkaç gün misafir olmak istemişti. Bir akşam, sohbetler sırasında, Vakıf senedi ve Ortaklar köyündeki araziden söz açılınca Mahmut Çavuş a fırsat doğmuştu. O DP milletvekillerini tanıyordu. Mahmut Eroğlu :
- Ben bu işi hallederim bana senetleri verin yeter, der.

Senet verilir ve ver elini Ankara. Mahmut amca Ankara’da bana misafir oldu. Vakıf arazisi hikayesini bir gece baştan sona bir kez daha dinledim. Birlikte gece yarısına kadar hayaller kurduk. Ertesi gün senet elimizde, kendimizi Adalet Bakanı ve DP Manisa millletvekili Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu’nun odasında bulduk. Konuyu bakana anlattık. Bakan vakıfnameyi bir süzdü, belli ki okuyamadı. Zaten onu saklayan dayım Ahmet Eroğlu da medrese mezunu olduğu halde okuyamamış ve anlayamamıştı. Arap harfleriyle yazılı vakıfnamenin dili de Farsça ağırlıklı eski Osmanlıca idi. Bakan bizi vakıfnamenin okunması için Kuyudu Kadim dairesine havale etti. Orada bu tip yazıları okuyabilen uzmanlar vardı. Sonunda vakıfname okundu, Türkçe’ye çevrildi, onandı ve bize verildi.

Mahmut amca bu çevri ile yeniden bakana çıkıp bir kez daha konuyu dile getirdiysede sonuçta bakan şöyle dedi:
-Bu gün bu sınırlar içerisinde sanırım en az 3-4 köy kurulmuştur. Bu köylerde oturanlar tapularını da almışlardır. Siz zamanında sahip çıkmadığınızdan arazi hazineye geçmiş. Devlet de buralara göçmen yerleştirmiştir. Biz hükümet olarak onların tapulu arazilerini ellerinden alamayız, eğer tapusuz yer kalmışsa Toprak kanununa dayanarak öncelikle size veririz.

Bu görüşmeden beklediği yanıtı alamayan Mahmut Eroğlu vakıf senedini amcaoğlu Ahmet Eroğlu’na iade eder. Ahmet Eroğlu çok akıllı bir adamdı, tatmin edici bir sonuç çıkmayacağını görüyordu. Çünkü herşeyden önce ayni sülaleye mensup, küçülü, büyüklü herkesten birer vekaletname almak zorundaydı. Üstelik bu kişilerin bir kısmının adresleri bile bilinmiyordu.

Yıllar sonra M.Ali Eroğlu konuyu yeniden gündeme getirir. Onun Polatlı’da tanıdığı bir avukat
- Ben bu işi hallederim
Diyerek senedi ister. M.Ali senedi Ahmet Eroğlu dan alır ve avukata verir. Bir daha da kimse senedin akibeti hakkında bilgi alamaz ve konu da böylece kapanmış olur.Yıl 1955.

Cumhuriyet’e geçişte Hükümet Askeroğlu ailesine çağrıda bulunur: vakıf arazisinin ödenmemiş vergi borcu vardır. Hükümet söz konusu araziye sahip çıkıp çıkmayacaklarını Askeroğlu ailesinden sorar. Sahip çıkılacaksa vergi borcunun ödenmesini ister. Aksi halde hazineye kaydedileceğini bildirir. Bu bildiri üzerine Yavşan da oturan Askerğlu ileri gelenleri toplanıp durumu değerlendirirler. Sonuçta Hayır cevabını verirler. Gerekçeleri şunlardır:

1. Sözü edilen yer Sivrihisar’a çok uzaktır. Doğru dürüst yolu bile yoktur.
2. Arazinin içinden Porsuk(O zamanki adı Kütahya çayı) çayı geçtiği için sıtmalık bir bölgedir. Sıtma o dönemin korkulan bir hastalığıydı.
3. Ödenecek vergi borcu vardır.
4. Yavşan’daki yaşamlarından ve gelirlerinden memnun idiler

İşte bu gerekçelerle vakıf arazisi red edilmiş ve durum hükümete bildirilmiş, hükümet te buraya göçmenleri yerleştirmiştir. Bu alanda daha sonraları Beylikköprü, Ortaklar, Sasılar, Kıranharmanı ve İlören köyleri kurulmuştur.

Söz konusu vakıfnamenin kapsadığı alan Porsuk çayının Sakarya ırmağı ile birleştiği yerdeki Kullar köyünden İlören, Ortaklar köylerini içine alacak şekilde yaklaşık 18 km uzunluğundadır. Diğer hududu iki suyun birleştiği yerden, sakarya’nın aktığı doğrultuda Askeroğlu Büküne kadar olan 12 km mesafeyi kapsar. Vakıfnamede yalnızca Kullar köyünün adı geçmektedir.Öteki köylerin hepsi cumhuriyet döneminde kurulmuştur. Örneğin Kıranharmanı ve Köseler köylerine 1915 yılında Kırım göçmenleri yerleştirilmiştir. Bu günkü adıyla Sasılar olarak anılan köye ise daha önceleri Oğuz Türkmenlerinin bir boyu olan Saslar Aşiretinden bir grup yerleştirilmiştir. Ortaklar köyüne ise 1901 yılında Kırım’dan gelen göçmenler yereştirilmiş olup, köyün adı eski kayıtlarda da Ortaklar olarak geçer.

Vakıfnameler hakkında bir fikir edinilmesi amacıyla, bunlardan birinden küçük bir parçayı orijinal hali ile sunuyor ve açıklamasını da ilave ediyoruz(Şekil.5).

Açıklama şöyledir:
Mevlana Hafızüddin oğlu Lütfullah hali hayatında, bütün kanuni ve kavli yetkilere haiz olduğu anda bu vakfı tesis edinceye kadar elinde ve tahtı tasarrufunda mülkü olarak bulunan uzluk köyünün tamamını, tasarrufu kendine ait olmak üzere vakıf ve tasadduk etmiştir. İşbu köy eskiden beri bu ana kadar iki taraftan Kütahya ve Sakarya ırmakları ile sınır deresi …..Taşgedik ve Sakarya nehri yakınında Çokavak diye bilinen mevki ile mahduttur. Vakıf bu yerleri bütün hak ve ekleri ve bunlara dahil olan ve olmayan kaffei hukuku ile nesilden nesile, batından batına gerçek sahih şer’i ve sonsuz bir şekilde çocuklarına ve çocuklarının çocuklarına vakfetmiştir.
Bu vakfedilen yerler, bir dere dolusu altın mukabilinde de olsa, satılmaz, hibe olunmaz, değiştirilemez ve kıyamete kadar vakıf olarak devr olur.

27 Şubat 2009 Cuma

Askeroğlu Mevlana Lütfullah Efendi (1415-1488)

Binbaşı Hafıziddin Edirne’de saray muhafızıyken iki çocuğu olur. Kızının adı Safiyetullah, oğlanınki Lütfullah. Binbaşı iki çocuğu ve eşiyle birlikte görevli olarak geldiği baba ocağı Sivrihisar’a yerleşir.

Tahsilini Sivrihisar’da tamamlayan Lütfullah(1415-1488) tasaffuf ve uhrevi bilimler(ahretle ilgili) alanında sivrilir. Halkın ve çevresinin takdir ve desteğine mazhar olur ve Mevlana mertebesine ulaşır. Sivrihisar’a Naib kadı (yargıç vekili) olarak atanır. O kadılıkta verdiği isabetli, ve adil kararlarıyla ve sosyal etkinlikleriyle Fukara Babası unvanını kazanır.

İlim ve fazilet sahibi, verdiği hükümleri hahikata uygun veren yargıç, fukaralar babası(Ebul’meaz), Mevlana Lütfullah İbni Hafiziddin diye başlayan bir vakıfname, Sakarya ırmağı vadisindeki Kullar ile Yahşiyan köylerini Lütfullah’a kazandırıyor(Sivrihisar vakıf defteri s.162 no 208) tarih 1465-1475.

Fatih Sultan Mehmet, Söğüt önü köyünün yarı hissesini Hızır Çelebi’ye(Fatih’in kadısı), diğer yarısını da Sivrihisar kadısı Mevlana Lütfullah ve kardeşine vakfetmiştir. 1476 yılında her iki hisse de timar’a çevrilmiş, Hızır Çelebi’nin hissesi Tımar da bırakılıp Sipahi Hacı Hamit’e yazılırken, 1481 de Lütfullah kadının hissesi kendisine iade edilmiştir.

Bir başka vakıfnamede ise Sögüt önündeki Hızır Çelebi’ye ait yarım hisse sonradan Mevlana Lütfullah veledi(cocuğu) Kudbeddin ve kardeşi Sefarşah’a verilmiştir, deniyorsa da bu ifadelere bir açıklık getirilememiştir.

Mevlana Lütfullah’a dedesi Mevlana Kasım Veliyüddin’den kalan bir miras da Eserköy’deki mülktür. Bu mülk dört ev, iki bağ dan ibarettir, 2.Murat’ın nişanıyla Mevlana Kasım Veliyüddin’e verilmiştir. Daha sonra bu mülk 2.Bayezid tarafından Lütfullah’ın torunu (Abdullah Çelebi’nin oğlu) Seyfullah Çelebi’ye iade edilmiştir.

Bu bilgilerden anlaşıldığına göre K.Veliyüddin ve Hafıziddin Sivrihisar ve Eserköy’de yaşamışlardır. Sülalenin Yahşiyan’a geçmesi Hafıziddin ve Lütfullah zamanına rastlar.
Bu gün tamamen toprak altında kalmış olan Eserköy’den görünür hiçbir şey kalmamıştır. O zaman hepsi yedi haneden ibaret olan Eserköy’de aynı aileden insanlar yaşıyordu.

Başka bir vakıfname de ise(1389) Safiyetullah’ın üstünde bulunan Kumacık hamamının(1/4 hissedir) hissesini, kendisi ölünce kardeşi Lütfullah’a ve o da ölünce Lütfullah’ın evlatlarına bıraktığını anlıyoruz.

Mevlana Lütfullah yaşamı boyunca çok mal, mülk edinmiş, zengin bir kişiydi. Prof.Dr.İhsan Sarıkardeşoğlu’nda bulunan bir vakfiyeden ise Lütfullah’ın Uzluk köyünün tümünü tasarrufu kendisinde kalmak üzere vakfettiği anlaşılmaktadır. Uzluk köyü, Porsuk ve Sakarya ırmakları ile Sınırderesi –Taşgedik ve Çokkavak’ın çevrelediği alandır.

Mevlana Lütfulah 1475 yılında mülklerini iki kızı arasında paylaştırmıştır. Buna göre Safiyetullah’a Kumacık hamamının hissesini, Nimetullah’a ise Yahşiyan’ı vermiştir. Daha sonra onun İstiklalbağı’ndaki köyün yarısını kapsayan hissesi ile Söğüt önünün ¼ hissesini ve çay köyündeki tarlalarını da Safiyetullah’a bıraktığını görüyoruz.

İstiklalbağı köyünün ilk adı İsrafilbağı olup, İsrafil Anadolu fatihi olarak bilinen Süleyman Şah’ın amcasıdır( Osman'ın dedesi Süleyman Şah , Anadolu Şelçuklu Devleti kurucusu Süleyman Şah). Bu köyün adı ona izafe edilmiştir. Diğer tarafdan Hacı Bayram-ı Veli’nin yakın arkadaşı Hasan Kadının kabri de bu köyde bulunmaktadır.

Bu gün yayla olan Söğütönü ise buraya Oğuz Türklerini Kınık boyu yerleştirilerek köy yapılmışsa da Kınık aşireti çevreye dağılarak Söğütönünü terk etmişlerdir. Yukarıda da söylendiği gibi Söğütönünün yarısı Hızır beye, kalan yarısı da Lütfullah ve kardeşine verilmişti. Sonradan Hızır beyi hisseleri Gamit’lere(Hacı Hamit) geçmiş ve bu yıllara kadar onların elinde kalmış, Lütfullah’ın hissesi kızı Safiye’ye geçmiştir.

Çay köyüne gelince burası Sivrihisar askerlik şubesinin aşağı tarafında küçük bir köydü. Bugünkü karayollarının kesiştiği yer olup harebeleri toprak ile örtülmüştür.

Bu kitabın okuyucusu elbette Safiyetullah ı merak eder . Bu hanım, Sivrihisar’da uzun süre Eytam(Yetimler) Müdürlüğü yapmış olan Ali Osman Baydar(Eytamcılar) ailesine gelin gitmiştir. Eytamcıların kız alarak askeroğulları ile akraba olduklarını sanırım kimse düşünmemiştir.

Mevlana Lütfullah döneminin en önemli olayı İstanbul'un Fatih tarafından fethidir(29 Mayıs 1453).

Bu dönemde dünya üzerinde gerçekleşen en önemli olay ise Gutenberg'in matbaayı icat etmesidir


26 Şubat 2009 Perşembe

Askeroğlu Nimetullah (1450 - 1520)

Nimetulah hakkında 1450-1520 yılları arasında yaşadığının ötesinde bir bilgi yoktur.

Askeroğlu Abdullah Çelebi (1480 - 1540)

Abdullah Çelebi hakkında malesef 1480-1540 yılları arasında yaşadığından öte bir bilgi yoktur.

Abdullah Çelebi döneminde dünyadaki en önemli olay Amerika'nın keşfidir.

Askeroğlu 1.Seyfullah Çelebi (1505-1570)


Seyfullah Çelebi 1505 yılında Sivrihisar da dünyaya gelmiş, eğitimini de burada tamamlamıştır. Babası Abdullah Çelebi dir.

Sivrihsar da temayüz eden ve sivrilen Seyfullah Çelebi aydın kişiliğiyle çevresinin güvenini kazanmıştır. Askeroğlu namı ile soylu bir aileden gelen Seyfullah otoriter bir insan olduğu kadar da dürüst kişiliğiyle tanınıyordu. İyi ve tanınmış bir müderris olduğu kadar da basiretli(öngören, uzgören) bir yöneticiydi.

Melik Şah(Selçuklu hükümdarı değil) Sivrihisar da medrese yaptırarak Polatlı’ya bağlı Pazarçağlayan köyündeki 16 hane evi ile Hatuncuk köyü gelirleri toplamı 8,905 akçeyi bu medreseye vakfetmiş ve bu vakfın yönetimini 1486 yılında Seyfullah Çelebi üstelenmiştir. Çelebi bu medreseyi 1486-1521 yılları arasında tam 35 yıl yönetmiştir.

Seyfullah Çelebi’nin yetenekleri yanında, iyi bir eğitim görerek kendisini yetiştirmesinde, babası Abdulah Çelebi’den daha fazla dedesi Mevlana Lütfullah’ın etkisi olmuştur.

Seyfullah Çelebi dürüstlüğü ve inandırıcılığı ile tanınmış bir kişiydi. Çevresindeki insanlara güven veren bir kişiliğe sahipti. O dürüstlüğü kadar eğitimin değerini de kavramış aydın bir kişiydi. İyi bir müderris olan Çelebi, yeni kuşaklara iyi bir eğitim verilmesini savunmuştur.



Seyfullah Çelebi dönemi Osmanlı'nın yükselme ve genişleme dönemine denk gelmiştir.

Seffullah Çelebi döneminde Avrupa'da Rönesans yaşanıyordu. Rönesansın iki büyük sanatçısı Leonardo Vinci ve Michelangelo.

Askeroğlu Avnullah (1530-1640)

Diğer Askeroğul'lar(Avnullah, 2.seyfullah, Hayrunnisa, Süleyman)1.Seyfullah Çelebi’yi takip eden Askeroğlu Avnullah dır.

Avnullah’ın 1530-1640 yılları arasında yaşadığı sanılıyor. Avnullah’ın yaşamı da Sivrihisar ve Yavşan da geçmiştir.

O diğerleri gibi babadan kalma bir düzen içerisinde davarcılık ve çiftçilik ile uğraşmıştır.

Avnullah ile aynı dönemde yaşamış iki önemli kişi:

William Shakespeare.

Galileo Galilei.

Askeroğlu 2.Seyfullah (1570-1645)

Tarihte 1570 yılına gelindiğinde 2.Seyfullah ile karşılaşıyoruz. 2.Seyfullah 1570-1645 yılları arasında yaşamıştır. O da Sivrihisar medresesinde okumuş ve imamlık yapmıştır. 2.Seyfullah imamlığın yanısıra Yavşan da yaylacılık yapmıştır. Davarcılık ve çiftçilik ile yaşamını sürdürmüştür.

2.Seyfullah’ın mezarı Yavşan mezarlığındadır. Mezarlıktaki hece taşlı(mezar taşı) ve hoca başlı mezar 2.Seyfulah’a aittir. 2.Seyfullah’ın hiç oğlu olmamış buna karşın iki kızı dünyaya gelmiştir. Bunlardan birisinin adı Hayrunnisa diğerinin ki ise Emine dir. İsimlere dikkat edilirse günümüze çok yaklaşıldığı anlaşılmaktadır, çünkü bugünkü isimler kullanılmaya başlanılmıştır.

Askeroğlu soyu bu iki kızkardeş den Hayrunisa ile devam ederken, Emine'nin izi sürdürülmemiştir. Hayrunnisa 1600-1665 yılları arasında yaşamıştır. Bu hatun Yavşan da babası ile birlikte yaşadığı gibi ondan sonra da yaşamını aynı yerde ve aynı koşullar içinde sürdürmüştür. Hayrunnisa nın evlatlarından 1.Süleyman ile Askeroğlugil soyu devam etmiştir.


2.Seyfullah döneminin önemli kişisi Mimar Sinan'dır.

Askeroğlu 1.Süleyman (1630-1705)

1.Süleyman 1630-1705 yılları arasında Askeroğlu soyunu devam ettirmiş ve çiftçilik ile davarcılıkla uğraşmıştır.

1.Süleyman dan sonra araya 65 yıllık bir kesinti giriyor. Bu süreyi kimlerin doldurduğunu bilemiyoruz. İleride devlet arşivlerinde yapılacak incelemelerle bu boşluğun doldurulabilineceğini umut etmek istiyorum. Yavşan mezarlığında yaptığım incelemelerden de bir sonuç alamadım. Bizce karanlık olan bu 65 yıllık zaman diliminde en az iki generasyon gelip geçmiştir.

Bu dönem, 1770 yılında Osman’ın doğumu ile yeniden başlamış ve zincirin ucu yakalanmıştır.

Askeroğlu Kayıp Dönem (1705 - 1770)

65 yıllık bu döneme ait bir bilgiye ulaşamadık.. Hanedan daha sonra Osman ile devam ediyor..

Bu dönem Osmanlı'da Lale Devri dir.

Askeroğlu Hacı Osman Ağa (1770-1836)

Askeroğlu Hacı Osman AğaHacı Osman 1770 yılında doğmuştur. Babasının adını tesbit etmek mümkün olmadı. Ancak kendisi 2.Süleyman ‘ın babasıdır.

Hacı Osman kardeşleri arasında medresede okuyan tek evlattır. Diğer kardeşlerin hepsinin kız olduğu rivayet edilir.

Osman Sivrihisar da ticaret ile uğraşmış, zahire, yün, yapağı, ve tuz ticareti yapmıştır. Ticarette başarılı olan Osman Sivrihisar’a gelen kervanlarla hacca gitmiş ve hacı unvanını almıştır.

Hacı Osman Sivrihisar da oturmak ile beraber Yavşan da babadan kalma mülke de sahip çıkarak onların akılıca işletmesini bilmiştir. Oğulları ile birlikte davarcılıktan çok para kazanmışlardır. Bu sayede kendisi ağalık lakabını da almıştır.

Hacı Osman Ağa sonunda ticareti oğullarına bırakarak büyük oğlu Süleyman ile Yavşan a çekilmiştir.

Hacı Osman Ağa dönemi Osmanlı'da batılılaşma döneminin başlangıcıdır. Tahta geçen III.Selim ve II.Mahmut yılları birçok batılı düzenin osmanlıya tanıtıldığı bir dönem olmuştur.

Hacı Osman Ağa döneminde Dünya'daki en önemli olay Fransız Devrimi dir.

Askeroğlu Hacı 2.Süleyman (1800-1865)

2. Süleyman 1800-1865 yılları arasında yaşamıştır.

Süleyman’ın dönemi Yavşan da bolluğun yaşandığı yıllardır. O yıllarda yaylada nüfus artmış, koyun mevcudu çoğalmış, koyun ve koyun ürünlerinin geliri yükselmiş, kazanç artmıştır.

Ayrıca Yavşan da sulama suyu sıkıntısı çekilmemiş, Eserköy semtinden gelen su çoğalmış ve Ebecevizi yanında bulunan, köyün tek çeşmesinin suyu ile sebze üretimine önem verilmeye başlanılmıştır. Bu nedenle çeşmeye yakın yerlerde teraslama yaparak sebze bahçeleri kazanılmaya başlanılmıştır.

Sebzeciliğin gelişmesiyle Yavşan’lılar eşeklerle kasabaya hıyar, kabak, patlıcan, biber sevkiyatına başlamışlardır.

O yıllarda henüz domates ve patates bilinmiyordu. Daha doğrusu bu sebzeler Sivrihisar’a gelmemişti. Domatesin Yavşan da üretilmeye başlanılması bu tarihten yaklaşık 50 yıl sonra yani 1.Ahmet zamanındadır. 1.Ahmet ve akrabaları tarafından üretilmeye başlanan domatesi onlar sevmemişlerdi. Anneannemin ağzında çok dinlemiştim. Domates kızarınca çürüdü diye atarlarmış. Onun için daima yeşil olarak yedikleri domatesi sevmemişlerdi. ( RK notu: İspanyol'lar tarafından Amerika'dan Avrupa'ya ilk getirilen domates çeşitleri yeşil domateslerdi. Bu domates yetişkin haline yeşil olarak geliyor ve kızarmaya başladığında çürüyordu. Çoğu Avrupa ülkesinde de insanlar bu domatesi sevmemişlerdi. İtalya'da bu domatesi halkın tuz ve biber dökerek yediğini biliyoruz(tatlandırmak için) . Daha sonra bildiğimiz domates çeşitleri geldi ve sevilen bir sebze halini aldı).

Patatesin gelişi de aynı tarihlere rastlar. Amerika dan Avrupaya getirildiğinde ancak kral sofralarında yenen patates sonunda çabuk ucuzladı ve fakir yiyeceği oldu. Sivrihisar da patatese kompül denir. Bence kumpir sözcüğünün değişikliğe uğramış hali. Kumpir Avrupa da fırında yapılan bir patates yemeğinin adıdır.

2.Süleyman dönemi Osmanlı'da Tanzimat Dönemi dir.

2. Süleyman oğlu Sarı Ali (1832-1900)

2.Hacı Süleyman dan sonra, Yavşan yaylasında Askeroğlu soyu iki kardeş arasında iki dala ayrılmıştır. Kardeşlerden birisi Sarı Ali, diğeri 1.Ahmet’tir.

Sarı Ali için, içinde ağılı da bulunan 30 numaralı ev yaptırılmış ve onun oğlu ve torunları da bu evde dünyaya gelmişlerdir. Bu iki kardeş arasındaki ayrılık, sonra soyadı üzerinden resmileşerek devam etmiştir. Bunlar bilinmeyen nedenlerle Anık soyadını almakla, şeklen kendilerini Askeroğlu seçeresi(kütük, soyağcı, atalar zinciri) dışında tutmuş olsalar bile bu ayrım yapaydır.

Kısaca Alemiler(Ali Emmiler) denen bu soydan, bugün Yavşan da yaşayan kalmamıştır. Onların çoğu için Yavşan, artık ekonomik faaliyet alanı olmak niteliğini kaybetmiş, olsa olsa günü birliğine gidip gelinen bir piknik yeri halini almıştır.

Onların terk ettiği evler ve araziler yavaş yavaş, Hüseyin Gencel’in aile şirketinin eline geçmektedir. Ali sarışın bir kişi olduğu için ona Sarı Ali denilmiştir. Kendisi yakışıklı, güzel bir erkek olarak tanımlanır. Onun bazı yapısal özelliklerini torunlarında dahi görebiliyoruz.

Sarıali’nin temel uğraş alanı davarcılıktı. O bu işin yanısıra rençberlik de yapmaktaydı.

Sarı Ali dönemi Osmanlı da Sultan Abdülaziz dönemidir.

25 Şubat 2009 Çarşamba

Sarı Ali oğlu 3.Süleyman

Sarı Ali oğlu Süleyman (Topalağa, Kelağa) Yavşan da babasından kalma 30 numaralı evde yaşarken evlenmişti. Evlendiği kadının adı Ümmühan dır.


Süleyman’ın bu eşinden dört evladı dünyaya gelmiştir. Adları şöyledir: Fevzi, Ömer, Mehmet Ali ve Ahmet.

Bunlardan Mehmet Ali bekar iken, vatanı görevini yaptığı sırada şehit düşmüştür.

Karısı Ümmühan ise henüz orta yaşlarında bulunduğu bir dönemde hastalanarak ölmüştür.

Bundan sonra Süleyman Ağa, Hatice adlı bir kadınla evlenmiştir. Bu evlilikten de Avni, Cemile, Sıdıka ve Emine adlı çocuklar dünyaya gelmiştir.



Bu kardeşlerin dördü de yakışıklı ve güzel idi. Zannederim ki, onlar bu üstünlüklerini dedeleri Sarıali ile anneleri Hatice Hatundan almış olmalıdırlar.

Süleyman Ağanın bacağının teki bir kaza sonucu yaralanmanın sonucu kangrene dönüştüğü için kesilmiş ve o yaşamının ikinci yarısını koltuk değnekleriyle geçirmiştir. Bu nedenle kendisine Topalağa denilmiştir. Ayrıca orta yaşlarda saçları döküldüğü için kendisine Kelağa lakabı takılmıştı.

Süleyman Ağanın dokuz evladı dünyaya gelmiş ve yaşamıştır. Erkeklerden herbiri evlendikçe, köyde bir ev yapıp, baba ocağında ayrılmışlardır. Önce Fevzi evlenmiş, 26 numaralı evi yaptırıp, taşınmış, çok sonraları da 6 numaralı evi yaptırarak oraya yerleşmiştir.

Ömer evlenip 9 numarlı evi yaptırdıktan sonra oraya taşınmıştır.

Ahmet evlenince bir süre babasına ait büyük avlulu evin bir köşesinde tek odalı bir evde yaşamış, sonra 13 numaralı evi yaptırarak oraya taşınmıştır.

Avni ise evlendikten sonra 8 numralı evi yaptırarak oraya geçmiştir. Süleyman Ağa dört oğlu sayesinde zengin olmuştu.

Ancak her evlat evlenip, ayrıldıkça, baba onlara kendinden bağ, bahçe, tarla, davar, sığır vermek zorunda kalmıştır. Böylece Süleyman Ağanın mal varlığı da küçüle küçüle yetmez noktasına gelmiştir. Şeriat kurallarına göre ve de geleneksel olarak kız evlada mal verilmezken, erkek evlatlar arasında bölüştürülen mülk, sonuçta hiç birini tatmin etmemiş ve yarım ağa bile yapmamıştır.

Bunlar arasında sadece Avni, başka alanlara da yatırım yaparak hali vakti iyi bir duruma gelebilmiştir. Aynı gerçeği Sarı Ali’nin kardeşi Ahmet’i incelerken de göreceğiz. Genelde Türk çiftçisinin kalkınamayışının önde gelen nedeni, baba mülkü arazilerin, miras yoluyla ekenomik olmayan parçalara bölünmesi olayıdır. Bütün Anadolu’da yaşanan bu olay Yavşan’da çarpıcılığıyla ortaya çıkmıştır. Sarıali oğlu Süleyman Ağanın evlatlarını daha yakından tanımak maksadıyla ayrı ayrı ele alalım

Süleyman döneminin en önemli olayı 93 Osmanlı-Rus Harbi dir.

3.Süleyman Ağa oğlu Fevzi Anık (1894-1980)

(Fotoğraf soldan sağa Avni Anık, Süleyman Fevzi Anık, Fevzi Karaca )


Kurtuluş savaşına katılmış olması nedeniyle Hizmeti Vatanıye Tertibinden kendisine maaş bağlanmıştır. Önce evlendiği Feride’nin 31 yaşında ölmesi üzerine Habibe hanım ile evlenmiştir.

Fevzi Anık konuşması sırasında kuzum sözcüğünü çok sık kullanırdı. Kendisi sakin, uzlaşmacı kişiliğe sahip, eşine karşı çok saygılı bir insandı. Köyde hiçbir mazarrat çıkarmadan yaşamıştır.
Fevzi Anık, oğlu İrfan’a Yavşan’dan Mehmet Ali Eroğlu’nun kızı Sıdıka’yı alarak komşusuyla akrabalık ilişkisini daha çok ilerletmiş olsa da bu evlilik sonuna kadar gitmemiş ve ayrılık olmuştur.



Habibe hanım Fevzi den daha önce ölünce, Fevzi Eskişehir’e evlatlarının yanına gitmiştir. Ona daha çok İrfan bakmış ve Fevzi Eskişehir de ölmüştür.





3.Süleyman Ağa oğlu Ömer Anık

Ömer Anık güçlü kuvvetli bir adamdı. Karakteristiği, içi karışık olmayan, kalbi saf ancak biraz unutkan oluşudur. O içi dışı bir olan, herşeyi açık söyleyen, ikiyüzlülük yapmayan bir çizgideydi. Ona dair anlatılan fıkralardan birkaçını burada anlatmak istiyorum. Böylece Ömer ‘in daha iyi tanınmış olacağını sanıyorum.

Ömer’in Haydarkavağı köyünden arkadaşı Hasan polis olur, yabanda evlenir, ve birgün ziyaret için geldikleri Sivrihisar’da Ömer ile karşılaşırlar. Sarılıp, kucaklaştıktan sonra, Hasan karısını arkadaşıyla tanıştırınca, bizim Ömer, kadını şöyle bir süzer ve:
- Güzelmiş , maşallah der
Ne kadar içten ve samimi bir mukabele..

Ömer , birgün tarlaya tohum ekmeye gitmek üzere hazırlanır. Tohumluk buğdayı heybeye koyar. Heybeyi eşeğe yükler. Kendisi de üstüne biner, üvendereyi (koşulu öküzleri arabanın üzerinden yönetmeye yarayan uzun ince sopa) eline alır ve tarlanın yolunu tutar. Tarlaya vardığında, pulluğun başına geçince, bir de ne görsün? Pullluğa koşacağı öküzleri köyde, ahırda unutup gelmiş. Ömer sinirli bir şekilde köye döner ve öfkesini çıkaracak yer ararken evlerinde bir misafir ile karşılaşınca herşeyi unutur ve o gün kendisine izin verir.

Bir kış günü kasabadaki evlerinde yakacak tükenir. Ve Ömer’ e yol görünür. O köye gidecek, yakacak getirecek. Mevsim kış. Görülmedik biçimde kar yağmış ve her yeri kapatmış. Araba yok. Olsa da kardan gidemez. Çare yok. Ömer yaya olarak köye gidecektir. Gider. Orada büyük bir çuvala odun ve kemre (bir çeşit tezek) doldurur. Yaklaşık 60 kg ağırlığındaki çuvalı sırtına alan Ömer, gün batmadan kasabaya ulaşmak gayretiyle, dizlerine kadar kara, bata çıka kasabaya yaklaşır. Ömer birden önünde, silahları omuzunda, yorgun, görevden dönen iki jandarma eri görür. Arkalarından hızla yetişir. Hoş beşten sonra askerlerden birisi:
- Amca, biz silahlarımızı taşıyamıyoruz bu karda. Sen bu yükle nereden, nasıl geliyorsun
Bizim Ömer:
- Takın benim omuzuma tüfeklerinizi, düşün önüme.
Der ve askerlerin tüfeklerini de taşıdığı halde tüfeksiz genç askerleri Sivrihisar’a kadar sıkıştırır, terletir. Askerler:
- Amca sen bizi daha çok yordun. Sen olimpiyatlara gitsene deyince, bu sözcüğü ilk kez duyan Ömer:
- Oraya da kar çok mu yağar . Diye sorar.

Ömer’in oğullarından Süleyman Anık, yıllarca Sivrihisar’da Şöförler ve Otomobilciler Odası Başkanlığı ile Eskişehir İl Genel Meclisi Üyeliği yapmıştır. Süleyman akıllı, kapasiteli, cesur ve girişimcidir. Okusaydı istikbali çok parlak olabilirdi. Süleyman'ın oğlu Ömer ticaret alanında kendini kabul ettirmiştir.

Ömer'in kızı Azime ise Türkiye Cumhuriyet'inin yetiştirdiği ender ve saygıdeğer öğretmenlerden biridir.

Eşi Azime ölünce Ömer Anık, Münevver hanımla ikinci evliliğini yapmıştır.

Ömer’in ilk eşi Azime’den doğan çocukları:
Halise,
Süleyman,
Bedia,
Sema.

Ömer’in ikinci eşi Münevver’den doğan cocukları ise:
Burhan,
Beyhan,
Nurhan,
İlhan,
Sinan
Nuray

Böylece Ömer’in iki eşinden toplam 10 çocuğu olmuştur.

3.Süleyman Ağa oğlu Ahmet Anık

Hızlı konuştuğu için bir kısmı anlaşılır, bir kısmı anlaşılmazdı. Kelimeleri ağzında arda arda yuvarlardı. Çok esprili bir adamdı. Konuşmaları esprilerle dolu olduğu için herkes her fırsatta onu konuştururdu. O da esprisini patlatırdı. Olayları karikatürize etmekte eşi yoktu.

Ahmet, ufak tefek bir adamdı. Çiçekdağlı lakabıyla anılan eşi Zehra’nın emir ve direktifleri mutlak geçerliydi. Karı koca çok çalıştılar. Gene de fakirlikten kurtulamadılar. Oğulları Ahmet ve Turhan'a da kayda değer bir mal bırakamadılar.

Bizim köyde ekonomik koşullar insanlarımızı öylesine aşılmaz duvarlarla sarmıştı ki, karı koca insan üstü çalışmalarına karşın bu duvarları aşamıyor ve zengin olamıyorlardı. Üretim bir türlü artmıyordu. Zaten artsa da o ürünü değerlendirme olanakları yoktu. 1935 leri yansıtan bu koşullarda, kendi yağıyla kavrulabilmenin tek yolu tasarruftu. Tasarrufu genellikle beslenmelerinden ve giyim kuşamlarından fedakarlık etme noktasına vardırıyorlardı. Giderek alışılan tasarruflu yaşam , onlarda bir yaşam biçimi halini almıştı.

Bu sendrom sanmayın ki yalnız benim köyümde.. Hayır. Bu görünüm tüm Anadolu köylüsünün bir zamanlar yaşanan kara bahtıydı. Yazgısıydı.

Köye ayak basmamış zengin şehirliler, köy hayatının yüzeydeki görünüşüne imrenerek kıskanırlar; ‘onlara tereyağ ile süt ile, taze yumurta ile beslenirler.Temiz hava alırlar’ diye.. Ne büyük yanılgı. Köylü yalnızca temiz hava alır, bedava olduğu için. Türk köylüsünün o günlerini iyi bilmeyenlerin gördükleri, buzdağının sadece üstündeki görünüşü gibidir. Ya su altındaki.. Onu ancak köyde yaşayanlar bilir. Köylü yumurtasını, peynirini,meyvesini, balını, sebzesini kıymık kıymık biriktirir ve satmaya çalışır. Ama asla ne kendisi yer, ne de çocukları.. Köylü nadiren et yer. Ancak hastalanan bir koyunu, ölme durumuna gelmiş olursa, keser. Büyük köyler hariç, genellikle köylerde kasap bulunmaz. Et almak için de iş güç bırakılarak şehre gidilmez. Gidilse bile satın alınacak etten önce gelen başka eksiklikler vardır. Zaten et yeme alışkanlığı da giderek çok azalmıştır. Ben 3-4 ay bir lokma et yemeyen köylüler bilirim. Hani kitapların beslenme için verdikleri değerler? Hani bir insanın günde 75 gram protein alacağı, bunu da %35 inin hayvansal protein olması gerektiği yolundaki bilgiler.

Benim köylüm kitaplarda geçmez. Bilim, Avrupalının, Amerika’lının yaşamından yazıya dönüşür. Sonra da tüm insanlık için geçerli kılınır. Bilimciler bir kez de Anadolu köylüsünün beslenme koşullarını incelesinler. Bakalım ne gibi sonuçlarla karşılaşacaklardır. Bu gün Türk köylüsünün sosyal ve ekonomik durumunda bir gelişme kaydedilmiştir. Onun görgü ve bilgisi eskiye oranla artmıştır. Ancak hala eski alışkanlıklar ve gelenekler sürmektedir. Hala köylünün geçim düzeyi beklenenin çok altındadır.


3.Süleyman Ağa oğlu Avni Anık

Sol baştaki Avni, iki Fevzi ile birlikte

Avni ince, uzun boylu, yakışıklı bir kişiydi. Zeki ve kurnazdı. İşini ve çıkarlarını iyi hesap ederdi.

O davarcılığa önem vererek bir ekonomik alt yapı oluşturmuştu. Bu yolla nispeten zengin olmuştu.

Başkaca yatırımları vardı. Konuşkan ve akıllıydı.

Avni’nin iki kızı dünyaya geldi: Hatice ve Nedime. Avni kızlarının ikisini de kız kardeşi Sıdıka’nın iki oğlu ile evlendirdi

3.Süleyman Ağa kızı Cemile

Cemile hanım Burhanlar (Gülçayır) köyünden Bahri Gözüm ile evlendi.

Bahri Gözüm, zaman içinde çok zengin olmuş ve kasabanın eşrafı arasına girmiş, çok zeki, akıllı, ileri görüşlü, becerikli, yetenekli, atılgan, şehir giysili bir köylüydü.


3.Süleyman Ağa kızı Sıdıka

Sıdıka hanım tüccar Ali Gencel ile evlendi. Ali köylerde çerçicilikten başlayıp, tiftik, yapağı, kimyon vb. ticaretine girmiş, daha sonra tahıl ticaretine geçerek bu alanda Sivrihisar’da ileri gitmiş ve zengin olmuştur.

Avni’nin kız kardeşi olan Sıdıka ve kocası Ali Gencel yıllarca Yavşan’a yaylaya gelmişlerdir. Yavşan’da bağ, bahçe ve koyun sahibi olmuşlardı. Sıdıka oğullarından ikisine, kardeşi Avni’nin iki kızını almış, bu evlilik bir yandan onları daha çok bağlamış, bir yandan da Yavşan ile ilgilerini artırmıştır. Nitekim sonunda Avni’nin tüm mülkü Sıdıka tarafına geçmiştir. Sıdıka’nın bir kızı ve üç oğlu olmuştur. İsimleri:
Hesna,
Hüseyin,
Necati,
Mustafa

Hüseyin ve Necati dayılarının kızları Hatice hanım ve Nedime hanım ile evlenmişlerdir. Necati genç yaşta bir trafik kazası sonucu yaşamını yitirmiştir. Sıdıka-Ali çifti Yavşan da 10 numaralı evlerinde yaşamışlardır.

Hüseyin Gencel, Yavşan ile ilgisini geliştirmiş, buradaki mal ve mülklerine sahip çıkarak onları değerlendirmiştir. Yavşan’da Fevzi Anık’a ait mallar da Hüseyin Gencel ve kardeşlerinin aile şirketine geçmiştir.

3.Süleyman Ağa kızı Emine


Emine hanım kardeşlerinden farklıydı. Kumral saçlı, kumral tenli çok güzel bir kadındı.

Marangoz Yusuf Kılıç ile evlenmiştir. Yavşan da 27 numaralı evde otururlardı. Onlar da yaylacıydı. Yusuf işi gereği çalışmaya ilçeye ve köylere giderdi. Ailenin diğer bireyleri yazı köyde geçirirlerdi. Koyunları vardı. 1945 yılına kadar yaylaya geldiler.

Ailenin üç çocuğu oldu:
Ali İhsan
Melahat
Selman


Ali İhsan 1924 doğumlu olup, Eskişehir Atatürk lisesini bitirdikten sonra Toprak ve İskan İşleri Genel Müdürlüğünde görev aldı ve buradan emekli oldu. Ali İhsan’ın Zaman Çiçeklenir adıyla yayınlanmış bir şiir kitabı vardır

3.Süleyman Ağa kızı Fadime

Cemile’nin küçüğü olan Fadime, Ayıcıların Bekir namında biriyle evlenmiş ve bu evlilikten Kemal ve Hüseyin adıyla 2 çocukları olmuştur.

Kemal, bekçilik ve çobanlık mesleğiyle yaşamını sürdürmüştür.

24 Şubat 2009 Salı

3.Süleyman Ağa oğlu Mehmet Ali


Mehmet Ali askere gidinceye kadar Yavşan’da babası ve kardeşleriyle birlikte yaşamıştır.

Askere alındığında Kurtuluş savaşına katılmış, bu savaşta şehit düşmüş ve geri dönememiştir.

23 Şubat 2009 Pazartesi

2. Süleyman oğlu 1.Ahmet ( 1837-1910)


2. Süleyman’ın oğullarının Sarıali ile Ahmet olduğundan bahsetmiştik şimdi sıra 1.Ahmet’te.

Ahmet 1837-1910 yılları arasında yaşamıştır. Annem ve babam dedelerini hayal meyal hatırladıklarını söylemişlerdi. Onlar da daha çok büyüklerinden dinlediklerini anlatırlardı.

Kardeşinin sarışın olmasına karşılık Ahmet esmer, siyah saçlı, yağız bir adammış. Cüssesi iri kıyım, uzun boylu, sesi gür, yüksek sesle konuşan bir kişi.

Ahmet çevresinde sözü geçen, otoriter bir karaktere sahipti. Kasabada Kubbeli Mahallesinde, mezarlığa karşı, sonraları Ahmet Eroğlu’nun oturduğu yüksek evde otururdu. Yavşan da ise 22-23 numaralı evlerde yaşardı.

Onun mesleği de atalarınki gibi rençberlikdi. Davarcılık ve çifçilik yapardı. Kardeşi gibi Ahmet’in de gelir durumu iyiydi. Evladı çok olduğu için onların yardımıyla mali durumunu geliştirmişti.

Ahmet’in 7 evladı dünyaya geldi, hepsi yaşadı. Onları büyüttü, iş sahibi yaptı ve evlendirdi. İçlerinden bir tanesini okuttu: Mehmet’i. Diğerleri kendisi gibi okumadılar.

Yavşan yaylası tarihinde en çok 1. Ahmet ve Sarıali döneminde büyüdü. Nüfusu yaklaşık 80 kişiyi, hane sayısı 25’i buldu. Oysa önceleri hane sayısı 2-10 arasında değişmiştir.

Sözü edilen dönemde yaylaya adeta şenlik gelmişti. Yaz aylarında bağda, bahçede, tarlada alışılmadık yoğunlukta insan ile karşılaşılırdı. Herkesin bir işi vardı: ya toprakla, yada hayvanla uğraşırdı. Fakat kış gelince, bahçeler ve bağlar bozulur, her aile kasabaya çekilir, yaylada sadece hayvan bakıcıları kalırdı.

Hayvanlar, davar, öküzler, eşeklerden ibaretti. At Yavşan’a ancak 1945 yılı dolaylarında geldi ve Yavşan o zamana kadar at ile tanışmamıştı.Ve Yavşan’da o zamana kadar gelip geçenlerin, ekonomilerinin dinamiği, öküz ve eşeğin hızıyla sınırlıydı.




1. Ahmet’in karısı Körebe namıyla maruftu. Erken denecek yaşta, muhtemelen katarakt hastalığı nedeniyle gözleri görmez olmuştu. O yıllarda doktor diye tanınan bazı kişiler köyleri gezer, gözünde Katarak olanların gözünü bıçağıyla kazıyarak, hastalığı giderirmiş.

Körebe oğullarının hiçbirini askere göndermedi.Aşağıda okuyacağınız gibi o, bu işin bir yolunu bulmuştu: Oğullarını birer Muinsiz (Anasız babasız kalmış kız evlat) ile evlendirmişti. Aslında bu olay bir ahlaksızlık değildir. Her ne kadar yasal olup, hukuk aykırılığı yok ise de eş seçme şansını kısıtlaması bakımından sakıncalı olduğu kuşkusuzdur. Ailenin 6 oğlundan hiçbirinin askerlik yapmaması olayının sonucunu, annem bana şöyle yorumlamıştı:
- Körebem evlatlarının hiçbirini askere göndermediği için Allah onun gözlerini kör etti.

Ancak bir istisna durumu belitmek gerekir: evlatlarından Mehmet medrese eğitimi gördüğü için zaten askerlikten muaftı. Onun evliliğine gelince bir muinsiz aramaya gerek yoktu. Nitekim Mehmet , müftü Kıyıkzade Hacı Ali Efendinin kızı Kezban hatun ile evlenmiştir.

Ne yazık ki diğer 5 kardeş böyle bir şans elde edemediler. Onlar anne ve babalarının takdirini kader olarak kabul ettiler. Evlatlar büyüyüp evlendikçe evlerini yaparak birer birer baba ocağından ayrıldılar.

Askerlikten Muafiyet ve Muinsizler

1960'larda o zaman 97 yaşında vefat eden Sivrihisar’ın bilgin ve aydın kişilerinden, İstanbul Mekteb-i Mülkiye-i Şahane (Devlet Siyasal Bilgiler okulu) mezunu Talat Akay’dan (Talat Ağa) dinlemiştim.
  • Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığı zaman, bu şehri Türkleştirebilmek için, buraya yerleşen Türkleri askerlik yükümlülüğünden muaf tutmuştur.
  • Fatih okumayı teşvik için Medrese öğrenimi görerek Molla olanları da Askerlikten muaf tutmuş.
  • Osmanlı ayrıca düztabanları uzun piyade yürüyüşlerine gelemedikleri için,
  • Saçı dökülüp kel kalanları ve imparatorluğun sonlarına doğru Frengi hastalığına kapılanları askerlikten muaf tutmuştur.
Tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte önemli bir muafiyet de muinsiz (yardıma muhtaç) yani anasız babasız , yetim ve öksüz kalmış kız cocuklarıyla evlenenlere getirilmiştir. Muinsiz kızlarla evlenenler askerlik mükelefiyetinin dışında bırakılmışlardır. Bu nedenle muinsiz kızlar mumla aranır olmuştu. Ancak bu uygulama kötü niyetlilere bazen cinayet kapılarını da açma fırsatı doğurmuştur.

(Bu bahis Prof.Dr. İhsan Sarıkardaşoğlu’ndan alınan bilgilerle yazılmıştır.)

1.Ahmet dönemi Osmanlı'da V.Murat, 93 harbi, II.Abdülhamit dönemleridir.

1. Ahmet oğlu Ali Osman

Askeroğlu Ali Osman

Yaz aylarını Yavşan’da kış aylarını kasabada geçiren Ali Osman 1.Ahmet’in en büyük oğluydu. Yavşan’da 29 numaralı evde yaşamıştır.

Mesleği geleneksel olarak rençberlikti. Tarlaları ve davarları vardı. İş gücü zayıf olduğu için bu alanda ilerlediği söylenemez. Zamanın koşulları içerisinde kimseye muhtaç olmadan yaşamayı öğrenmişlerdi.

Ali Osman ağanın üç evladı vardı:
İbrahim(Körağa,Köribram)
Keban
Kezban.

Şimdi Ali Osman’ın evlatlarını teker teker anlatalım.

1.Ahmet oğlu Aliosman oğlu İbrahim (Körağa)

fotoğraf arkadakiler soldan sağa Tevfik Eroğlu, İbrahim Eroğlu (Körağa), Avni Anık, öndekiler soldan sağa Kamil Eroğlu, Fevzi Anık, İsmail Eroğlu, yıl 1944 )

Takma adları Körağa ve Köribram olan İbrahim, ailenin tek erkek evladıydı. Bu nedenle babanın mal ve mülkünden en çok o yararlandı. Fakat gene de mali varlığının pek kuvvetli olduğu söylenemez.

O da babası gibi çiftçilik ve davarcılıkla yaşamını kazanmıştır. Yavşan onların tek gelir kaynağı olmuştur. Burada doğaya karşı savaşırcasına çalışanlar nasiplerini alıyorlardı.

İbrahim’in oğulları olmasına karşın, o ekenomik gelirlerini artırmanın yollarını bulamadı yada beceremedi. İbrahim’in çalışmayı sevmeyen bir mizacı vardı. Onun tembelliğini bizzat defalarca dinlemiştim. Aslında İbrahim’i ağa yapan, aşağıda anlatılacağı gibi Keban halanın getirdiği sermaye olmuştur.


Benim izlenimlerime göre aslında İbrahim’in oğulları Ali Osman ve Celal de çalışmayı sevmezlerdi, denilebilir. Bu gözlemde bir soya çekim olayı var gibi geliyor bana.

İbrahim, amcası Hasan’ın kızı Hatice ile evlenmiştir. Hatice, kendi halinde ufak tefek bir kadındı. İbrahim ise sert ve kırıcı bir mizaca sahipti. Onun kahrını Hatice’den başkası çekmez derlerdi.

Boyu 1.75 m, kalın gövdeli, göbekli, kuvvetli bir yapıya sahip, yağız (Bu nedenle Karaibram da derlerdi) yuvarlak yüzlü, çatık kaşlı, kalın dudaklı bir kişiydi. İnme denilen felç hastalığı nedeniyle yataklara düştü ve birkaç yıl yatalak kaldıktan sonra öldü. Mezarı Yavşan dadır.

İbrahim ağa ilçe'de Cami-i Kebir mahallesinde geniş avlulu büyük bir ev aldı. Daha doğrusu bu evi Keban hala aldı ve yeğeni Celal’e tapuladı. Celal ise çok sonraları bu evi satarak, oğlu Ekrem’e bir ev aldı.

Resim 8 İbrahim Eroğlu(Körağa) aile fotoğrafı.Yıl 1938 Arka sıradakiler soldan sağa:Keban hala,Sıdıka,ŞefikaErdoğan, Fadime Karaca ve kucağında Nazmiye, Emine Eroğlu(İbrahim ağanın eşi). Ortada oturanlar: Aliosman Eroğlu, İbrahim Eroğlu,ve kucağında Habibe, Hüseyin Karaca ve kucağında Sabahattin.

Bu fotoğraf askerde olan Celal’e gönderilmek üzere çekilmiştir.

İbrahim Eroğlunun amcasının kızı ile evlendiğinden daha önce bahsetmiştik. Bu çiftin 4 çocukları oldu. Sonra Hatice öldü. Bunun üzerine İbrahim ağa yeniden evlendi. Yeni evlendiği hanım, fotoğrafta görülen Emine dir. Emine, İbrahim’in amcasının oğlu MehmetAli’nin kayınvalidesi idi. Emine’den çocukları olmadı.

Ali Osman

Ali Osman, İbrahim ağanının büyük oğludur. Babasından kalan mal ve mülk ile Yavşan da yaşamını sürdürürken, burada gelecek olmadığını görerek, çiftçilik mesleğini bırakıp, aylıklı olan Çiftçi Mallarını Koruma Derneğinin bağ bekçiliğine talip olmuş ve Porsuk semtinin bağlarını uzun süre korumuştur.

Uzun boylu, yüzü güleç, hoş sohbet bir insandı.

Askerlikte Mızıka Birliğinde görev yaptığı için müzik bilgisi olduğundan bazı ailelerin çocuklarına müzik dersleri vermiştir.

Kendisi daha sonra Hamidiye Köy Öğretmen okulunda maaşlı, tarım ustası olarak çalışmış ve buradan emekli olmuştur. Ali Osman’ın evlatlarından hiçbiri bir daha Yavşan’a gelmemişlerdir. Sadece Sabahattin arada bir buralarda görüldüğü olur. Ali Osman'ın Yavşan da kalmamasında eşi Sıdıka hanımın rolü olduğu sanılıyor. Rivayete göre o, köyden ve köy işlerinden pek hoşnut değilmiş.

Güzel bir kadın olan Sıdıka sonraları romatizmadan çok çekmiştir.

Fadime


İbrahim ağanın tek kızı olan Fadime Eroğlu, esmerliğini bellki babasından almış. Babası gibi iri bir vücudu vardı. O, Karaca’lardan Hüseyin ile evlenmiştir. Hüseyin geçimini önceleri bağ bekçiliği yaparak sonraları ise Belediye de işçilik yaparak geçirmiştir. Hüseyin de aslında güçlü bir yapıya sahipti. Bekçiliğin gereği olarak o bütün gün yürürdü. Üzümler olgunlaşmaya başlayınca onun da yanakları kızarmaya başlardı. Bunu dile getiren Ahmet:
- Siz onu bir de üzüm çıkınca görün. Ensesi dönmez olur. Derdi.

Ensesi döner mi? dönmez mi? Bilemem. Ama bir, birbuçuk aylık bir üzüm kürünün genç insanlar sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini kimse inkar edemez. Çünkü üzüm glikoz deposudur. Onun içinde ayrıca demir, potasyum ve diğer elementlerle, fosfor bulunur.

Hüseyin, Belediye de maaşlı işe girince, bağ bekçiliğini bırakmış ve bu son işinden emekli olmuştur. Hüseyin Karaca ömrünü sonlarına doğru nefs darlığı çekmeye başlamış ve yaklaşık 75 yaşında ölmüştür.

Süleyman Karaca Endüstri Meslek lisesi mezunu olup, Devlet memurluğu yapmıştır.

Nazmiye ise Remzi Yerlikaya ile evlendikten kısa bir zaman sonra kocasının erken ölümü üzerine dul kalmış ve bir daha evlenmeyerek kayınbiraderinin evinde çocuklarını büyütmüştür.

Şadiye ise önce, kasabada başçoban olarak tanınan Abdullah’ın oğlu Mustafa ile evlenmiş, sonra ondan boşanmış ve bir süre sonra Hulusi Çam ile evlenmiştir. Şadiye, çok sıcak kanlı, içi temiz, arlı, çalışkan ve güzel bir kadındır. Göz ve ten rengi babası tarafına çekmiştir. Şadiye, kocası Hulusi ile her yaz Yavşan’da babasından kalma 16 numaralı evde kalarak, yaylacılık yaparlar.

Şadiye’nin kocası Hulusi, ince uzun, zayıf bir insan. İçe dönük, çok çalışkan. Durmadan birşeyler üretmeye çalışır. Karı koca geçimlerini sağlamak için canla başla çalışırlar.
Celal

Annesine çekmiş, ufak yapılı birisi. Tıpkı babası gibi esmerdi. Nüktedan, espritüel, hazır cevap ve şakacıydı. Babasıyla birlikte çiftçiliğin kahrını o çekti. Eşi Zehra çok çalışkan ve çok becerikli olmasına rağmen fakirlikle gelip geçtiler.

Dr.İhsan anlatmıştı Celal ile ilgili bir anıyı:
Celal 20 kadar kevre oyunu önüne katmış otlatmaya gidiyordu. Çeşme başına gelince bizi gördü. Selamladı ve ilave etti.
- Yahu doktor, hükümet gene birçok mala zam yapmış. Düşünmezler mi fakir kukarayı. Hadi bana bakma benim nerden baksan gene 3-5 davarım var. Olmayanlar ne yapsın? Bana bakma, ama fakirlerin hali perişan.
- Haklısın Celal Ağa, fakiri düşünen yok.

Celal ağa davarlarıyla birlikte bahçelere doğru gidince Dr.İhsan bana döndü ve şöyle dedi:
- İşte bizim insanımızın kendine bakışı. Onlara fakirliği kabul ettiremezsiniz.
- Kendileri için değil başkaları için kaygılanırlar.
Zengin olmak için sadece çalışmak yeterli ve belirleyici değil? Yavşan’ın kadını erkeği tutumluydu ve savurgan değildi. Bunlar doğru olmakla beraber, zenginlik için tek başına yeterli değildir. Bizde eksik olan sermaye, yatırım ve pazarlamadır.

Celal, yaşı ilerledikçe gördü ki, bu güne kadarki çalışmaları onları tatmin etmemiştir. Geleceğin nasıl olacağı da belli değildir. Zorluklara karşılık az kazanç ve yokluk. Gene de davarcılıktan elleri üç, beş kuruş görüyordu. Davarcılığın da kış şartlrı zordu. Karı koca bir çıkış yolu ararken, bir sevenleri yardımcı oldu ve Celal, Sivrihisar Belediyesinde bir işe alındı. İşin ücreti onları tatmin ediyordu. İstelik iş sigortalıydı. Celal bu işi zevkle, hevesle yürütürken, eşi Zehra da köydeki işleri idare ediyordu.

Sigarayı çok seven Celal, evlenmeden önce sigara içmezdi. Evlendikten sonra Celal’in, karısının tesvikiyle sigaraya alıştığı söylenir.Karısı Zehra Celal’e şöyle diyordu bir gün:

- Eli sigarasız erkek, kucağı çocuksuz kadına benzer.
- Ne yani, erkeklik sigarayla mı ölçülür?
- Baksana senden başka sigara içmeyen var mı ?
- Ben askerocağında denedim bu mereti. Sevmedim.
- Burada seversin.- Mademki öyle, yarın başlıyorum.

Başlayış o başlayış oldu. O bunu çok sevdi. Zehra’nın hakkı varmış. Burada sevilirmiş. Acaba o bunu nereden biliyordu?

Celal’in iki oğlundan birisi olan ve askerliği meslek olarak seçip astsubay olan Talip, görev için giderken bindiği aracın devrilmesi sonucu yaşamını yitirmiş, şehit olmuştur.

Onun diğer oğlu Ekrem, marangoz olmasına karşın başka işleri de denemişsede meslekte istenen düzeye gelememiştir. Şeklen babasına çok benzeyen Ekrem, bir işte karar kılamadı ve istikrar sağlayamadı. Fatma Alkara ile evli olan Ekrem, Yavşan ile ilgisini kesmemiştir.

Ekrem’in babasının ve de dedesinin çalışmayı sevmedikleri herkesçe bilinir. Bu karakter soya çekim ile ilgilidir. Ekrem, babası gibi zeki, çabuk kavrayan, kurnaz bir kişiliğe sahiptir. Mesleği marangozluk olan Ekrem’in ustalık ve sanatkarlık yönünün kuvvetli olduğu söylenir.Ekrem, bir yaz günü motoksileti ile Yavşan’a giderken kırda Necati’nin çoban köpeklerinin saldırısına uğramış, köpekler motorun yanında yere yıktıkları Ekrem’de önemli yaralar açmışlardır.


Şehit oğul

İbrahim ağanın Ali Osman ve Celal’den başka bir oğlu daha vardı. Onun bu oğlunu maalesef tesbit edemedik. Bu oğul, Kurtuluş savaşı sırasında askere alınmış ve Sakarya savaşlarına katılmış ve bu savaşta şehit düşmüştür. Bir daha evine dönmeyen bu şehidin yeğenleri bile adını bilmemektedir.

1.Ahmet oğlu Aliosman kızı Keban

İbrahim Ağanın kız kardeşi olup, akrabalar arasında Keban hala adıyla anılırdı. Asıl adı Kezban olup, kısaca Keban denilmiştir. Keban hala ilk kez Sadıkbağı köyünden birisiyle evlenmiştir. Ondan bir çocuğu olduysada bu çocuk küçük yaşta ölmüştür.

Kocası ölen Keban Hala bunun üzerine ağabeyi İbrahim’in yanına gelmiş ve bir süre birlikte yaşamışlardır. Bu sırada Keban Hala’ya kısmet çıkmış ve kendisi Sivrihisar’da Kademoğlu adıyla tanınan zengin bir kişi tarafından istenmiş ve sonuçta Keban Hala bu adamla evlenmiştir. Ne var ki talihsiz Keban hala’nın 2.kocası da erken ölmüştür. Ancak çocukları da olmamıştır. Keban hala bu talihsizlik üzerine bir defa daha ağabeyinin evine gelmiştir. Bu kez o bu geldiği evde çocuksuz olarak ömür boyu kalmıştır.

Halanın gelin gittiği Kademoğlu zengin bir kişiydi. Çok parası ve altınları olduğu söylenir. Nitekim halanın kardeşinin evine bir şinik altın ile döndüğü rivayet edilir. Bu konuyla ilgili olarak Celal’in eşi şöyle derdi:
- Geldiği gece sabaha kadar altınları ancak sayabilmişler.

İbrahim ağa(Körağa) bu altınlarla, Cami-i Kebir mahallesindeki büyük evi satın aldı ve kardeşinin isteği doğultusunda bu evi çok sevdiği, yeğeni Celal’in adına tapuladı. Çok sonraları Celal bu evi satarak oğlu Erem için yeni bir ev satın aldı.

İbrahim ağa, Yavşan’da bulunan Salim Hoca’nın evini (ev no 19) ve bahçelerini de söz konusu altınlarla satın aldı. Bundan sonra Körağa gerçek ağa oldu. Hem de çalışmadan.

Kezban

İbrahim ağanın öteki kız kardeşi olan Kezban ise Sadık Hocalar diye tanınan bir aileye gelin gitmiştir.

1.Ahmet oğlu Aliosman kızı Kezban

İbrahim ağanın Keban'ın dışındaki kız kardeşi olan Kezban ise Sadık Hocalar diye tanınan bir aileye gelin gitmiştir.

1. Ahmet oğlu Hüseyin

1.Ahmet oğlu Hüseyin (Koca Bekirin babası). Yaşı bakımından Ahmet’in oğullarından ikincisi olan Hüseyin, enine boyun gelişmiş bir kişiydi. Güçlü bir vücudu vardı. Göz rengi yeşildi. Açık renk tenli, hafif kumraldı.

Hüseyin evlenince babasının yaptırdığı 24 numaralı evde yaşamaya başladı. Mesleği çiftçilik olup, babasının verdiği davar ve tarlalarla bahçeleri kendisine sermaye ederek işe koyuldu.

Bir muinsizle evlendirildiğ için askere alınmadı. Oda öteki kardeşleri gibi bulduğuyla yetinmesini öğrenmiş, kanaatkar insanlardan biriydi. Zaten o günlerde yaşamış insanların sahip oldukları lüks yok denecek kadar azdı. Üstelik yaşamları mahrumiyetler ve yokluklar içinde geçiyordu. Bu durumda bir yaşam onların ihtiyaç duyduğu şeyleri en aza indirmişti. ‘Azıcık aşım, kaygısız başım’ deyimi onların hayat felsefesiydi. Böylece azaltılmış ihtiyaçlar onları umutsuz isteklerden alıkoyuyor ve gerçekleşmeyecek emeller peşinden sürüklemiyordu. Bu sebeble onlar mutlu olmanın kolay yolunu bulmuşlardı. En aza inmiş ihtiyaçlar, lüksü ortadan kaldırmıştı.

İki çoban dağda sürülerini otlatırken, kuşbakışı seyrettikleri manzara karşısında hayale dalmak isterler. Biri ötekine sorar:
-Emmioğlu, şimdi sen çoban olmayıp da Padişah olsaydın , hergün ne yerdin?
Öteki cevap verir:
- hergün soğanın cücüğünü(tatlı ve şekerlidir) yerdim
Bu defa sorma sırası diğer çobana gelir:
- Peki..Ya sen Padişah olsaydın, sen ne yerdin?
Beriki cevap verir:
- Sen bana yiyecek birşey bırakmadın ki..

İşte gerçek öykü.. Yiyecekten yana soğanın cücüğünden başka lüksü olmayan insanların öyküsü. Ben bugünleri yaşadım. Bugün süpermarketlerin, hipermarketlerin, şarkütelerin, levhalarında adını okuyamadığım ticarethanelerin yarıştığı ortamda düşünüyorum; 70 yılda nereden nereye gelmişiz.



Bu kişileri ayrı ayrı ele alalım

22 Şubat 2009 Pazar

1.Ahmet oğlu Hüseyin oğlu Bekir



Bekir babası gibi uzun boylu, endamlı, göbeksiz, atletik yapılı, yeşil gözlü bir adamdı.

Gür ve borazan sesliydi. Büyük cüssesi nedeniyle herkez ona Koca Bekir derdi.

Koca Bekir bir ayağı çarşıda olan, ancak uyumsuz ve geçimsiz, sert ve gülümsemeyen bir fizonomiye sahipti.

Koca Bekir’in şehirdeki evi amcazadesi Mehmet’in eviyle duvar duvara bitişikti. Yavşan da ise babasının evi olan 24 numarada oturuyordu.

O da köyden geçiniyor, davarcıık ve çiftçilik yapıyordu. Ne çok fakirdi, ne de zengin.

Kış mevsiminde Koca Bekir’in tek zevki, şehirde arkadaşlarıyla kahvede oyun oynamaktı. Oyun arkadaşlarından biri Belediye Başkanı ve sonradan Milletvekili olan Abidin Potoğlu idi.

Arkadaşları oyun esnasında Bekir’e takılırlar, onu zevk için kızdırırlardı.

Koca Bekir, Yavşan’da öğleden sonra olunca, kapılarına yakın ceviz ağacının altına tezgahını kurar, kahvesini ‘kendin pişir, kendin iç’ sloganıyla zevkle içerken, bahçelere gelip, geçenlere de laf atmayı ahmal etmezdi. O aynı zamanda bahçeleri ve ortak ceviz ağaçlarını biz çocuklardan korurdu. Onun borazan sesini duyan her çocuk korkardı.

Geçimsiz, bet sözlü ve sert bir insan olan Koca Bekir, bir gün Sivrihisar yolunda, tepeyi aşınca, soldaki geniş koyun merasını tarla yapmak maksadıyla, köylülerin ısrarla caydırmak istemelerine karşın, sürmeye kalkınca, onun hakkı olmayan bu girişimini ancak Hükümet aracılığıyla önlenebilmiştir.

Koca Bekir, Aynacılar ailesinden Fatma ile evlenmiş ve bu evlilikten aşağıda adları yazılı çocukları dünyaya gelmiştir.

Karısı Fatma’nın karaciğer kanserinden ölmesinden sonra, evlenmeyen Koca Bekir zaten çok yaşamamıştır.

Şimdi de Bekir’in 3 evladını ayrı ayrı ele alalım:

Hüseyin (Çakır)
Askerliğini jandarma eri olarak yapan Çakır’dan, ben çocukluğumda, onun Urfa ve dolaylarındaki yaşayan insanların vahşet ve ilkelliklerini ve enteresan yaşamlarını ve başka bir dil kullanımlarını heyecan ve merakla dinlerdim.

Hele onun eşkiya takibine gidişini ve karşılaştıkları maceraları ballandıra ballandıra öylesine bir anlatışı vardı ki, şimdi televizyonlarda izlediğimiz macera filmleri, bana o tadı ve heyecanı vermemektedir.

Eskiden uzun boylu ve güçlü olanları yani yakın mücadele yeteneği olanları askere gidince jandarma sınıfına alırlardı. Çakır da bu ölçülere uyduğu için jandarma olmuştu.Kendisi de babası gibi uzun boylu, göbeksiz, atletik yapılı, adaleli, güçlü bir kişiydi. Yeşil gözlüydü. Onun için Çakır denilmişti.

11 Temmuz 1997 günü Çakır beraberinde Şadiye’nin Hulusi olduğu halde şehirden köye gelirken, Ankara yolunda bir kamyon çarpması sonucu 85 yaşındayken ölmüştür.

Karısı Kadriye ise 4 çocuktan sonra, 52 yaşında hayata veda etmiştir. Çakır, ondan sonra ölünceye kadar yalnız yaşamıştır.

Çakır da babası gibi inatçı, bet sözlü ve uyumsuzdu. Uzlaşmacı değildi. Herşeye ve herkeze karşı muhalifti. Kimseyi beğenmezdi.

Babası ve kardeşi Mustafa ile beraberken bir süre atları da vardı. Ancak Çakır köy işlerinden hoşlanmadığı için bu durumu çok uzun sürdüremediler. Gözü hep şehirdeydi. Karısı ona Akıllı lakabını takmıştı.Sonunda Çakır şehirde Toprak Mahsulleri Ofisinde işçi olarak çalışmaya başlamış ve bu işe uzun süre devam etmiştir. Daha sonra da özel sektörde işçi olarak çalışmıştır.

Bu sürelerde yazları çocuklarıyla birlikte Yavşanda kalırdı.Karısının ölümü ve çocuklarının evlenip ayrılmasından sonra Çakır, tekrar köye dönmüş ve buradaki işlerini canlandırmıştır.

Almanya’da yaşayan iki oğlu ona Yavşan da oldukça modern bir ev yaptırmışlardır.Çakır’ın ölümünden öce yegane sağlık problemi gözlerindeki katarak idi. Ameliyat, rahat görmesi için yeterli olmamıştı.

Buna karşın o her sabah motorlu testeresini alır, bağa yayan gider akşama kadar çalışır, akşam dönüşte o dik yokuşu, elinde öte beri olduğu halde rahat rahat çıkar gelirdi.

Yaş 85 kışın karlar yerleri kaplamış, soğuk . Çakır köyden yürüyerek kasabaya gider, alışverişini yapar ve gene köye dönerdi. İnsanın inanası zor geliyor, bilim kitaplarının dengeli beslenme öğütlerine. Günde 75 gram protein (buun %35 I hayvani menşelli olacak), 75 gram yağ, 200 gram karbonhidrat alınmalıymış. Vitaminler mineraller için şu sebzeler, şu meyveler yenmeliymiş. Çakır aylarca meyve ve sebze yemezdi. O aylarca yalnız karbonhidrat ile öğünlerini geçirmiştir. Nadiren et alırdı.Çakır, stresin insan ömrünü kısaltığı yolundaki bilgileri de boşa çıkartmıştır O, hep kızgın ve gergin idi. Herşeye kızar ve isyan ederdi.

Uzun kış günlerinde, yaşına rağmen, köyde tek başına kalıyordu. Bundan büyük stres olur mu? Eğer o kaza sonucu ölmeseydi kesin 100 yaşını görürdü.

Çakır ile ilgili bir anı:Bir gün köy çeşmesi tamir ediliyodu. Herkez oradayı. Ağır bir taşın yeri değiştirilecekti. Gençler, babayiğitler denediler. Taşı kaldıramadılar. Onları gözleyen Çakır dayanamadı. Cesaretle ve hiddetle çıktı ortaya. Gençleri elinin tersi ile itti ve ağır taşa eğildi. Bir, iki hareket ve taşı bir halterci gibi kaldırıp, göbeğinin üstüne oturttu. Sonra adım adım istenilen yere götürüp, bıraktı. Herkez onu alkışlarken, Müjgan Sarıkardeşoğlu ona bir mavi boncuk taktı ve
- Bu sana iftihar madalyası olsun , dedi.

Mustafa
Kocabekir’in küçük oğlu olan Mustafa, babası ve kardeşi Çakır ile birlikte Yavşan’daki arazileri üzerinde çalışırken, babanın ölümü üzerine iş devam etmişlerse de bu işin çapının kendilerini tatmin etmeyeceğini anlıyarak çeşitli arayışlara girmişlerdir.

Mustafa, Aynacılardan Gülsüm ile evlenmiş, sonra Polatlı’daki bağlarını vesile sayarak, karı koca oraya gitmişler ve Mustafa orada aylıklı bir işe girmiştir.Yıllarca Polatlı’da çalışan Mustafa’nın karısı bir sinir hastalığına yakalanmış ve hastalığı yıllarca sürmüştür.
Bu arada aile tekrar Sivrihisar’a dönmek durumunda kalmıştır. Köyde ise kalabilecek evleri yıkılmaya başlamıştı.Bunun üzerine Mustafa, Kasaba’da bir iş bulmuştur. Sivrihisar Yeşil Sahalar ve Orman Bekçiliği tam ona göreydi.
Hasta karısı yanında, birlikte yaşamışlarsa da eşinin hastalığının öne süren Mustafa onu boşamış ve çocuklarıyla birlikte yaşamaya devam etmiştir. Kendisi aylıklı işinden çok memnun olup, bu işi son derece başarı ile yürütüyordu.
Derken Mustafa’nın çok önceleri başlamış olan ülser hastalığı depreşmiş ve ona izdirap vermeye başlamıştı. Mustafa bu süre içinde köydeki bağ ve bahçelere bakmayı ihmal etmemiştir.Bir süre sonra eski karısıla yeniden nikahlanan Mustafa, 60 yaşları civarında orman bekçisiyken vefat etmiştir.
Mustafa, babası gibi uzun boylu, hafifçe öne eğik, göbeksiz, atletik yapıda, yeşil gözlü, beyaz tenli, ancak asabi bir kişiydi.
Çakır'ın oğlu BekirÇakır’ın büyük oğlu Bekir, işçi olarak Almanya’ya gitti ve oraya yerleşti.Bir süre sonra kardeşi Yavuz’u da yanına aldı. Ona iş buldu. Yavuz da Almanya’ya yerleşti. Ve bir Alman kızı ile evlenerek Alman uyruğuna geçti. Böylece o çifte vatandaş oldu.
Necla Eskişehir de otururken, Nimet Ankara’da yaşamını sürdürmektedir. Nimet’in kızı Esra ziraat mühendisi olmuştur.Çakır‘ın kızları ve oğulları her yıl kısa aralıklarla köye ve babalarını ziyarete gelirler.
Mustafa’nın oğullarından Eşref, Sivrihisar’ın sayılı esnafı arasında yer almayı becermiştir.

1.Ahmet oğlu Hüseyin kızı Safiye



Hüseyin’in 2. Evladı Safiye, Burhanlar köyüne gelin gitmiştir. Ayni köyden Mustafa Kaya ile evlenmiştir.

Mustafa Kaya, çiftçilik ve davacılıkla hayatını sürdüren mütevazi birisiydi.Mustafa Kaya’nın orta yaşta ölümü üzerine, ailenin yönetimini ve insiyatifini ele alan Safiye, çocuklarını tek başına yetiştirmiştir. Bunlardan Mustafa adlı oğlunu ortaokul sonuna kadar okutmuştur.

Safiye daha sonraki yıllarda ufak, tefek ticaret işleriyle de meşgul olmuştur. Örneğin o, köylerden topladığı peyniri Nazilli ve Aydın yöresinde satarak, karşılığında aldığı malları Sivrihisar’da pazarlardı.

Bundan da anlaşılacağı gibi Safiye, akıllı, işini bilen ve becerikli bir kişiliğe sahip idi.Yanlış hatırlamıyorsam, Safiye bir dönem de köy muhtarlığı yapmıştır.

Safiye’nin Nedime’den olma torunlarından 5 tanesi çalışmak için gittikleri Belçika’da yerleşip, kalmışlardır.
Safiye’nin ilk kızı Saadet bir çocuktan sonra vefat etmiştir. Dul kalan Rıza Dinçkurt sonra baldızı Emine Kaya ile evlenmişti ve ondan 3 çocukları olmuştur.

1.Ahmet oğlu Hüseyin kızı Hatice


Hüseyin’in üçüncü evladı olan Hatice, önce Sivrihisar da Muslu Tozbay adında bir genç ile evlenmiştir.

Bu evlilikten Hüseyin Tozbay adlı bir evlatları olmuştur. Ancak bu sırada Kurtuluş Savaşı için askere alınan Muslu, savaşlar sırasında şehit olmuş ve dönmemiştir.

Bir oğluyla dul kalan Hatice, daha sonra Sivrihisar’da Patpatlar adıyla bilinen aileden İsmail Çelem ile evlenmiştir. Bu evlilikten ise Halil Çelem dünyaya gelmiştir.

1.Ahmet oğlu Hüseyin kızı Fadime

Askeroğlu Hüseyin’in sonuncu kızı Fadime, Polatlı’ya gelin gitmiştir.

21 Şubat 2009 Cumartesi

1.Ahmet oğlu Molla Mehmet (186? - 1929)


Annemin babası, babamın dayısı: Molla Mehmet. Birinci Ahmet’in 6 oğlundan üçüncüsüydü. Acaba babası ona niçin ayrıcalık tanımıştı diye düşünürüm. Çünkü baba Ahmet 6 oğlundan sadece Mehmet’i medresede okutmuştu. Acaba o zeka yönünden diğerlerinden farklı mıydı? Yoksa tesadüfler mi öyle getirmişti.

Baba Ahmet ölünceye kadar Kubbeli Mahallesindeki evde oğlu Mehmet ile birlikte oturmuştur. Biz de ayni evde doğduk ve büyüdük. Onun için dedemi hayal meyal hatırlarım. Dedem Molla Mehmet Efendi Yavşan’da, sonradan kızı Gülsüm’e verdiği 22 numaralı iki odalı evde oturmuştu. Ancak bu evin yeterli olmaması karşısında sonradan oğlu Ahmet ile 4 numaralı evi yaptırmıştır.(bakınız yerleşim planı)

Mehmet Efendi diğer kardeşleri gibi askerlik yapmamıştı. Ancak bunun nedeni, onun Medrese eğitimi ve öğrenimi görmüş olmasıydı. Molla Mehmet aynı zamanda Yavşan’da imamlık görevini de üstlenmiştir. Bu nedenle bu aileye Yavşan’da İmamgil de denirdi.

Molla Mehmet efendi 186?? yılında Sivrihisar’da doğmuş ve 1929 yılında gene orada ölmüştür. Hece taşlı, sarık başlı mezarı Kumluyol mezarlığındadır.

Mehmet efendi, Sivrihisar’ın seçkin ailelerinden Müftü Kıyıkzade Hacı Ali Efendinin kızlarından Kezban hatun ile izdivaç yapmıştır. Kıyıklar etnolojik olarak incelendiğinde tatari bir çehre gösterirler. Kezban hatunda görülen bazı karakterlerin müteakıp kuşaklara dominant olarak geçtiğini gözlemiş bulunuyorum.

Molla Mehmet tam 30 yıl babası Ahmet ile birlikte yaşamış ve çalışmıştır. Baba Ahmet’in zamanına göre zengin sayılabileceğini evvelce ifade etmiştik. Bu zenginliğin önemli bir kısmı, oğlu Mehmet’e intikal etmiştir. Ancak aile Yunan istilasında önemli maddi kayıplara uğradıysa da bağ, bahçe tarla gibi mülkler elde kaldığı için oğlu Ahmet(Resim 16) ve damadı Fevzi(Resim 17) ile yeni ve hızlı bir kalkınma hamlesi yapabilmişlerdir.

İleride de görüleceği gibi Molla Mehmet Efendi, yeğeni Fevzi’yi annesi ve babası ölünce himayesine almış, büyütmüş ve kızı Gülsüm ile evlendirmiştir.(hala dayı çocukları)

Resim 9- Fevzi Karaca-Gülsüm(Eroğlu) Karaca 30.7.1969 Yavşan Resim 10 – Molla Mehmet Efendinin kuşağı Resim 11 – Kezban(Kıyık) Eroğlu. (Askeroğlu Mehmet’in eşi. Küçükana Molla

Mehmet’in üç kızı da bağ, bahçe, tarla ve harman işlerinde çalışmışlardır. Aileye iş güçleriyle katkıda bulunmuşlardır. Mehmet Efendi kardeşleri arasında eğitim düzeyi bakımından olduğu gibi, ekonomik bakımdan da en önde bulunuyordu. 400 koyunun Yunan’a kaptırılmasına rağmen, yeniden koyun alarak bunları çoğaltma olanağını elde etmişlerdir. Mehmet, çok stratejik bir karar ile , tam zamanında, Karacaören köyünün Karabayır mevkiinden ağıl alarak, davarcılığın alt yapısını gerçkleştirmiştir. Bu ağıl ve buna ilave olarak sonradan alınan iki ağıl uzun yıllar Askeroğlugilin davarcılık alanında öne çıkmasını sağlamıştır.

Ahmet oğlu Mehmet okumuşluğuyla, imamlığıyla ve zenginliğiyle Yavşan köyünün ağası olmuştur. Bu yüzden köy odasının sorumluluğunu da o üstlenmiştir. Mehmet Ağanın karısı Kezban, Yavşan’da Küçük Ana lakabıyla anılırdı. Küçükana denilmesindeki maksat, ikinci anne demekti. Yani o herkesin ikinci annesi olma mutluluğuna ermişti. Ama nasıl ve neyle? Küçükana yardımseverdi, cömertti. Herkeze eşit davranır, herkezi severdi. Bu karakteriyle o, tüm akrabaların gönüllerinde taht kurmuştu. O, böylesine iyi huyu, mizacı ve davranışları acaba babasının evinde mi öğrenmişti? Özel bir eğitim mi görmüştü? Yoksa onun bedensel ve ruhsal yapısı, iyiliklere dönük olarak mı programlanarak yaratılmıştı?

Kezban bu kişiliğiyle yalnız Askeroğlugilin değil, Sivrihiar ve civar köylerde yaşayanların Küçükanneleri olmuş, ve ona adeta iyilik ve barış meleği gözüyle bakılmaya başlanmıştı. Köyde akşam olunca o, köy odasını kontrol ettirir ve eğer bir tanrı misafiri gelmişse, ona yemek çıkartır ve yolcuların başkaca bir ihtiyaçları olup olmadığını sorardı.

Kezban benim anneannem idi. Benim ve İhsan Sarıkardeşoğlu’nun Eskişehir’de orta öğrenimiz sırasında , Eskişehir’de bizlere bakmakla ailemiz tarafından görevlendirilmiş ve de o hizmeti bir yıl severek yerine getirmişti.

Askeroğlu Molla Mehmet karısı Kezban hatun, Küçükanne ve anneannem, ömrünün sonuna doğru Bunama denilen Alzheimer hastalığına tutulmuştu. 3-4 yıl hasta yaşadıktan sonra, bir kış günü Eskişehir’de oğlu Ahmet Eroğlu’nun evinde, tek başına soba yakmaya teşebbüsü sırasında, kaza ile kendini de yakmış ve ağır yanık olayı onun ölümüne neden olmuştur. O, 180??? yılında Sivrihisar müftüsü, Kıyıkzade Hacı Ali Efendinin evinde dünyaya gelmiş, Askeroğlu’ların şanlı şerefli gelinleri rolünü 49 yıl sürdürmüş, kocasının ölümünden 21 yıl sonra 1950 yılında yaşama veda etmiştir.

Aşağıdaki şemada da görüldüğü gibi Askeroğlu Mehmet’in bir oğlu üç kızı dünyaya gelmiştir.



Şimdi bu kardeşleri tek tek ele alarak tanıtmaya çalışalım
Molla Mehmet Osmanlı da son iki padişah döneminde yaşamıştır. V.Mehmet Reşat ve VI.Mehmet Vahidettin

20 Şubat 2009 Cuma

1.Ahmet oğlu Molla Mehmet kızı Hatice Eroğlu

Ailenin en büyük evladı. Genç kızlığını Yavşan’da ve Sivrihisar’da yaşadı. Baba evinde köylülüğün her türlü işlerini yaparak ve öğrenerek büyüdü. Yunan istilasında genç kızdı. O yüzden korkulu anlar yaşadılar. O Yunan’ın çilesinin yaşandığı yıllarda evlendi. Evlendiği kişi, Kurşunlu mahalleden Sarıkardaşoğlu Ahmet idi. Ahmet, deri imalatı ile uğraşırdı. Bu yüzden ona Tabak Ahmet yada kısaca Tabak derlerdi. Tabak Ahmet-Hatice çifti Yavşan’a yaylaya gelirlerdi. Onlar Yavşan’da babası Mehmet’in verdiği 21 nolu evde otururlardı. Bu ailenin 150-180 civarında koyunları vardı. Bunun 100 adedi sağılırdı. Bu işi Hatice, kızı Münire ile yapardı. Kocası bağa düşkündü. Onların Porsuk, Efendi Pınarı, Eskiköy ve Yavşan da bağları vardı.

Tabak Ahmet dükkanda işini bitirince, köye doğru yola çıkar, meşhur ve soylu eşeğiyle (Eşeğin adı Fatma idi) önce Porsuk bağına gelir, bağ odasında hazır bulunan kahve takımlarıyla kendine bir kahve yapar, bağı kontrol eder, bağ omcalarının ve ağaçlarının adeta teker teker hal ve hatırını sorar, sonra köye gelirdi. Bağı da eşeği gibi iyidi hani.. Katır gibi eşeği sanki aile bireylerindenmiş gibi kıymetliydi. Kendi aç kalır onu aç bırakmazdı.

Tabak Ahmet eşi Hatice’ye karşı çok nazik ve anlayışlıydı. Zaman geldi, tabakhane dükkanları işi götürmez oldu. Modern dericilik piyasaları tuttu. Perakendeci dükkanlar rekabet edemez oldular. Ve birer birer kapandılar. Sonunda herkez gibi Sarıkardaşoğlu’lar da işi paydos ettiler. Tabak bu yüzden erken emekli oldu. O, ilgisini bağlarına ve koyunlarına yöneltti.



Ancak Tabak Ahmet çok sevdiği ve adeta kendisiyle özdeşleşen sigarasını ve kahvesini, doktorlara rağmen ölünceye kadar terk etmedi.

Enişte-kayın iki Ahmet’ler, daha çok davarcılığın yönetimi konusunda ters düşerlerdi. Fakat akıllı adamlardı. Bozulan ilişkiyi bir derecenin ötesine taşımazlardı. Birbirlerine muhtaç olmasalarda yakın akrabalık vardı serde. Tabak Ahmet’de kayın biraderine Efendi diye hitap ederdi ve saygıda kusur etmezdi. Tabak Ahmet oğluna, çok düşkündü; hep gözü üstünde olurdu. Zaten ona kendi adını vermişti. Ahmet İhsan. Bütün emeli İhsan’a iyi bir istikball verebilmekti. Bu uğurda kararlıydı ve aşamayacağı bir engel yoktu. Kararlılığı meyvesini verdi ve Allah ona gönlüne göresine ihsan etti. Oğul İhsan okudu, doktor oldu. Profesör oldu. Dekan oldu… Kısaca o, ülkede ve Eskişhir’de popüler, alanında ünlü, herkese yardım eden, yol gösteren, derneklerde çalışan, çok yönlü bir kişi oldu. Baba Ahmet Sarıkardaşoğlu, sağlığında oğluyla gurur duyar ve
- Allah bana istediğimden de çoğunu verdi, diye şükrederdi.

Dr.İhsan Sivrihisar’da hekimlik yaparken, babası ona bir isim listesi vererek, bu listede yer alan kişilerin ve yakınlarının muayene ve tedavi himetlerinde, onlardan ücret almaması talimatını vermişti. Talimata uyulduğunu görmesi ona ayrı bir haz ve gurur veriyordu. Ve o ilave ediyordu: - Sürekli dostluklar, maddiyata dayanmayanlardır.
Tabak Ahmet,:
- Buyrun benden yakın

diye tabakasını uzatıyor ve Bahçeli kahvenin bir masası etrafında oturan 4 emsal kişiye oğlunun, kasaba halkına sağlık konusunda nasıl bir hizmet vermesi gerektiği yolunda arkadaşlarının görüşünü alıyordu. Ve bir, iki yıl içerisinde Dr.İhsan beyin, Sivrihisar’da girip çıkmadığı bir tek ev almamıştı.

Tabak emminin itibarı ve kredisi çok yükselmişti. Ben ve İhsan Eskişehir’de ortaokulda okurken, İhsan’ın babası, eşi Hatice teyzemi Eskişehir’e getirmişti. Hatice teyzem hastaydı. Eve doktorlar geldi gitti. Teşhis kondu:Zatülcenp. Penisilin de yok ki.. Günün olanaklarına göre tedavi edildiyse de ancak ölümden kurtarılabilindi. Hatice teyzemin ciğerinin biri hayat boyu sırtına yapışık yaşadı. Bu yüzden üşüttükçe sık sık hasta olurdu.

Tabak Emmi, Haççe, Haççe diye teyzemin gözünü içine bakardı, çünkü en isabetli görüşlerin, en tutarlı önerilerin Haççe den gelebileceğinin bilincindeydi. İhsan’ın annesi üstün bir zekaya sahipti. Psikoloji biliminde yer alan sapma zeka yöntemine göre 135 derece ile kardeşleri arasında en önde gelmekteydi. Onun konuşmaları, fikirleri gerçekci ve tutarlıydı. Sağlam konuşur, açık vermezdi. Az konuşurdu. Ciddiyetten hoşlanırdı. Kardeşi Efendi gibi az gülerdi. İradesi güçlüydü. Sır tutar, dedikodu yapmazdı. Dedikoduya prim vermez ve bir arap atasözünde olduğu gibi İnsanlar söylediği sözün esiri, söylemediği sözün hakimi olurlar kuralına herkesin uymasını isterdi.

Anne Hatice ailede tasarrufa fazlaca eğilimliydi. Ancak oğlu söz konusu olunca ondan hiçbir şey esirgenmez hatta iyi şeyler kimi zaman oğluna gizli gizli yedirilirdi. Ne de olsa annelik içgüdüsü ağır basıyordu. Belki de bu davranış ona Küçükanne den geçmişti. Tabak Ahmet’in sevgili eşi bir konuda annelik içgüdüsüne yenik düşmüştü. Yıl 1937. İhsan ilkokulu bitirmiştir. Babası oğlunun ortaokula devamını istemektedir. Fakat Hatice hanım bu görüşe karşı çıkmaktadır:

-Ben tek oğlumu yadellere bırakmam. Aç mezarı mı var? Sivrihisar’da kalsın baba mesleğini sürdürsün sözleriyle kocasına engel olmaya çalışıyordu.

Fakat baba Ahmet bu serzenişleri önemsememiş ve Efendi ile de istişare ettikten sonra, benim ve İhsan’ın çıkış belgelerimizi alarak, ortaokula kayıt yaptırmak üzere Eskişehir’in yolunu tutmuştu bile.

Sarıkardaşın Ahmet, belki ilk defa muhterem eşinin görüşüne ters düşüyor ve onu dinlemiyordu. Ya dinleseydi. Belki de Prof.Dr.Ahmet İhsan Sarkardaşoğlu, Sivrihisar ‘ın sıradan bir esnafı olacaktı, ona da Tabak İhsan denecekti. İş burada bitmeyecek, belki benim de okumaya gitmem askıya alınacaktı.

Annelik içdüsü bazen akıl ve mantığın önüne çıkabiliyor. Ancak böyle hallerde bile aklı selim ortaya çıkarak doğru yolu bulabilmektedir. Bravo Sarıkardaş Ahmet, bravo Askeroğlu Ahmet ! Tam zamanında kararlılığınızı gösterdiniz. Ne kadar övgüler yağdırsak hakkınızdır. Helal olsun. Akıl için yol birdir derler. Fakat o akıl nerede veya kimden kaynaklanacaktır ? Bir ailede yol gösterecek insanlar varsa, o ailenin ufku açık, geleceği aydınlık demektir.

Şimdi de Hatice ve Ahmet in soy şemasını görelim.

Necati Sarıkardaşoğlu (henüz 2 yaşındayken öldü)

Molla Mehmet’in evlatlarından ikincisi olan Ahmet ile üçüncüsü olan Gülsüm, ileride ayrı olarak ele alındığından, burada ailenin en küçük kızları Emine ile devam ediyoruz.

19 Şubat 2009 Perşembe

1.Ahmet oğlu Molla Mehmet oğlu 3. Ahmet Eroğlu


(Fotoğraf Ayaktakiler soldan sağa İbrahim Karaca, Ahmet Karaca, Sebahat Karaca, kucakta Rüştü Karaca, oturanlar soldan sağa Fevzi Karaca, Gülsüm Karaca, Ahmet Eroğlu. Bu fotoğraf İbrahim Karaca'nın doçentlik sınavından sonra çekilmiştir 1956 )


Namı diğer Askeroğlu Hacı Ahmet Asım Efendi yada Ahmet Eroğlu

Yaşam Öyküsü

Ahmet Eroğlu muhtelif adlarla anılır: Mola Mehmet oğlu Ahmet Asım , Efendi yada Askeroğlu. Bu sonuncu isim yani Askeroğlu daha çok Sivrihisar çevresinde söylenirken, Efendi adı daha çokj aile içinde ve Yavşan’da kullanılagelmiştir.

Ölümünden 2-3 ay önce Mekke’ye giderek Hacı olmuşsa da o unvanı doyasıya kullanmak nasip olmamıştır.
Soyadı kanunu çıkıp herkes bir soyadı almak zorunda kalınca, halkının henüz çoğunluğu cahil olan Hükümet, kolaylık olmak üzere, soyadı olabilecek ve matluba(istenilen, aranılan şey) muvafık yüzlerce ismi liste halinde sıralayarak, Nüfus idarelerine göndermişti. Kanuna dayanarak çıkartılan bir genelgede, soyadı olarak alınamayacak sözcükler, ünvanlar ve lakaplar da belirtilmişti.

Genel olarak zade, bin, ibni gibi Arapça sözcükler yanında hacı, hoca, şeyh, imam gibi laiklikle bağdaşmayan sözcükler ve Arapça, Farsça, isimler soyadı olarak alınamayacaktı. Genelge Türkçe isimleri öngörüyordu.

Buna karşın 1950 yılında DP ikdidarıyla başlayan ve halkın dini inançlarını sömüren bir düzende , bu genelgeye uyulmamış ve birçok aile yasak olan isimleri alarak Mahkeme kararıyla soyadı düzeltmesi yoluna gitmiştir.

Askeroğlu ailesine gelince, Ahmet Efendi, zaten devletin memuruydu. Bu işi en iyi o bilirdi. Hısım akraba onun kararını bekliyordu. O ise işin resmiyetine ve de özüne bağlı kalmayı ancak Hükümetin genelgesi doğrultusunda ‘asker’ sözcüğünün Türkçe sözlükteki karşılığının ‘er’ olduğunu görerek ‘Eroğlu’ olması gerektiğine karar verdi. Ve bu kararı tüm hısım ve akrabaya iletti. Böylece sadece Sarı Ali ler ‘Anık’ soyadını alırken, diğerleri Nüfus idaresine Eroğlu kaydını işlettiler. Sarı Ali’lerin neden Anık soyadı aldığını bilemiyoruz.

O devirde soyadı işi bir curcuna olmuştu. Bazı devlet memurları bile bu işi kavrayamamıştı. Buna dair bir anımı aşağıda bulacaksınız:

Soyadı uygulamasından sonraki ilk nüfus sayımında eve gelen memur, evdeki erkekleri kaydettikten sonra sıra kadınlara geldiğinde Zeynep hanımı yazarken Eroğlu sözcüğündeki ‘oğlu’ ekine takılmış ve OLMAZ demişti. Çünkü söz konusu kişi bir kadındı, onun için ‘oğlu’ yazamam demişti. Memuru ikna etmeye çalıştıysam da başaramadım. Ve memur işin doğrusu ‘Erol’ olmalı diye yorum getirerek ‘Zeynep Erol’ olarak kayda geçmişti.

Hacı Ahmet Eroğlu, 1895 yılında, Kubbeli Mahallesinde bulunan ve 1.Ahmet’den oğlu Molla Mehmet’e miras kalan , 3 katlı ve çok geniş bahçeli, zengin müştemilatlı (eklentili) evde dünyaya geldi. Onu Sivrihisar müftüsü, Kıyık Zade Hacı Ali Efendinin güzide mahdumesi Kezban hanım doğurmuştu. Ona dedesinin adı Ahmet verildi.

Küçük Ahmet üç kız kardeşe karşılık tek erkek evlat idi. O devirde erkek evlatların üstünlüğü vardı.

Bu inanış İslamiyetin ilk yıllarında kalmadır. O devirde bir ailenin gücü erkek evlatlarının sayılarıyla ölçülürdü. Kabe’nin muhafızlığı erkek evladı daha fazla olan ailelere verilirken, devlet ihaleleri ve benzeri işlerde nüfusu kalabalık ailelere verilirdi. Çok erkek evlat çok asker, çok işçi, ve çok eleman demekti. Kuşkusuz güç ve kuvvet erkek çocuğu çok olanlarda bulunurdu.

Anadolu’daki gelenek ise daha farklı bir anlayışa dayanıyordu. Erkek evladın baba ocağını tüttüreceği inancı hakimdi. Kız evlat ise eninde sonunda başkalarına gidecek, ellere karışacaktı. Sosyal güvencesi olmayan yaşlılara erkek evlat bakmakla yükümlüydü.

Burada da böyle oldu. Baba ocağını Ahmet Asım tüttürdü.

Ahmet zamanının en ileri eğitim kurumu olan Medreseye gönderilerek, eğitimini tamamlamış oldu onun okuduğu okul ……………. idi. Bazıları bu medresenin adını ‘Fatih’ olarak ………………………………….. Medresenin adı Fatih değil Fakih dir. Bu medreseyi ………………….. Zade Hoca efendi yönetiyordu.

Babullulu Hoca Efendiye atfen, duyduklarıma göre …………………………… en başarılı öğrencisiymiş. Hoca efendi, Ahmet’in ………………………….. Ahmet Efendi ile öok samimi görüşürlermiş. Aşağıdaki ……………………. Sık tekrarlandığı rivayet edilir.

- Mehmet Efendi, senin oğlan Ahmet var ya.
- Evet. Ne olmuş ona?
- Maşallah. Allah bağışlasın. Hem çok zeki, hem de çok çalışkan.
- Hoca efendi, ‘at binicisine göre kişner’ derler.
- Estağfurullah. Görünen o ki o bu gidişle beni geçer.
- Hoca efendi. Anladım, senin canın kuzu yemek istiyor. Hafta sonunda al çoluk çocuğunu gel Yavşan’a size bir kuzu keseyim.

Hafta sonu . Yavşan’da ceviz ağaçları altında bir yer sofrası. Doldurulup kızartılmış bir kuzu. Yanında değişik cinsten yiyecekler. Babullulu Hoca ile Ahmet sohbet ediyorlar.
Hoca:
- Ahmet, kulağıma gelen sözlere bakılırsa Ahmet hocasını geçecek diyorlar. Bu laflar nereden çıkıyor? Sen beni nasıl geçersin?
- Doğrudur Hocam, Doğru söylemişler.
Hoca hiddetini artırarak:
- Bak oğlum benim kimlerden ders alarak yetiştiğimi ve bu mevkiye kaç yılda geldiğimi bilirsin.
Hoca, kendisini yetiştirenlerin isimlerini sayar, döker ortaya, ve Ahmet’in sözünü geri almasını istercesine devam eder:
- Sen o hocalardan ders aldın mı beni nasıl geçersin?
Ahmet tam bu noktada taşı gediğine koyar.
- Evet hocam size söyleyenler haklıdır. Ben o hocalardan değil ama sizden ders alarak yetiştim.
Hoca bu espriye bayılır.
- Beni kimse böyle veciz methetmemişti.. der. Ve Mehmet efendiyi bir kez daha tebrik ederek:
- Oğlun hakkında akıllıdır demekle ne kadar haklıymışım. Der ve sofraya uzanır.

Sonraları Molla olanlarda askere alınmaya başlandı. Ancak onlar müsellah (silahlı) değil katip olarak askeri birliklerde istihdam edilmeye başlanmıştı.

Ahmet de Sivrihisar Askerlik şubesinde yazıcı olarak askerlik yaptı. Askerlik sonrasında Ahmet, babası ve eniştesi Fevzi Karaca ile birlikte Yavşan’daki işlerini organize ederek bir düzene soktular. İş gücüne dayalı yatırımlara öncelik vermeye başladılar. İşe evden başladılar. Köydeki ev onlara yetmez olmuştu. 22 numaralı evi bırakarak 1918 yılında 4 numaralı evi yaptılar.








Planın incelenmesinden anlaşılacağı gibi o zaman şimdiki evin büyük hayat denilen kuzey batıya bakan bahçesi yoktu. Orada evin girişi yani kapısı vardı. Herkes o kapıdan işlerdi. Kapıdan girince direkler dikili bir yer vardı ki burası koyunluk denilen koyunların girdiği ve sağıldığı yerdi. Buranın önü açık büyükçe bir avlusu vardı. Küçük hayat denilen bu bahçedeki bugün bulunan kapı o zaman yoktu. Avlunun doğu kısmında ahır, samanlık ve mutfak vardı. Gündüzleri bu mutfakta oturulurdu. Ailenin yatak odaları koyunluğun üstünde önünde ‘yürüdüm’ denilen bir balkon ve bu balkona kapıları açılan 2 yatak ve 1 oturma odasından ibaretti.


Bu evin ahşap inşaat malzemesi 1915 tehcir döneminde Sivrihisar’ı terk eden Ermenilerin dierken bıraktıkları evlerin enkazından satın alınmıştı. Yeni yapılan binanın duvarları 60 cm kalınlığında taş duvarlar olup, harç yerine çamur kullanılmıştır.

Bu binalar kışın sıcak yazın serin olur. O zaman kiremit olmadığı için binaların çatıları topraktı.

Yavşan da özenle yapılan ve köyde ilk iki katlı olan bu ev 1922 de ricat(geri çekilme) eden Yunan askerleri tarafından yakılmıştır. Yangın binanın oturulan kısmında fazla tahribata yol açmadan kendiliğinden sönmüş, ancak samanlığın damında yığılı çayırotu ve samanlık tamamen yanmıştır.

Yangının canlı tanığı, bugün hala yaşayan ve önündeki sekide bulunan dut ağacıdır. Bu ağacın gövdesinin samanlıktan yana olan kabuğu boylu boyunca yandığı için gövdenin odun kısmı açığa çıkmış ve bu yanık yarası, sanki ibreti alem olsun der gibi bu yarayı kapatamamıştır.

Köyün en büyük yapısı olan , hakim bir yerde inşa edilen söz konusu evin arka kısmına 1931 yılında bir avlu daha yaptırılmıştır. Koyunculuğu gittikçe artıran aile için böyle bir avluya ihtiyaç vardı. Avlunun yarısının üstü örtülü olup koyun sağım yeri olarak kullanılıyordu.
Bunu takip eden yıllarda bu evin de yetersiz kaldığı görülerek otluk olarak kullanılan damın olduğu yere bir oda daha yaptırılmış ve bu odayı Ahmet bey ve eşi sürekli kullanmışlardır.

Bundan sonra ev esaslı bir bakım görmemiş sadece yıllık rutin bakımlarla 1995 yılına gelinmiştir.



Açıklama
1.Büyük Hayat(avlu)
2.Ekmek evi
3.Kümes
4.uzun ev(kiler)
5.Yeni oda
6.Tuvalet
7.Giriş
8.Küçük Hayat(ön avlu)
9.Oda-kiler (önceden ahırdı)
10.Eski mutfak
11.Eski samanlık
12.Seki
13.Odunluk.Eskiden at ahırıydı
14.Kümes
15.Koyun sağılan bölme

Bu tarihte evin mülkiyeti Prof.Dr.İbrahim Karaca’ya geçtiğinden kapsamlı bir tamirata girişilerek bazı değişikliklerle modernize edilmiş ve içine su şebekesi yaptırılarak su alınmıştır.


Ahmet Eroğlu evleniyor

Zengin sayılabilecek, ünlü bir ailenin oğlu Ahmet, artık evlenme çağına gelmişti. Kendisi yakışıklı yağız bir delikanlıydı. Zaten o ailenin tartışmasız veliahtı sayılmaya başlanmıştı.

Annesi ve kız kardeşleri uygun bir eş arama çabalarına girmişlerdi.
Emine’nin okuldan bir kız arkadaşı vardı:Zeynep. O Emine’yi sık sık evlerine davet ederdi. Arkadaşlıkları sıcak ve samimiydi. Emine ona şakalar yapmaktan hoşlanırdı. Bir gün aralarında şu diyalog geçti:
Emine:
- Çok ikramda bulunuyorsun anladık zenginsiniz. Acaba bunun altında başka bir şey mi var?
- Ne gibi? Sen daha iyilerine layıksın.
- Ben mi ağabeyim mi?
- Hadi oradan deli nereden çıkarıyorsun bunları.
- Neden olmasın. Hem Emine yerine ’görümce’ demeye dilini alıştırırsan rahat edersin ileride.
- Kızım sen ne demek istiyorsun? Çıkar baklayı ağzından.
- Yok yok şaka yaptım, şaka
- Emineciğim bu işler kader kısmet işi. Kimse bilmez yolun nereye çıkacağını.

Gelin görümce şakaları sürerken bir gün evlerinde Zeynep heyecanlı ve karışık bir yüz iadesiyle Emine’ye yaklaştı, onu biraz ilerideki tenha bir yere çektikten sonra, titrek bir sesle:
- Bu yolun nereye çıkar bilinmez. Dememiş miydim ? Beni nişanladılar.
- Şaka yapmıyorsun değimli? Kiminle?
- Hani bizim mahallede bir öğretmen var ya. Onunla. İbrahim.

Emine duyduklarına adeta inanamadı. Ne söyleyeceğini de bilemedi. Şimdi onu Zeynep’ten daha yoğun bir düşünce sarmıştı. ‘Tebrik ederim. Hayırlı olur inşallah’ diyerek eve dönen Emine haberi evdekilere iletmekte gecikmedi. Haber kulaktan kulağa yayıldı. Gerçekten Kantarcızade Hacı Ali Efendi kızı Zeynep’in İbrahim Sami bey ile nişanlanmasına onay vermişti.

Konu evde değerlendirilirken, Emine:
- Siz bir türlü harekete geçmediniz. Elin oğlu sizi mi bekleyecekti? İşte olacak oldu. Ne demişler ‘Pişmiş ekmek fırında beklemez’.
Ötekiler:
- Ne yapalım. Kısmet değilmiş Sen çok istekliydin. Bizde istiyorduk.

Konu bir süre kapanır gibi görünse de Hatice’nin içine sinmez. O Emine ile ikili konuşmalar yapar ve bir plan geliştirirler. Buna göre Emine bir gün Zeynep’i eve davet edecek ve ağabeyisi ile tanıştıracaktır. Plan gereği Zeynep çağrılır. O sırada Ahmet de evdedir. Tanışırlar. Daha önce ikisi birbirlerine görmemişlerdir. Zeynep Emine’nin daha önce şaka yollu söylediklerini hatırlayınca ne kaybettiğinin muhasebesini yapmaya başlar. Zeynep’in aklı karışır.

Üç kız kardeş önce Ahmet’in görüşünü alırlar. O isteklidir. Sonra anne ve babalarının fikrini öğrenip onları ikna etmeye çalışırlar. Bunda da başarı sağlanır. Sıra gelir en güç noktaya: Zeynep’in nişanına. Buna rağmen Zeynep’i istemeye karar verilir. Ve kız isteme seromonisine uyulur. Resmen istenir. Kız tarafı zorda kalır. Araya başla kişiler sokulur. Sonuçta söz alınır. Üç ay sonra nişan bozulur. Altı ay sonra görkemli bir düğünle Zeynep, Molla Mehmet’in evine gelin gelir.


Gelin Zeynep

Kantarcı Zade Hacı Ali efendi: Zeynep’in muhterem pederi. Çarşıda Şadırvan karşısında dükkanı olan , zengin bir tüccar. İstanbul ile çalışır. Konak tipinde görkemli bir evin sahibi Hacı Ali dört kız babası. İnce narin yapılı, zevkli, şık giyinen, çelebi bir insan. Konağının tüm mefruşatı İstanbul’dan getirilmiştir.

Ben küçükken Ali Efendinin misafir odasındaki perdelere, yerde serili halılara, aynalı büyük konsola, İstanbul yapısı örmeli hezeran sandalyelere, koltuklara ve yatak odasındaki karyolaya hayranlık duyardım.

Böylesi konfor ve lüks içinde yaşayan insanlara yaşlılığın ve hatta ölümün yaklaşmıyacağını sanırdım.

Ali Efendinin dört kızına karşılık oğlunun olmaması karşısında o İstanbul’dan bir odalık(metres) hanım getirmişti. Onlar bir yıldan biraz fazla birlikte yaşadılarsada kadın içinde bulunduğu ortamdan memnun olmadı ve İstanbul’a geri döndü.

Kantarcı, zevkine düşkün adamdı. Üzümler bağlarda olgunlaştığı zaman, hafta sonunda karısını ve kızlarını ve gramafonunu alır, yaylı arabayla Porsuk semtindeki bağ evine giderlerdi. Yavşan’ a haber salınıp, kızını ve damadını da davet etmede kusur edilmezdi. Tabii bende onlara katılırdım.
Bağda ‘Bastı’ denen bir nevi güveç(Bol etli patlıcan) pişer, yanında üzümle yenirdi. Kantarcı gramofon karşısında, kızların biri kahve getirir, biri nargilesini hazırlarken, neşe ve kahkahalar bağdan bağa yayılırdı. Hacı Ali mutlu, kızları mutlu, eşi çok güzel, çok güler yüzlü Dünür Anne eşine hayat verdiği yerde, elbette yaşam anlamlıydı ve yaşamak çok güzeldi. Hacı Ali Allahtan başka ne isteyebilirdi?

Zeynep uzun boylu, etine dolgun, beyaz tenli, siyah saçlı, güzel gözleri olan bir kadındı.

Zeynep’in gelin geldiği evde kayınpeder ve kayınvalideden başka görümce(Gülsüm) ve onun kocası ile üç çocuğu daha vardı.Anlaşılan o kalabalık bir eve gelin gelmişti. Ancak ev yeteri kadar büyüktü ve herkesin katı ayrıydı.

Zeynep’in aile içindeki adı gelin di. O sonuna kadar Gelin olarak anıldı. Geline aile içinde iş düşürmüyorlardı. Kaynana ve bilhassa görümce Gülsüm tüm işleri üstlenmişlerdi.. ne de olsa Gülsüm’ün üç çocuğu vardı.

Gelin aileye iyi intibak etmişti. O da üstüne düşeni yapıyordu. Ancak işi pek sevmiyordu. Hele köy işlerine karşı hiç istekli değildi. Bağ-bahçe işlerinin zaten sahipleri vardı.O biraz ortalık işi, biraz da yemek işiyle ilgileniyordu.

Öte yandan Zeynep başka bir hesabın içindeydi: Kocası köye haftadan haftaya geliyordu. Bilindiği gibi o hükümette memurdu. Onların çocukları da yoktu.

Gerçekten bu çiftin çocukları olmadı. Bunun üzerine Zeynep evdeki görümcenin çocuklarına karşı ilgisini artırarak çocukların kendisine ’anne’ demelerini istedi ve öyle eğitti. Bu alışkanlık hala sürmektedir.

Zaten kafalardaki düşünceleri değiştirir. İnsan beyni durmadan yeni fikirler üretir. Bunların kimisi geldiği gibi yok olur gider, kimisi yaşama geçirilir. Bunların kimi önemsizken kimisi de insanın yaşamını kökten değiştirir.Bazen insanı göklere çıkarır bazen ömür boyu dert yükü olur.

Görümcesi Gülsüm’ün çocuklarını şeklen benimsemek Zeynep’i tatmin etmemişti. O çocuğu küçükken de sevmek, kucağına almak ve annelik duydularını doyumak istiyordu. İleriki yıllarında yalnızlığını giderecek, kendisine daha çok ilgi gösterebilecek, daha sıcak daha sevecen birini düşünüyor olmalıydı.

Biraz daha zaman geçince Zeynep kız kardeşi Nazmiye’nin fazla çocuktan bunaldığını, ekonomik durumlarının da düzgün gitmediğini görerek, Nazmiye’nin çocuklarından birisini almayı düşünmeye başlamıştı. Sonra o bu düşüncesini kocasına ve evdekilere açtı. Kimse karşı gelmedi.

Sonuçta Nazmiye’nin üç yaşındaki kızı Mükrüme, bir Askeroğlu kızı olarak aileye girdi. Mükrüme büyük bir itina ve özlemle büyütüldü. Ortaokul ve lise okutuldu. Zamanı gelince de Selahattin Eroğlu ile evlendirilerek, askeroğlu kimliğini bir kez daha pekiştirmiş oldu.

Mükrüme’yi Efendi ve tüm aile bireyleri çok sevdiler, iyi yetişmesi için ellerinden geleni yaptılar.

Mükrüme’nin evlenerek ayrılması Zeynep anneyi yeniden yalnızlığın kıyısına getirmişti. O bu defa Mükrüme’nin kızı Nevin’i yanına aldı. Aynı şekilde onu da evlat edindi, büyüttü okuttu. Sonunda onu da Taner ile evlendirdi. Taner işi gereği Ankara’ya gidince, Zeynep anne bir kez daha yalnız kalmış oldu.

Yalnızlık , insan mizacona ters ve zıt olan bir olaydır. Normal de insan sosyal bir canlı olarak evrimleşmiştir. Yaşamı için başka insanlara gereksinimi vardır. Her türlü ihtiyacı karşılansa bile insanlar başka insanların dostluğunu, sıcaklığını aralar. Tek başına yaşamak onların moralleri üzerinde olumsuzluklar yaratır.

Zeynep zengin bir yerden geldi, zengin bir kapıda sultanlar gibi yaşadı. Herkese hürmet telkin etti. Rahat ve huzur içinde geçen ömrünün ilk döneminde Askeroğlu kapısında onu üzen hiçbir olay olmadı.

Ancak sağlam gittiği Hac ziyaretinde hasta dönen kocasının 25.5.1966 tarihinde ölümü, Zeynep’in hayatında dönüm noktası olmuştur. O tarihten sonra onun yaşamında her şey ters gitmeye başlamıştır.

Önce Askeroğlu’nun miras işi ortaya gelmiş, Zeynep mirastan döte bir hisse alarak ekonomisi küçülmüştür. Allahtan Efendinin Zeynep’e doğrudan intikal eden emekli maaşı vardı.

2. Süleyman’dan beri (1800) Askeroğlu’gilin simgesi haline gelmiş olan Sivrihisar’daki büyük ev paylaşımda Zeynep anneye bırakılmış. O bu evi çok büyük bularak satmış ve ona küçük ve uygun bir ev alınmıştır.

Zeynep anne önce kutu gibi bu evde, sonra yıllarca kızı Mükrüme ve Selahattin’in evinde yaşamını sürdürmüştür. İşin kötü tarafı gençliğinden beri devam edip gelen romatizmaları yıllar geçtikçe giderek ağırlaşmıştır. Bir yandan yaşlılık, öte yandan hastalık Anneyi yatağa bağımlı bir hale getirmiştir.

Zeynep Anneye ithaf ediyorum


Hatırlarmısın

Hatırlar mısın ? Gençlik günlerimi
Çiçekler gibi renkli,
Kuşlar kadar şen ve şakrak.
İçim içime sığmazdı:
Şarkılar söyleyip, kahkalar atarak.
Bayramları, şenlikleri, düğünleri…
Ayağımın yere basmadığı günleri.


Hatırlar mısın?
Yokluğun, darlığın fakirliğin,
Ne anlama geldiğini
Bilmediğin günleri…


Hatırlar mısın?
Hastalık, sakatlık, kocamışlık ve kötürümlüğün,
Bu dünyada var olup, olmadığını
Bilmediğin günleri…


Bak şimdi:
Bilmediklerim hesap soruyor, sanki.
Onların hepsi bir olmuşlar,
Benden intikam alıyorlar birer birer.
Ne yalvarma, ne yakarma nafile şimdi.
Haklılar; laf aramızda, çünkü ben gençlikte
Onların dilini öğrenememiştim ki…

Bak şimdi:
Bu savaştan,
Artakalan:
Sabrım, inançlarım, anılarım,
Bir de dualarım,
Bunlar benim vafalı dostlarım.
Onları da alamazlar ya
Artık onlarla avunurum

İbrahim Karaca


Bu gün o ileriye dönük planlarının hiçbirinin gerçekleşmediğini görmenin verdiği düş kırıklığı içinde, kah bir bakıcıyla, kah Selahattin beyin evinde, yeğenlerinin (Aliye Atasoy) evinde ve şimdi kendi evinde 95 yaşında ve aklı başında, inanılmaz bir tevekkül (işi tanrıya bırakıp, kaderine razı olan) ve iyimserlik içinde ziyaretçilerine şu mesajı vermektedir:
‘Bakınız kader beni nereden nereye getirdi. Gene de hayat yaşamaya değer. İnsanlar elbette ölecektir. Yeter ki insanlık ölmesin Ve insanlar birbirinin kıymetini bilsinler.’

Zeynep Anayı Ağustos 1997 tarihinde ziyaretim sırasında, gelmişten geçmişten konuştuk, dertleştik, hasret giderdik. 95 yaşındaki Zeynep annenin yaşamını konu alan filmi bir kez daha birlikte seyrederken, ona tercüman olan duygularımla hissettiklerimi, onun ağzından aşağıdaki dizelerde dile getirmeye çalıştım:


Ahmet Eroğlu’nun kişiliği

Hicaz dönüşü 71 yaşında ölen Ahmet Eroğlu, gençliğinde 1.73 metre boyunda 75 kg ağırlığında, esmer, yağız bir genç idi. Siyah ve gür saçlı, kara gözlüydü. Ellili yaşlarında şişmanca, tıknaz bir yapıya dönüştü.

Onun zeka durumu, Sapma Zeka Bölümü Yönetimine göre 130 puan, Wechler Yöntemine göre ise 120 puan yani üstün değerlere sahipti. Genel ifade edersek onun zeka durumu normalin üstündeydi.

Ayrıca onun kavrama, muhakeme ve hafıza gibi melekeleri de zeka kavramı içinde yüksek düzeydeydi. Konuları çabuk kavrar , çok iyi muhakeme ederdi. Problem çözme yeteneği de ayrıca iyi gelişmişti.

Ahmet Eroğlu bu yetenekleriyle çevresinde haklı olarak ‘Akıllı adam ‘ olarak tanınmıştı.

Kendisi aynı zamanda okumuş bir kişi ve de devlet memuru olduğu için resmi prosedürlerle kanunları iyi bilirdi. Bu nedenle herkes ona danışmaya gelir, görüşünü alırdı.

Bilindiği gibi 20. yüzyıl başlarında hukuk bilen ve devlet işlerinden anlayan insanların sayısı çok azdı.

A.Eroğlu az gülen bir kişiydi. Kaşları doğal olarak çatıktı. Ciddiyet karakterinin simgesiydi. Yersiz konuşmaz, konuşunca herkes onu dinlerdi. Fikirleri tutarlıydı. Ne de olsa okulda mantık dersi okumuştu. Mantıklı ve tutarlı oluşu ona prim yapmış ‘ Ağır başlı adam olarak tanımlanmıştı.

Askeroğlu, ruhsal dengesi son derece yerinde bir kişiydi. Bu nedenle bir olay karşısında onun nasıl bir tavır takınacağını herkes önceden tahmin eder ve sonuç da öyle olurdu.

O heyecanlı ve duygusal değildi. Aksine çok soğukkanlı olduğu için olaylar karşısında hiç paniklemez, acele etmez, hatta ağırdan alırdı.Kendisinin yararına olmayan bir problemi her ne pahasına olursa olsun çözüp kurtulmak yerine onu ileriye iter ve çözümsüzlüğü yeğlerdi. Onun için çözümsüzlük de bir çözümdü.


Ahmet Eroğlu’nun yaşamından bir kesit

Ahmet Eroğlu az ve yavaş hareket eden bir insandı. O yavaş yavaş ve aheste yürürdü. Ellerini arkada birleşik tutardı. Hareketli olmak yerine oturmayı yeğlerdi. Oturmaktan sıkılmazdı. Sabırlıydı. Hafta sonlarında köye geldiğinde, bahçelere inmeden şehre dönerdi. Eniştesi Fevzi ise onun bu haline çok şaşar, bir türlü aklı almazdı. Bağ ve bahçelere Fevzi baktığı için kayınbiraderinin gelip görmesini ve bahçenin zevkine varmasını isterdi.

Ahmet beyin hayatı memuriyette geçti. O zaman memurlar saygın insanlardı.

Askeroğlu o zamanlar Sivrihisar’dan köye (5 km) sağlık için yürürdü. Ancak ona yolda rastlayan kişiler onu yürütmez, ya arabalarına alırlar yada binek hayvanlarını ona verirlerdi. Onun yürümeyi özellikle istediğini nereden bileceklerdi ki.Hatta bazılarını kendisini ‘Bu kadar zengin adam, cimriliğinden yürüyor’ sözleriyle eleştirdiklerini bizzat duyduğunu söylerdi.

Askeroğlu bu yollarda önceleri bisiklet kullandı, sonra bir ata sahip oldu. En sonunda ise güçlü bir merkepte karar kıldı.

Hafta sonlarında dayımın köye gelebilmesi için bu merkebi ben şehre götürürdüm. O merkepte ben ise yaya köye döner, pazartesi sabahları da aynı şekilde kasabaya dönerdik. O zamanlar ben önce lise sonra üniversite öğrencisiydim.

Aile reisi dayımdı. Bu nedenle bizlerin her türlü gereksinimlerimizi de o hallerdi.

Onunla bir saat süren yolculuğumuz sırasında konuşurduk. Daha çok o konuları açar ben kısa söz alırdım. Okulların açılması yaklaşmıştı. Elbiseye ihtiyacım vardı. Ancak bir türlü söyleyemiyordum. Nihayet bir gün söyleyebildim. İyi karşıladı. Birlikte kumaşçıları o önde ben arkada gezdik. Ceket ve pantolon için artmış birer parça(ucuz olacağı için) kumaş bulabilirmiyiz diye gezdik. Renk uyumu söz konusu değildi, yeter ki ucuz olsun. İhsan’ın ortaokula devamı için Eskişehir’e gönderilmesi konusunda, İhsan’ın babasıyla birlikte, kardeşi Hatice’yi ikna etmelerinde önemli rol oynamıştır.

Ahmet Eroğlu, ailesini ve de özellikle kız kardeşlerini çok severdi. Bu sevgi başka aileler için ders alınacak düzeyde, sağlam, katıksız ve karşılık beklemeden sürdürülen bir sevgiydi. Bu sevgi çocukluk yıllarına kadar uzanır.Kız kardeşler tek ağabeyleri olduğu için ona ayrıcalık tanıyor olmalıydılar. Kız kardeşler arasında da güçlü sevgi bağları vardı. Anlaşılan o ki, temeli mutluluğa dayanan bir ailede, bireyler arasında , daha küçük yaşlarda anne ve babanın yerleştirdiği üstün terbiye yöntemi, yaşam boyu meyvelerini vermeye devam etmiş ve hayırlı evlatlar yetişmesine vesile olmuştur.

Ahmet Eroğlu’nun kız kardeşlerine karşı sürdürdüğü temel politikanın izlerini aşağıdaki olaylarda görürüz.:
1- Ahmey bey eşi, baldızının kızı Mükrüme’yi yanlarına alıp, büyüttüler, okuttular ve evlendirdiler. Fakat evlat edinmediler.
2- Onlar aynı şekilde Mükrüme’nin kızı Nevin’i de aldılar, büyüttüler, okuttular ve evlendirdiler. Nevin’i Zeynep hanım evlat edindiği halde Ahmet bey edinmedi. Askeroğlu’nun her iki olayda da gözettiği unsur, mirası olup, mirasının tümüyle kız kardeşlerine kalmasını arzu edişidir.
3- İbrahim’in evlenmesinde nihai görüşü o vermiştir. O kardeşi Gülsüm ile de görüşerek, diğer kardeşi Emine’nin kızı Sabahat’ın İbrahim ile evlendirilmesini öngörmüştür.
4- İhsan’ın evlenmesinde de kardeşi Hatice ile söz birliği ederek , Emine’nin kızı Müjgan ile İhsan’ın evlenmelerinde rol oynamıştır.



Ağabeyleri, son iki olayda da kız kardeşlerinin yönlendirilmelerini sağlayarak, bilhassa Emine’nin yardıma en çok muhtaç olduğu bir zamanda onun elinden tutmuş ve varlığını hissettirmiştir.

Kız kardeşler ağabeyleri için ‘ O ne yaparsa doğru yapar’ diye düşünürlerdi.

Ahmet Eroğlu çok kimseye borç para vermiş yardım etmiştir. Bunlardan geri dönmeyenler de olmuştur. Ancak o kişilerin üstüne gitmemiştir. Her yerde ve her zaman olduğu gibi Ahmet bey de alacağını istediği zaman ‘kötü kişi’ olmuştur. Tevfik, İsmail ve Mehmet Ali sık borç alanlardandı. Zamanı gelip alacağını istediğinde Ahmet bey bazen şu cevap ile karşılaşırdı:
- Parası bitti de bizdekine mi kaldı? Beklesin elimiz bollaşınca vereceğiz.

O mahalle komşularına ve yakını bildiği esnafa da yardım etmekten geri kalmazdı. O zamanlar enflasyon olmadığı için borç verilirken faiz düşünülmezdi.

Askeroğlu’nun zenginliği davarcılığa dayanır. Önceki bahislerde açıkladığımız gibi, davarcılık çok karlı bir işti. Onun bir zamanlar 400 adet keçisi, 1,200 adet koyunu vardı. O bu varlığa eniştesi Fevzi ile kardeşi Gülsüm sayesinde ulaşmıştı.

Askeroğlu, zengin doğdu, zengin öldü.

Ona Belediye başkanlığına aday olması için defalarca teklif geldi. O okumuş, kendini kanıtlamış, zengin biriydi. O devirde böyle insan nerede bulunurdu. O bu görev için biçilmiş kaftandı. Ve de üstünde ittifak edilen tek kişiydi. Gerçekten yerini dolduran , ciddi ve dirayetli bir başkan olurdu. Belediye ye bir çeki düzen verirdi.

Çokları gibi bende dayımı Belediye başkanı olarak görmeye çok hevesliydim. Ama olmadı… O istemedi..Bu yolda sağlam bir gerekçe de göstermiyor, sadece ‘dertsiz başıma dert almak istemiyorum’ diyordu.

Onun bu görüşüne hayatım boyunca hak vermedim. Ne demek ‘Dertsiz başıma dert almamak’ Bu dünyada dertsiz baş olur mu? Madem ki yaşıyorsun, elbette alacaksız. Hele toplumun senden istedikleri varsa. Nitekim onun istemediği Belediye başkanlığına sırasıyla Çamoğlu, Ahmet Çıracı ve Mehmet Kuyruk getirildiler ve iyi başkanlık da yaptılar. Bunların Belediye yi yönettiği dönemde halk arasında memnuniyetsizliği ifade eden şu slogan ağızdan ağza yayılıyordu.
‘ÇAM yarıldı, ÇIRA çıktı, KUYRUK da koparsa toza bak’

Ahmet Eroğlu memuriyet hayatı içinde 1934 yılında Mihalıççık ilçesine tahsilat memuru olarak tayin edilmişti. Oraya eşiyle beraber giden Ahmet bey bir yıl görev yaptıktan sonra, Sivrihisar’a eski görevine alınmıştı. O görev yaptığı sürece vergi tahsilatını %90 a çıkarmış ve teşekkür belgesiyle ödüllendirilmişti. Onun Mihalıççık’a gönderilme nedeni de orada vergi tahsilatını artırmak ve düzene sokmaktı.

Çalışma yöntemi bire bir yöntemiydi. O kasabanın tüm esnafını tanır, gelirlerini ve mali durumlarını bilir, onlarla görüşürdü. Hazineye borcu olanlarla kendisi görüşür, onlardan borçları için söz alır, vade verir, ona göre tahsildar gönderirdi. Köylere tahsildar gönderirken bile, köyün hatırı sayılan kişisine özel mektup yazar, gönderdiği tahsildara yardımcı olunmasını isterdi. Tahsildara ise köylülerle tartışmamasını tembih ederdi. Kısaca tahsilatı köyün büyüğüne yaptırırdı. Böylece hem devleti korumuş olur hem de çok tahsilat yapmış olurdu.

İnsan ancak kendi alacağını bu yolla tahsil eder.

İlçede her kaymakam değişikliğinde giden gelene onu başarılarıyla tanıştırırdı.

Sivrihisar’da Askeroğlu’nun saygınlığı ve otoritesi her zaman yöneticilerinkinden daha fazla olmuştur.

Bir zamanlar Eskişehir’de Özel İdarenin (Muhasebe-i Umumiye Dairesi) hali fenaydı. Vergi yeterince tahsil edilemiyordu. Dairede tecrübeli elemanlar yoktu. Vilayetce buraya birisi aranıyordu. Sivrihisar Kaymakam’ın ve Defterdar’ın önerisiyle Ahmet Eroğlu müdür yetkisiyle Özel İdare dairesine (1936). Ahmet bey Eskişehir Özel İdare Müdürlüğünde müdür yardımcısı olarak bir yıl çalıştırıldıktan sonra Sivrihisar’a gönderilmiştir.

Bilindiği gibi o zamanlar ilkokul öğretmenlerinin maaşları Özel İdare’den veriliyordu. Bu nedenle Ahmet bey tüm öğretmenlerle tanışırdı. Bazılarıyla da aileler düzeyinde görüşürdü. Uzun kış gecelerinde aileler birbirlerine gidip gelirlerdi. Bazen beni de götürürlerdi.

Öğretmenlerin evleri Sivrihisar’ın yerli halkından farklıydı. Yerlilerin evleri geleneksel tarzda tefriş edilmişken, öğretmenlerin ki zamana göre modern sayılabilecek tarzda döşenmişti. Onların evlerinde halı, masa, sandalye, perde, aynalı konsül vardı. Bunlar pek dikkatimi çeker ve özenirdim. Şimdi o günkü değerlendirmelerime gülüyorum.

Ahmet Eroğlu, devletin alacağını kendi alacağı gibi telakki eder ve takip ederdi. Bu tutum bana bir fıkrayı anımsattı:

‘Anne tavşan karnını doyurmak üzere ininden çıkarken yavrularına sıkı tenbihatta bulunur:
- Sakın dışarı çıkmayın. Etrafta avcılar var. Onların da köpekleri var. Köpekler sizi yakalar ve öldürürler.
Anne tavşan döndüğünde bir de ne görsün. Yaramazın teki ininden dışarıda tek başına atlıyor, zıplıyor, oynuyor. Anne tavşan, korku ve heyecanla yavrusunu hemen yanına çağırır ve ona:
- Ben size demedimdi köpekler var, avcılar var, dışarıya çıkmayın diye? Neden çıktın?
Yavru tavşan hemen cevap verir:
- Olsun , ben korkmuyorum. Köpekler beni yakalayamazlar.
Anne tavşan:
- Neden yakalayamazlar?
Diye sorunca , yavru cevap verir:
- Çünkü köpekler sahipleri için koşarlar. Ben ise kendim için..


Askeroğlu soyuna genel olarak bakıldığında orta halli ailelerin çoğunlukta olduğunu görürüz. Birkaç istisna dışında kimse çok zengin olmamıştır. Onun için de kimse mahfolmamış ve yoldan çıkmamıştır. Çünkü insanları açlık ve işsizlik mahvetmez. Aksine insan nefsini esir alan, aşırı varlık, bolluk ve lüks yoldan çıkarır ve mahfeder. Yeter ki insanın onuru ve şerefi, varlık ve lüks eğik düzeyinde, göze görünmeden erozyona uğramasın.

Baş tarafta ad değindiğimiz gibi bu ailede cinayet işlenmemiş, kimse hapiste yatmamış, yıllar yılı kimse evinin ve yatak odasının kapısını kilitlememiş, kimse zenginlik hayalleri peşinde yorulmamış, kışlık erzakını temin için yorulduğu kadar.

O günlere göre Anadolu’nun orta halli ailelerini temsil eden bir soydan bu günkü nesillere kalan en anlamlı ve değerli miras, onurlu, şerefli ve haysiyetli bir yaşamın öğretisidir.

Ne mutlu gönülden Askeroğlu’yum diyebilenlere.


Dayımın eli sıkıydı. Ailede para yalnız onun elinde toplanır ve onun tarafından harcanırdı.

Ahmet Eroğlu kız kardeşlerini çok severdi. Onlar için fedakarlıktan kaçınmazdı. Yaşam süresince onlara maddi yardımda bulundu. Gülsüm’e bir dükkanını verirken, Emine’nin kocasının iflas olayında iki kez banka borçlarını ödemişti. Sadece Hatice’ye maddi bir katkısı olmadı; çünkü onların ihtiyacının olmadığını biliyordu. Eniştesi Tabak Ahmet’in iyi ve mazbut bir aile reisi olmasından memnuniyet ve huzur duyuyordu. Kız kardeşinin tek oğlu İhsan’ı çok seviyor ve onun geleceğinden emin olmak için eniştesiyle ve kız kardeşiyle diyaloğunu eksik etmiyordu.