25 Mart 2009 Çarşamba

24 Mart 2009 Salı

Sunuş

Torunlarım,

Deniz, İbrahim Levent ve Pelin e

adıyorum.



Geçer gider yeryüzünde
En güzel nimetler bile,
Zaman sınırlarını aşan düşüncelerimizle
Yaptığımız etki düşünenlere,
Bir tek o vardır, o kalır sonsuzluğa.

GOETHE

22 Mart 2009 Pazar

Vatanım


Ben yavşan yaylasında doğdum.
Gözlerim alıç ağacını gördü ilk kez,
Kulaklarım sürülerin çıngırak seslerini…
Ellerim anamın gögüslerine,
Sonra da kıraç topraklara dokundu…

Çal dağına çöken kara bulutlardan üşüyerek,
Ümit ekilen tarlalarda kavrularak,
Harman olup rüzgarlarda savrularak
Ben yavşan yaylasında büyüdüm.

Orası benim.
İki yüzlülük, döneklik,
Yok, özümde benim.
Yerimde, yurdumda, vatanımda benim.

Atalarımda bu tutkuyla yaşadı,
Bu sevgiyle öldüler.
Ve umutlarıyla gömüldüler…

Onların,
Elleri nasırlı, yüzleri nurluydu.
Başları dik, hür ve onurluydu…

Sevgiyi katık yaptılar;
Yılların bitmeyen çilesine…
Bir avuç toprak, bir avuç suyla,
Yurt kurdular, Vatan dediler ve öldüler…

İbrahim Karaca

Önsöz


Bu kitabın amacı bir ailenin Atalar zincirini gözler önüne sermektir. Atalar zinciri basit bir isim listesi, çizelge yada şemalar halinde, yalın olarak da verilebilirdi. Ancak o koşulllarda kitabın cansız ve ruhsuz olacağını düşündüm; çünkü o haliyle kitabın açıklamaları, yorumları, değerlendirmeleri ve mesajı içermeyen, kuru bir isimler listesinden ileri gitmeyeceğini düşündüm.

Öyle bir kitabın, okuyucunun kafasında beliren soruları çözemeyeceği ve ilgisini de fazla çekemeyeceğini düşünerek kitaba, anılara dayalı bir roman havası vermek istedim. Bu nedenle kitapta öyküler, anılar ve anektodlar yer almıştır. Öykülerde kendi aileme daha fazla yer vermiş bulunuyorum. Çünkü ben yaşarken gördüklerimi yazdım; onları daha iyi hatırlıyorum. Diğer yandan kitabın, aile bağları bakımından müstakbel bireylerimin, kendi öz ailelerinin geçmişini daha detaylı ve daha doğru tanımalarını sağlayacak bir belge olmasını istedim.

Kuşkusuz atalarımızın yalnızca isimleri değil, onların içinde bulundukları koşullar ve yaşam biçimleri de insan olarak bizim ilgimizi çeker ve kafalarımızda bu konuda sorular doğar. İşte okurlarımızın böylesine meraklarını gidermek amacıyla, ecdadımızın başlıca yaşadığı yer olan Yavşan yaylası hakkında da detaylı bilgi sunmuş bulunuyoruz. Bu mekanı tüm yönleriyle ele alarak geçmişini aydınlatmaya çalıştık. Baştan sona orijinal olan bu çalışma, kapsamlı ve derinliğine bir araştırma ve inceleme ürünüdür. Çok büyük bir aileyi kapsayan bu çalışmada, bilgi toplamada maruz kaldığım zorlukları burada dile getirmek istemiyorum. Ancak şu kadarını da ifade etmekten kendimi alamıyorum. Hiç kimse dedesinden öte bilgi sahibi olmadığı gibi, ilgi de duymadığını esefle gördüm. Kitabın yazılmasında başlıca kaynaklarım, bazı kitaplar ile vakıf senetleri olmuştur. Vakıf senetlerinin ele geçirilmesi ve okutulup değerlendirilmesinde karşılaşılan güçlükleri anlatmya gerek olmadığını sanıyorum. Konuyla ilgili rivayet ve tevatürleri mantık süzgecinden geçirerek, ancak mevcut bilgilerle bağdaşması durumunda değerlendirdim.

Bu çalışmayla Yavşan yaylasının tarihi ve geçmişi, hakikata yakın bir şekilde ortaya konulmuştur. Bir ailenin 650 yıllık geçmişinin yaşandığı yer olması bakımından Yavşan bu günkü haline bakılarak küçümsenmemelidir; orada şanlı bir ailenin tarihi gömülüdür.

Bu tarihin ve onun içinde yer alan atalarımızın, zincirin her bir halkasında kendi adlarıyla ve yaşadıkları yıllarla görünmeleri, onların torunlarına heyecan vereceğine ve ilgilerini uyandıracağına inanmak istiyorum. Bu ilgi, sevinç ve heyecan bana, çektiğim zorlukları unutturacak ve kıvanç verecektir.

Milletçe, geleneksel yapımızda, ruhumuza kazınmış bir özelliğimiz vardır:mahremiyetlerimizi sandığımızda saklayıp, öte dünyaya birlikte götürmek… Bu özelliğimize saygılı davranarak, birok değerlendirmeleri ve anıları, arzu ettiğim halde, kitabımıza almadım; aldıklarım ise kişileri rencide etmeyenlerdir. Bırakalım sandıktakileri; kişiler onları öte tarafa taşımaya devam etsinler. Gene de bu konuda kırılanlar olursa, onlardan özür dilerim. Kitapta eksik ve yanlış bilgiler olabileceğini kabul ediyorum. Elimde olmayan bu gibi eksik ve yanlışlar için de beni bağışlayınız.

Kitabımın, okuyuculara mutluluk vermesini diliyorum.

İbrahim Karaca
İzmir, 1998
.
.
.

21 Mart 2009 Cumartesi

Giriş


Çok kaba ve ana hatlarıyla bildiğim, yaşadığımız yerler ve ailemizin Atalar zinciri uzun süre zihnimi meşgul etmiştir. Bu alandaki bilgileri tümüyle ortaya çıkarmak ve akrabalarıma hediye etmek üzere işe koyuldum. Daha önceleri vaktim olmamıştı. Emekli olduktan sonra da araya bazı önemli olaylar girmişti. Bir türlü başlayamamıştım.

Bir gün Çeşme’deki yazlık evimde, akşam vakti, oğullarım ve diğer yakınlarımla sohbet sırasında, söz bu konuya geldi. İçlerinden biri, bu işi benim mutlaka yapmam gerektiğini söyleyince, diğerleri de desteklediler. Anladım ki bu işin vakti gelmiş; içimden kararımı verdim. Ne var ki, bu konuda bana yardımcı olabilecek, gerçek tanıkların hepsi bu dünyadan göçüp, gitmişti…Gene de bana Prof.Dr.İhsan Sarıkardeşoğlu, Kadir ve Cihan Karaca, Sabahattin Eroğlu, Salahattin Eroğlu, Engin Eroğlu, Süleyman Anık, İrfan Anık çok yardımcı oldular. Kendilerine çok teşekkür ederim.

Böyle bir kitabın yazılmasında geç kalmanın yararlı bir yönü de olmuştur. Yazarın, belli bir olgunluğa eriştikten sonra, olayları daha yansız, abartmadan, doğruluğuna inanarak ve bir bütünlük içinde yazabilme etkinliğine erişmiş olması. Eskilerden dinlediklerimden aklımda kalanlar, tek dayanağım, referansım olmuştur. Ancak eskiyle ilgili yazılı belge bulmakta zorlandığımı söylemek isterim. Ama gene de vakıfnamelerden bazı bilgiler elde etmiş bulunuyorum. Bunlardan en eski olanı Sultan 2.Murat' ın vakıfnamesi, başlangıç alınmıştır. Bilindiği gibi vakıfname yada vakfiyye’ler Osmanlı Devleti zamanında, bir vakfın koşulllarını göstererek, şeriat hükümlerine uygun düzenlenmiş senetlerdir. Bu senetler bir mülkün kendisinin yada gelirinin, özünde kamu yararı olan bir kuruluşa, bir çıkar karşılığı olmadan bağışlanmasını öngörür. Vakıfname denilen bu senetlerde ilgililerin adları, baba adları ve tarih bulunur. Bazı kişilerin ellerinde ve Devletin arşivinde yararlanmaya uygun vakıfnameler bulunmaktadır.

Bu kitabı bir düz yazı üslubunda kaleme aldım; tarihi, geçmişi öyküler halinde anlatmaya çalıştım. Geçmişteki olaylardan beni etkilemiş olanlar, belleğimde kaldığından, ancak onları yazabildim.

Bana gelince, kendimi yalnızca Atalar zincirinde yerim gelince, tıpkı ötekiler gibi ismimi yazıp geçmekle yetindim.Çünkü kendim kendimi anlatamazdım. Belki bir gün biri çıkar, o da beni anlatır. Bu görüşüme Prof.Dr.İhsan Sarıkardeşoğlu karşı çıktı ve dedi ki:

- Sen bu zincirin ana halkalarından birisisin. Okuyucu seni tanımak ister. Bu nedenle kitapta en azından otobiyoğrafin yer almalı.

Ve bu dilek yerine getirilerek, kitabın en sonuna yazarın özgeçmişi eklenmiştir. Bu kitap bol resimle süslenip, daha cazip bir hale sokulabilirdi. Ancak kitapta adı geçenlerle ilgili yeteri kadar fotoğraf bulmam mümkün olmadı. Kitap dört bölümden oluşmaktadır. Birinci ve ikinci bölümler, ele alınan ailelerin yaşamlarının geçtiği mekan hakkında bilgileri içeren kısımdır. Üçüncü bölüm, Askeroğlu ailesinin Atalar zinciridir. Bu ailenin bilinen en eski mensuplarından başlayıp bugün yaşayanlara kadar uzanıp giden bir zincirin halkalarını anlatır. Buna bir çeşit yazılı aile albümü de diyebiliriz. Dördüncü bölüm ise Askeroğlu ailesi ile yaşamlarını içlı dışlı bir hale getirerek bütünleşen Karaca’ların bir koluna ayrılmıştır.

Okurlar bu kitapta Yavşan’ın tarihini oldukça detaylı bir biçimde bulacaklardır. Yavşan’la ilgili bilgiler tamamen orijinal olup, bu güne kadar hiçbir şekilde açıklanmamış bilgilerdir. Bu kitapta insan manzaraları yada karakterleri önemli yer tutmuştur. Akrabaların birbirlerini tanımaları bakımından buna gerek olduğu görüşündeyim. Ancak bazı insanlar vardır; özel yaşantılarını , kendi iç sandıklarında ölünceye kadar saklamayı yeğlemişlerdir. Bu kitapta bu tür kişilerin mahremiyetlerine saygılı davranılmıştır. Kitapta kimi zaman yıllar öncesine giderek, çok özel yüzler ve insan manzaralarıyla tanıştırıyorum, sizleri. Kitap baştan sona tetkik, inceleme ve araştırmaya dayanmaktadır. Bu şekilde kazanılan veriler, titiz bir incelemeye tabi tutularak değerlendirilmiştir. Yerine göre yorumlar yapılmış, mesajlar verilmeye çalışılmıştır. Görüleceği gibi yorumlar, belli verilere dayandırılmış olup, yeni fikirlerin kapılarını açacak doğrultudadır.
Kitapta yer alan bazı simalarda karşınıza çıkacak eleştiriler, kişilik tahlilleri, onların benim üstümde yarattıkları izlenim ve etkiye dayanmakta olup, kişisel görüşümdür. Bu görüşlere katılmayanlar olacaktır.

Bizim kültürümüzde insanların anılarını yazma alışkanlığı yoktur. Onun için bilgiler ve anılar insanlarla birlikte toprağa gömülürler. Bence gerçek tarih toprağın altındadır. Zaman, ne varsa insandan yana, onu gömmeye pek isteklidir. Sanki tek işi buymuş gibi..Her giden beraberinde maziyi de alıp götürüyor. Araştırdığınızda tarihi belge niteliğinde bilgi bulamıyorsunuz.Çünkü bunlar bulunamıyacak kadar geçmişin yıkıntıları altında kalmıştır.İnsanlar anıların yazmalıdırlar. Bunlar günü gelince çok değerlenecektir. Çünkü zaman süreci anıları, giderek tarihi birer belge derecesine yükseltir. Bugünkü kuşağın atalarına layık olabilmesi, onların yaptıklarını bilmesi, anlaması ve takdir etmesiyle mümkündür.

Ünlü Çin düşünürü Konfiçyus’un şu sözlerinde saklı manayı anlamaya çalışalım:


Dünyaya güzel karakterlerini göstermeyi isteyen eskiler,
önce devletlerini bir düzene koymaya çabaladılar.
Devletlerini düzenlemek isteyenler,
önce evlerine çeki düzen verme gereğini gördüler.
Evlerini düzene koymak isteyenler,
önce kişiliklerini terbiyeden geçirmeleri gereğini anladılar.

Yukarıdaki sözler bizim de bu kitabımızda kişiliklere önem verişimizin gerekçesini açıklamaya yeter kanısındayım. Bireyin kişiliği, ailenin kişiliğini şekillendirerek onu çevrede temsil eder.

20 Mart 2009 Cuma

1. Bölüm Sivrihisar ve Tarih


İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezin
Bu nice okumaktır

Yunus Emre

19 Mart 2009 Perşembe

Tarih Bilinci


İnsanlarda tecessüs vardır; merak ederler; olayların önünü ardını bilmek isterler. Bu günlere kadar olup bitenleri, gelinip geçilen yolları, yerleri, çeşitli rolleri üstlenmiş insanları bilmek isterler. Neden olmuş, nasıl olmuş, kim yapmış? Öğrenirler. Sonra bundan kendilerince ders çıkarırlar. Değerlendirirler. İşte buna tarih bilinci diyoruz.

Tarih bilinci, yalnızca insanların merakını gideren bir olgu değildir; onun sayesinde insanlar geçmişin bilinmezliklerini öğrenirler. Tarih, geçmişi bir film senaryosu gibi gözler önüne serer. Olayların, yaşayanlar tarafından değerlendirilmesine olanak sağlar; İnsanlar ders alsın, ibret alsın diye…

Bu kitapta bir ailenin yalnız anatomisi değil, Atalar Zincirini ve özellikle yakın geçmişi ele alınmıştır. Bu geçmişte öylesine ünlü kişilerle karşılaştık ki, onları tanımak, günümüz nesli için gerçek bir şans ve övünç kaynağıdır. Bunlar arasında vatanı için şehit olanlar, isimsiz kahramanlar, memleketine büyük hizmet yapmış yargıçlar, kurdukları medreselerde insan yetiştirmiş müderrisler, mollalar vardır.

Okuyucuyu tarihin 650 yıl kadar gerilerine götüren bu araştırma, geçmişte aynı soydan gelen insanların yaşamına biraz olsun ışık tutacak ve geçmişi aydınlatacaktır. Uzun zaman tünelinde aynı soydan gelip, aynı kanı taşıyanlar, bu topraklar üstünde aynı kaderi paylaşanlar, sessizce geldiler ve gittiler.

Kimlerdi bunlar? Benimle kan bağı var mıydı ? Kendi atalarını tanıyıp, bilmek her insan için bir gereksinmedir. Her kim olursa olsun soyunu merak eder; kimileri araştırır, kimileri de merakıyla başbaşa kalır. Atalarını tanıma gereksinimi genellikle, kişinin kültür ve sosyal düzey ile ilgilidir. Kültürel ve sosyal düzeyi yüksek olanlar, kim olduklarını, başka bir deyişle genetik özgeçmişlerini ve mazide kalmış sosyal ve kültürel, hatta sosya-ekonomik dayanaklarını belirlemeye özenirler. Bu belirlemeyle kendi kişilik ve kimliği arasındaki bağlantıyı kurmayı arzularlar.


Atalar Zinciri adını verdiğimiz Soyağacı belirlemesiyle uğraşanlara Jenealogist denilmektedir. Bu sözcüğün türkçe anlamı Soybilimci demektir. Batı kültürlerinde soy bilimiyle uğraşanların sayısı çok fazladır. Fransa’da son 20 yılda bu amaçla 76 bin kişinin devlet arşivlerine başvurduğunu biliyoruz. Bugün de bu ülkede 150 bin kişinin, tarih içinde kendi küçük ailesinin öyküsünü araştırdığını söyleyebiliriz. Bu araştırmacılardan birisi son 200 yılda geriye giderek, kendi soyundan 250 kişi ile karşılaşabileceğinin hesabını yapmaktadır. Bu mümkündür. Fransa’da soybilim konusuyla ilgili çok sayıda yayın yapılmakta ve konuyla ilgili olarak gazetelerde ilanlar çıkmaktadır. Le Nouvel Observateur dergisi bu konuda özel bir sayı yayınlayarak konuyu gündemde tutmayı sürdürmektedir. Ülkemizde bu tür girişimler yok denecek kadar azdır. Ancak insanlar böyle bir çalışmanın içine girdiklerinde, ne kadar ilginç süprizlerle karşılaşacaklarını bilmelidirler. Çünkü olay heyecan vericidir. Herkesin kendi aile öyküsünü bilmesi, bir tür demokratikleşmedir. Hiristiyan toplumlarında kilise defterlerindeki doğum-ölüm kayıtları, devletin arşivinden daha sağlam ve düzenlidir. Soybilimciler böyle bir yerde çok rahat ve güvenli sonuçlara ulaşabilirler. Oysa Türkiye’de devlet arşivinde bulunan vakfnameler bu iş için aşılmaz güçlükler taşımaktadır. Çünkü bu belgeleri okuyup, anlayabilen kişiler, günden güne azalmaktadır.

Geçmişte yaşayanlar nereden gelmişler, nelerle uğraşmış, neler yapmışlar? Bunların kim oldukları, akrabalık ilişkileri hep merak konusudur. Bugün artık yaşamayan bu insanların yaşam öyküleri, kim bilir ne kadar ibret verici yada onurlu sahneler içermektedir. Ya da şan, şerefle dolu, özenilecek bir yaşam öyküsüdür. Bugün yaşayanlar, bu bilince ulaştıkları ölçüde, varoluşlarının nedenini, yaşam çizgilerini, karakter ve kişiliklerini daha doğru değerlendireceklerdir.

Doğanın en güçlü yasalarından biri olan Genetik Örgünün, geçmişten geleceğe hiç değişmeden sürüp gitmesi…Bireyler bu gidişte adeta birer araç. Adem babanın kromozonları ile benimkiler sayısal olarak aynı. O günden beri biyolojik ve genetik örgü değişmedi. Değişmeyecekte. Nitekim bu olguyu değerlendiren bazı filozoflar der ki, İnsanoğlu ölümsüzdür. Çünkü onun aslını oluşturan kromozonlar yok olmadan bugüne kadar geldikleri gibi geleceğe de gideceklerdir. Ölümlü bireyler bu sonsuzluğun yalnızca bir aracıdırlar.

Filozofların görüşünü bir yana bırakalım. Ölümsüzlük sürecinde uzun zincirin halkalarını teşkil eden bireyler, uçsuz bucaksız okyanuslarda ancak birer damla sayılabilen bireyler, bizi dünyaya getirenler, büyütenler, bu günlere ulaştıranlar… Onları yadsımadığımız gibi onlara ilgisiz de kalamayız, kalmamalıyız.

İnsanlar vardır; ünlü bir kişiyle ilişkisi, yakınlığı, arkadaşlığı varsa, onu her fırsatta dile getiriri ve kullanırlar. Çünkü o ünlü kişiden beklentileri vardır, medet umarlar. Ya da o kişinin manevi varlığını övünme vesilesi sayarlar. Kimileri bu övünmeyi soyadlarına yansıtırlar. Bununla soyuna bağlılık mesajı da vermiş olurlar.

İnsanlar vardır; birbirlerine ünvanlar vererek, bahşederek, birilerini yüceltirler. Bu ünvanlardan Lord’lar, Von’lar, Mevlana’lar, Veli’ler, Veliaht’lar, Paşa’lar doğar. Sonra asılsade olurlar. Bazen bunların fotoğrafları sonraki nesillerin odalarını süsler. O fotoğraflar birer onur kaynağı olarak nesilden nesile geçer.

İnsanların içindeki Önemlilik kompleksi yaşadıkça, insanlar önemli kişilere kendilerini yakın hissedecekler ve onlardan kendilerine bir pay çıkaracaklardır.

Türklerin Anadolu'ya Yerleşmesi


Türkler, Orta Asya'da yaşadıkları Altay dağları eteklerinden, daha sonraki yüzyıllarda batıya doğru göçmüşlerdir.

Bizans'ın yani Doğu Roma’nın parlak bir dönem yaşadığı 4.yy - 8.yy arası Fırat Nehrinin batısında kalan eski Anadolu halkları (Hitit, Frig vb.) Rum ve Hiristiyan kimliği altında birleşmişlerdi. Ancak 9. yy'la birlikte Anadolu'daki etkinliğini kaybetmeye başlayan Doğu Roma'nın etkinsizliği ve Turki-İslam dünyasından gelen sufilerin misyonerlik çalışması sonucu Fırat nehrinin batısındaki Anadolu halkları İslamlaşmaya ve Türkçe konuşmaya başlamıştır.


10. yy'da Selçuklu askeri egemenliğinin sağlanmasından sonra da Anadolu halkı Türkleşmiştir. Bu safhada Orta Asya'dan Anadolu'ya yapılan yoğun göçlerin büyük etkisi olmuştur. Zengin köklü ve yerli bir kültürü olan Anadolu halkı ile dominant güçte olan ve farklı bir kültüre sahip Türkler kaynaşmış ve Anadolu Türkleri ortaya çıkmıştır. 

Burada göçebe bir toplumun yerleşik ve görece gelişmiş bir halkı nasıl etkilediği ve dilini benimsettiği sorunsalı ayrı bir tartışma noktasını oluşturmaktadır. 10. yüzyıldaki Fırat nehrinin batısındaki Anadolu halkının nüfusunun 3 milyon civarında olduğu, Orta Asya'dan gelen nüfusun ise 2-2,5 milyon kadar olduğu tahmin edilmektedir. Bu dönemde istanbul'un nüfusu ise 300 bin kadardı. Zira, Orta Asya'dan Anadolu'ya 10. yy öncesi bizzat Bizans eliyle de Türkler yerleştirilmişti.

9. yy'la birlikte Anadolu'daki etkinliğini kaybetmeye başlayan Bizans'ın ekonomik yetersizliği, ordusunun güçten düşmesi ve başta Rumca olmak üzere çeşitli diller konuşan Hristiyan halkın omuzlarındaki vergi yükünün fazla olması, ayrıca Frenklerin, Cenevizli (Cenova) ve Venediklilerin ticari baskıları halkın yeni gelen göçebe Türklere baş kaldırmasını önlediği de ileri sürülmektedir..

Özellikle Anadolu'nun doğusunda (Asya'dan girişinde) bulunan Ermeniler de Türkler'e karşı koymaya girişmemiş, siyasi gücü eline geçirmesine karışmamıştır. Gregoryan olan Ermeniler, Rumca konuşan ve Rum Ortodoks olan Bizans'ın hem uzak hem de kendilerini anında savunamayacak olması nedeniyle böyle bir pragmatik eylem sergilemiş olabilir. Rum kiliseleri; Bizans devleti ve ordusuyla derin bağlar taşıdığı için, Türklere görece daha sert ve karşı bir tutum izlemiştir.

Öte yandan başka bir kaynakta, 10. yüzyıldaki Fırat nehrinin batısındaki Anadolu halkının nüfusunun 10 milyon civarında olduğu, Orta Asya'dan gelen nüfusun ise 1 - 1 ,5 milyon kadar olduğu belirtilmektedir. Kaynağa göre, gelen Türk boyları kırsal alanda Türkleşmeyi derhal sağlarken, kentlerde başarılı olamamış, Türklerin beraberinde getirdikleri İranlı öğeler kentlerde baskın kültür kurmuş ve Türklüğü hor görmüşlerdi. Fakat kentlerin Türkleşmesi de daha sonraki Moğol saldırıları sırasında tamamlanmıştır. Türk - yerli evlilikleri genellikle Türklerin lehine sonuçlanmıştır. Yerlilerle evlenen yeni yerleşimcilere iğdiş adı verilirdi. İğdişlerin büyük çoğunluğu doğal olarak yerli kadınlarla evlenen göçmen erkeklerdir.

Bu yüzden Türkler'in Anadolu'ya yerleşmesi dört evrede incelenebilir:

Birinci Evre (Bizans dönemi)


1100 yılında Doğu Roma İmparatorluğu(Bizans)

Anadolu'ya ilk olarak Hunlar, Sibirler, Hazarlar döneminde Türk kitlelerinin göçtüğü Bizans kaynaklarında belirtilmektedir. Türkler genellikle Kuzeydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerine iskan edilmişlerdir. Karadeniz'in kuzeyini dolaşarak Balkanlar'a gelen Avar, Bulgar, Kıpçak, Oğuz, Peçenek Türkleri'nin pek çoğu Bizanslılar tarafından askere alınarak ve Anadolu'ya geçirilerek doğudan gelen akınlara karşı kullanıldılar ve Anadolu'ya iskan ettirildiler. Bizans kaynaklarına göre henüz Müslüman-Türk boyları Anadolu'ya gelmeden yüzbinlerce Türkçe konuşan unsur Anadolu'da yaşamaktaydı.

İkinci Evre (Büyük Selçuklu Dönemi)


Büyük Selçuklu devletinin egemenliğindeki bölgeler

Selçuklu sultanı Çağrı bey döneminde yapılan ilk keşif ve akınlarda, yurt arayan binlerce Türkmen aşireti, Doğu Anadolu'ya yerleşmeye başlamıştır. 1071 Malazgirt Savaşı ve 1099 Bizans’ın Türk bölgelerine baskınlarında Bizans emrinde olan binlerce Türk unsuru saf değiştirerek Anadolu Selçuklu saflarına geçmiştir. Anadolu Selçuklu döneminde Orta Asya ve İran üzerinden Anadolu'ya gelen Türkmen aşiretleri Batı Anadolu'ya yerleşmeye başlamıştır. Beylikler döneminde 250.000 bin çadırlık Türkmen aşiretlerinin Germiyanoğulları, Karesioğulları ve Hamitoğulları'na barındığı bilinmektedir. Yine Beylikler döneminde Balkanlar üzerinden Anadolu'ya gelen ve 100.000 bin çadırlık Sarı Saltuk Türkmenleri İsfendiyaroğulları, Osmanoğulları, Karesioğulları beyliğine sığınmışlardır. 1200lü yılların başında Orta Asya'da yaşayan Harzemşah Türkmenleri Moğol baskınından kaçarak Anadolu beyliklerine sığındılar. Orta Asya'da Hotan, Semerkant, Kaşgar, Cent gibi şehirlerde yerleşik olarak yaşayan Türk boylarının pekçoğu Moğol istilasından kaçarak Anadolu'ya yerleşmişlerdir.

Üçüncü Evre (Moğol Dönemi)

1243 yılında Anadolu'nun Moğol egemenliğine geçmesiyle ve İran'da kurulan İlhanlılar devleti aracılığıyla pek çok Türk ve Moğol unsuru Anadolu'ya yerleşmiştir. Osmanlı devletinin kurulmasıyla Orta Asya'dan gelen göçler kesilmemiştir. Akkoyunlu, Karakoyunlu Türkmenleri devletlerinin yıkılmasıyla Anadolu'ya yayılmışlardır.

1402 Ankara Savaşı sonucu Timur’la gelen bir çok Türk, geri dönmeyip Anadolu'ya yerleşmiştir. Orta Asya ve diğer bölgelerden göç Safevi devletinin (Azerbeycan, Ortadoğu ve İran’ı kapsayan) kurulmasına kadar sürmüştür. 1517 Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra binlerce çadırlık Suriye, Irak, Dulkadir Türkmenleri Batı Anadolu’ya gönderilmiştir.

İlber Ortaylı’ya göre, 1000'li yıllarda başlayan Türk göçleri esnasında Anadolu'da yaşayan Rum, Anadolu ve Ermeni tebaa ile karışım başta din olmak sebebiyle en az olmuştur. Osmanlı döneminin sonuna kadar ayrı olarak yaşamışlardır. Bundaki diğer referanslar ise göçebe bir toplumun yerleşik ve gelişmiş bir toplumu ekarte edemeyeceği ve dilini benimsetemeyeceği görüşüdür.



Osmanlı kayıtlarına göre, 1800 yıllarında Anadolu'nun nüfusu 12 milyon kadardır. Bu nüfusun 3 milyon kadarı Rum, 2 milyon kadarı Ermeni, 1 milyon kadarı Kürt, 5 milyon kadarı Türk’tür. Diğer bir ifadeyle toplam nüfusun % 45'i Türk’tür. Bu zamanlarda Balkanlar'da ise 10 milyon kadar insan yaşamaktaydı ve bunların 3 milyon kadarı Türk’tür (Boşnak-Arnavut kökenliler hariçtir).

1856 ve 1877 Rus-Osmanlı savaşı sonucuyla Anadolu'daki Türk ve müslüman sayısı gittikçe artmaya; Rum ve Ermeni sayısı azalmaya başladı. Osmanlı kayıtlarına göre, bu dönemde Balkanlardan Anadoluya geri göç eden Türk nüfusu 2 milyon kadardır. Bu nüfusa Boşnak ve Arnavut kökenliler dahil değildir.

1792, 1860-63, 1874-75, 1891-1902 yıllarında Karadeniz'in kuzeyinde Rusların baskısının artması sonucu 2 milyona yakın Kırım Tatarı ve Kazan Tatarları Anadolu'ya sığınmıştır.

Kısaca, 1900 yıllarında Anadolu'daki toplam nüfusun 8 milyon kadarı Türk kökenlidir

Büyük Selçuklu imparatorluğu
Anadolu Selçuklu Devleti

18 Mart 2009 Çarşamba

Sivrihisar



Tarihten bir kesiti anlıyabilmek için o kesitin yaşandığı yer ve zaman hakkında bilgiye ihtiyaç vardır. Bir yerde olaylar, çoğu zaman ya iç içe yada ard arda, birbirini etkileyerek meydana gelirler. Yavşan yaylasını yada burada yaşayanları anlayabilmek için de Sivrihisar tarihini çok kısa da olsa bilmek kaçınılmazdır. Tarihçiler Sivrihisar’ın ne zaman ve kimler tarafından kurulduğunun belli olmadığını bildirirler. Demek ki bu kent tarih kadar eskidir ve bu uzun süreç içerisinde çeşitli kavimlerin egemenliğine girmiştir.


Önce Sivrihisar’ın adı üzerinde duralım. Bu kente Eti’ler devrinde Salpa adı verilirken, Roma devrinde Spalya, klasik devirde Abrostola ve Bizans devrinde Justinyanus (Bizans imparatoru kendi adını vermiş) isimleri verilmiştir. Daha sonraları bu kente Sibrihisar ve Seferihisar adlarının verildiğini görüyoruz. Hatta Alparslan’ın buraları fethetmesinden önce Sivrihisar'a Amuriye adı da verilmiştir. Sakarya nehri kıyısında, bugünkü Çakmak köyünde Abrostola yada Amuriye adıyla bir şehir vardı, burası Türk beyleri tarafından ele geçirilip, tahrip edilince, 60.000 civarında insan Sivrihisar’a göçerek buraya Amuriye adını vermişlerdir.

Kelt’ler Anadolu’da
Hint-Avrupa kavimlerinden olan Kelt’ler MÖ 1000 dolaylarında Orta ve Batı Avrupa'nın büyük bir bölümünde egemenlik kurdular. MÖ 600 sıralarında Fransa, Britanya, Kuzey İtalya, Belçika, Güney Almanya, Bohemya (Çek Cumhuriyeti) ve İspanya'nın bir bölümü Kelt egemenliğinde bulunuyordu. Kelt’lere Helenler Keltai ya da Keltoi, Romalılar ise Galli (tekil hali Gallus) derlerdi.(Gallus kelimesinin anlamı da "tavuk" idi.- Fransa’nın sembolü)

MÖ 1. binyıl sonlarında güneyden Roma'nın, kuzeyden Germen kavimlerinin yayılmasıyla Avrupa'da Kelt egemenliği sona erdi. Britanya'da ise MS 5. yüzyıla dek süren Kelt hakimiyeti, Anglo-Sakson kavimlerinin istilası sonunda adanın kuzey ve batı kıyılarıyla sınırlandı. Halen İrlanda ve İskoçya halkının bir kısmı ile Galliler (Welsh) ve Breton'lar Keltçe'den türeyen diller konuşmaktadır.

(Resim: Kelt'çe yada Galçe konuşan bölgeler turuncu renkle boyanmış)

Avrupa’dan Brennios (Brenn) adlı önderin komutasında doğuya yürüyen Galat gücünün, kadınlı erkekli 20.000 kişiden oluştuğu ve kadınların da erkeklerle birlikte savaşa katıldığı antik yazarlarca belirtilir.

Galat'lar MÖ 280'da Pannonia'yı (bugünkü Macaristan), 279'da Yunanistan'daki Delphi kentini yağmaladılar. Aynı yıl İstanbul'un (Byzantion) karşısındaki tepeye karargâh kurarak kenti tehdit ettiler. (Galatların bir kış geçirdiği tepe bu tarihten sonra Galata , onardıkları kule de Galata kulesi olarak adlandırıldı.) Uzun pazarlıklar sonucu Byzantion'lular Galatlara büyük bir haraç ödemeyi ve İstanbul Boğazını geçmelerine yardım etmeyi kabul etti.

277-274 yıllarında Ege bölgesi yağmalandı; Erythrai (Çeşme yakınında Ildırı) ve Miletos kısa sürelerle Galatların eline geçti. MÖ 274'te Bergama kralı Eumenes ve Selevkos kralı Antiokhos komutasındaki ordu Galatları ağır bir yenilgiye uğratarak Orta Anadolu'ya sürdüler.

Anadolu'da Sakarya ve Kızılırmak havzasını kapsayan bölgeye de Galatiya adı verilmiştir. O dönemde Roma İmparatoru olan Augustus, sürekli huzursuzluk çıkaran Galler'i Anadolu'dan sürer ve Gelibolu'ya yerleşen bu halka izafeten bu bölgenin adı Gal ülkesi anlamına gelen Gallipolis olarak değiştirilir. Osmanlı döneminde bu isim Gelibolu olmuştur. 

Galatlar Yunanistan’daki Delphi zaferinden sonra Tektosagi, Tolistobogii ve Trogmi adlı üç boy şeklinde örgütlendiler. Orta Anadolu'da Sivrihisar (Pessinus), Ankara (Ankyra) ve Yozgat Büyüknefes (Tavium) bu üç boy'un merkezi oldu. Bölgede yapılan yüzey araştırmalarında Polatlı'da Basrikale ve Hisarlıkaya, Sakarya Irmağı'na hakim Çanakçı ve Çağlayık, Beypazarı'nda Tabanoğlu ve Dikmenkale, Ayaş'ta Canıllı, Keçiören'in Bağlum köyünde Hisartepe ve daha başka kale kalıntıları belirlendi. Kalelerin bazıları çevredeki kaya kitlelerine bağlanarak yapılmıştı.

Galatia'nın MÖ. 1. yy'ın sonlarında Roma egemenliğine girmesinden sonra Anadolu'nun Avrupalı konukları, kendi kültürel kimliklerini koruyamayarak asimile oldular. Galya(Galat) devleti kuranlar, kalabalık yerleşim merkezleri oluşturmuşlardı. Birer şehir niteliğinde olanlardan Sivrihisar çevresine rastlayanlar şunlardır: Pessinus(Ballıhisar), önceleri Evdoxios, sonraları Jorma adıyla bugünkü Gümüşkonak yani Yörme köyü.



Pessinus, Sivrihisar'ın 16 km güneyindeki Ballıhisar'da bulunmaktadır. Friglerce Kibele diye de adlandırılan ana tanrıçanın bulunduğu en önemli tapınma yerlerinden biri olarak bilinmektedir. Büyük olasılıkla bir meteor olan siyah taşın, gökten inen tanrıça idolünün, bulunduğu yerdi. Romalılar, Kartaca’ya karşı olan savaşı kazanabilmek için şans getirsin diye bu taşı MÖ 204 yılında Roma’ya götürmüşler ve bunu Magna Mater (Ulu ana) diye adlandırmışlardır. Kadının gücünü sembolize etmek için yanında iki leopar ile heykelleştirilmiştir. Pessinus ana tanrıça için yapılmakta olan törenlere sahne olmuş ve o dönemlerde kendini ana tanrıçaya adayanların merkezi konumuna gelmiştir. Erkeklerin kendilerini ana tanrıçaya adamak için Pessinus'ta erkeklik organlarını kestiği bilinmektedir.


MÖ 1250 yıllarında  Frigya'da (Eskişehir yöresi), Pessinius(Ballıhisar)  Kralı kızını, Attis adlı bir genç ile evlendirmeye karar vermiş. Ancak Anadolu'nun ana tanrıçası Kibele'de Attis'i seviyormuş. Attis, Tanrıça Kibele'ye inanan biriymiş ama tanrıça'nın kendisini sevdiğini bilmiyormuş. Düğün hazırlıkları başlamış.Komşu ülkelerin kralları ve tüm halk düğüne davet edilmiş. Düğün ziyafeti başladığında gökyüzü masmavi ve parlakmış. Birden gök kararmış ve gökyüzünde korkunç bir uğultu oluşmuş. Ana Tanrıça Kibele düğüne gelmişti ve çok kızgındı. Tanrıça'nın gözünü Attis'den başkasını görmüyordu. Öfkesini Attis'e öylesine yönelttiki Attis'de bu duruma çok üzüldü ve kendine çok öfkelendi. Çılgıncasına dans etmeye başladı. Adeta kendinden geçti ve hançeriyle cinsel organını kökünden kesip attı. Kasıklarından fışkıran kan topraktan bitkilerin fışkırmasına neden oldu.  Attis kan kaybından oracıkta öldü. kanıyla sulanan toprak daha da yeşerdi. Attis'in vücudu da çam ağacına dönüştü. Ana tanrıça sevdiğini kaybettiğine çok üzülmüştü anısını yaşatmak için Attis'den oluşan çam ağacının hiç bozulmamasına karar verdi. Böylece çam ağacı herdaim yeşil kaldı ve yaprakları hiçbir zaman dökülmedi.  Daha sonra insanlar törenlerini kutsal kabul ettikleri çam ağacı etrafında yapmaya başladılar. Böylece Kibele'nin sevgilisi Attis ölümsüzleşti.
Galatlar Pessinius'a geldiklerinde rahiplerin hepsinin hadım olduğunu gördüler.

Sivrihisar’ın önemini tarihten aldığı özelliklerden biri de Efes'den İran'daki Persopolis'e (Pers başkenti) giden Kral Yolu üzerinde oluşudur. Bu yolu atlı kuryeler 7 günde katedebiliyordu. Bu yolun İstiklalbağı köyü ile Ballıhisar köyü arasındaki kısmının kalıntıları belirgin şekilde günümüze kadar gelmiştir.

Roma cumhuriyeti MÖ 204 yılında Katacılar'la Pön savaşlarını yapıyorlardı. Roma, Kartaca kralı Hannibal'in tehdidi altındaydı. Endişe içerisindeki Roma senatosu bir kahin kadının söylemlerine inanarak kurtuluş için Kybele kültünün Roma'ya taşınmasına karar verdiler. Galatlı din adamlarını bir şekilde ikna edip kara taşı Roma'ya götürdüler. Bunun üzerine morali düzelen Roma ordusu Kartaca'lıları yendiler. Hannibal Anadolu'daki Seleukos(Büyük İskerder ölümünden sonra komutanlarının kurduğu devlet) krallığına sığındı. Pön savaşları sırasında Hannibal'ın Makedonya kralı ile anlaşması sırasından beri Romalılar Balkanlara ve Anadolu ya göz dikmişlerdi. Sonradan Bergama kralının destekleriyle Anadolu'ya geldiler ve buraları Roma eyaletine dönüştürdüler.

Kökü tarihe dayanan Pessinus uygarlığı M.Ö.204 yılında Ana Tanrıça Kybele(Magna Mater) kültünün, Roma’ya taşınması üzerine önemini kaybetmiştir. Hiristiyanlıktan önceye rastlayan bu dönemde, Anadolu’da yerli tanrıça olan Kybele’ye ibadet ediliyordu. Ancak 4.yy da burası da hiristiyanlığı kabul edince, Kybele Kültü yasaklanmış ve Pessinus’daki tapınak yıkılmıştır. Böylece Ana tanrıça geleneği yok olurken, Pessinus, Bizans yönetimine, önemini yitirerek girmiştir.

Kybele inanışında, doğanın her yıl 22 Mart günü uyandığı kabul edilir. Büyük şenliklerle ve dualarla kutlanan bu törenlerde kendilerini Ana Tanrıça adayıp, tapınakta kalmak isteyenler, erkekliklerinden vazgeçip, hadım edilirler. Kendi isteği ile kendisini hadım eden erkeklere “Gal” denir. Gal: Ermiş, arınmış kişi demektir. Frigya Başlığı denilen başlığı ancak böyle arınmış kişiler giyebilir. Friglerden sonra bölgeye hâkim olan Lidyalılar zamanında Kybele inanışı Yunanistan’a yayılmış daha sonra Galatlıları ve Romalıları derinden etkileyerek Batı kültürüne girmiştir. Ana Tanrıça Kybele inanışının merkezi olarak ün yapan Pessinus şehrinin kalıntıları 1967 yılında Belçika’nın Gant Üniversitesi tarafından yapılan kazılar sonunda ortaya çıkarılmıştır.

M.Ö. 25 yılında Roma egemenliğine giren Sivrihisar’a 6.yy a kadar Abrustula adı verilmiştir. Bu dönemde Roma İmparatoru Justinyen bu şehire çok önem vermiş ve yeniden imar ettirmiştir. Hatta Yörme köyündeki sıcak su kaynaklarını kaplıca haline getirmiş ve buraya onun adına atfen Jorma denilmiştir. İmparator, Sivrihisar’a da Justinianopolis adını vermiştir. Justinyen Sivrihisar’ı yeniden kurarken, Pessinus’un yıkık evlerinin ve mabetlerinin mermer malzemelerini 6 kapılı Sivrihisar kalesinin inşaasında kullanmıştır. Yazıcıoğlu kalesinde o dönemden günümüze kalan, su sarnıcı, tahıl ambarı ve yer altı depoları vardır.

Sivrihisar’ın Roma yönetiminden çıkışı ile Selçuklu yönetimine geçişinin kesin tarihi bilinmemekle birlikte, Ulucami’nin kitabesinde yapılış tarihi olarak 1274 yılının bulunması, bu yıllarda kentin Selçukluların eline geçtiğini açıklamaktadır. Caminin bahçesinde bulunan Aleşah Kümbetini Selçuklu kralı Melik Şah, kardeşi Sultan Şah için 1327-1328 yılında yaptırmıştır.

Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılışından sonra Sivrihisar Karamanoğlu Beyliğinin yönetimine girmiştir. Kent 1359 yılında Osmanlı Padişahı 1.Murat tarafından alınmışsa da Timur Han bu ilçeyi Anadolu istilasından sonra ayrılırken yeniden Karamanoğlu’na vermiştir. Timur Han, Sivrihisar’a gelişi sırasında bugünkü Ertuğrul(Yakapınar) köyünde karargah kurmuştur. O dönemde burada yerleşim yoktu. Vasi araziler ve çayırlar Sakarya nehrine kadar uzanıyordu. Bu çevre atlarıyla, hayvanlarıyla ve askerleriyle ordugah konuşlanmasına çok elverişliydi. Timur Han askerleriyle Sivrihisar’a girdi ve meşhur kaleyi yıkarak tahrip etti.


(Resim: Sivrihisar'a 1850'lerde yerleşen Ermeniler tarafından 1881 yılında inşa edilen kilise)
Daha sonra kent Osmanoğulları ile Karamanoğulları arasında birkaç kez el değişirdi. Ancak 1415 yılından itibaren kesintisiz Tebaayı Devleti Aliye’ye yani Büyük Osmanlı Devletinin egemenliğine geçmiştir.

(Resim: Sivrihisar evleri)
Sivrihisar 19.yy ın ikinci yarısından sonra idari teşkilatta mülki taksimatın en küçük parçası olan nahiye statüsünü sürdürmüştür. Kent 19.yy a kadar Hüdavendigar Sancağına bağlı bir nahiye iken daha sonra Ankara sancağına bağlı bir kasaba, cumhuriyetten sonra ise Eskişehir iline bağlı bir ilçe olarak yönetilmiştir.


İlçedeki en önemli eserlerden biri, şehir merkezindeki Ulu Cami 1275 yılında Mevlana’nın müritlerinden Eminiddin-i Mikail tarafından yaptırılan yapı, Anadolu’nun en büyük ahşap direkli, düz çatılı camilerinden. Çatısını 67 adet ağaç sütun tutuyor.


Çeşitli geometrik şekillerin ahenkli bir birleşiminden oluşan minberi ise şaheser sanat eseri olarak nitelendiriliyor.

Ulu Cami’nin kuzeyine düşen ve 1327 - 1328 yılları arasında MelikŞah tarafından, kardeşi Sultan Şah için yaptırılan Alimşah Kümbeti, Anadolu Selçukluları'ndan Necibiddin Mustafa’nın karısı adına yaptırdığı Hoşkadem Camii ve 1492 yılında Şeyh Baba Yusuf tarafından yaptırılan Kurşunlu Camii şehrin diğer önemli tarihi eserleri.


Sivrihisar şehirle bütünleşmiş ve ilçenin medar-ı iftiharı olan Nasreddin Hoca’nın da doğum yeri. Türk halk mizahının büyük filozofu Nasreddin Hoca, 1208’de Sivrihisar’ın Hortu Köyü’nde doğdu. Köyün adı 1999’da Nasreddin Hoca olarak değiştirildi. Hoca’nın evi halen burada varlığını sürdürüyor. İki katlı ev, belediyeden anahtarı alınarak gezilebiliniyor. Hortu Köyü Sivrihisar’a 26 kilometre uzaklıkta.


(Resim: Kurşunlu Camii ve solda Dr.İhsan Sarıkardaşoğlu evi)





(Resim: Sivrihisar eski hükümet konağı)


Sivrihisar 1684 yılında Kaza haline getirilmistir. Sivrihisar idari yönden 1846 yilinda Ankara'ya, 1912 yilinda da Eskisehir iline bağlanmıştır. Birinci Dünya Savasindan sonra kısa bir süre Yunan işgaline ugrayan ilçe 20. Eylül 1921 yılında düsman işgalinden kurtarılmıştır. Sivrihisar Ilçesinin yüzölçümü 2987 Km2 olup rakımı(denizden yüksekliği) 1070 mt.dir. İlçemizde karasal iklim türü hakimdir.

Nüfus Durumu
2007 yılı Adrese dayalı nüfus sayimina göre ilçemizin toplam nüfusu 22.258 olup, 8466 İlçe Merkezinde, 13 792'i Kasaba ve Köylerde oturmaktadir.
İdari Durum
Sivrihisar Ilçesi Eskisehir iline bağlı ve bu ile uzaklığı 100 km dir. İlçemize bağlı 3 kasaba , 61 köy, 27 mandıra ve yayla mevcuttur.
Sosyal Durum
İlçemize bağli tüm köylerimizde elektrik ve telefon vardir. Nüfusun yaklasik %30'u ilçe merkezinde % 15'i kasabalarda ve % 55''ide köy ve yaylalarda oturmaktadir. Halkın % 80'ine yakın kısmı tarım ve hayvancılıkla % 20'si ise Küçük Sanat ,Ticaret ve Serbest Meslek erbabıdır. Bütün köylerde içme suyu mevcut, bazı köylerde yetersizdir. İlçe merkezinde hem kaloriferli hemde sobalı ev kiralamak mümkündür. Sobalı evlerde yaklaşık kira bedeli 100-150 ytl civarındayken kaloriferli konutlardaki kira bedeli 180-250 ytl arasındadır.
Egitim ve Kültür Durumu
5 adet Ilçe Merkezinde olmak üzere toplam 25 adet Ilkögretim Okulu,1 adet Teknik Endüstri Meslek Lisesi,1 adet Imam Hatip Lisesi,1 adet Kiz Meslek Lisesi,1 adet Anadolu Lisesi,1 adet Fahri Keskin Anadolu Öğretmen lisesi,1 adet Ticaret Meslek Anadolu lisesi,1 adet Saglik Meslek Lisesi,1 adeti Ilçe Merkezinde 1 adeti de Kaymaz Kasabasinda olmak üzere 2 adet Genel Lise vardır.
Ekonomik Durum
Ilçe ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanır. Halkın %80'i tarım ve hayvancılıkla, geri kalanı da Küçük Sanat ve Ticaretle uğraşmaktadır. İlçe hudutlari içerisinde 2.984.986 dekar araziden çesitli hububat, çesitli sebze ve seker pancarı yetiştirilmekte olup, sebzecilik gelişme aşamasındadır. Yetiştirilen başlıca ürünler, buğday, arpa, patates, şeker pancarı, baklagiller, yulaf ve üzümdür. Az miktarda soğan, elma ve armut yetiştirilmektedir.

Ilçemizde 33 adet tarımsal amaçlı kooperatif bulunmaktadir. Bunlardan 26 adeti sulama kooperatifi, 7 adeti tarimsal kalkınma kooperatifidir. Ilçemizdeki hayvan varlığı :125.165 küçük bas, 13.005 adet büyükbas hayvan mevcuttur. Bölgemiz hayvancılığından istenilen miktarda verim saglanabilmesi için gerekli çalışmalar yürütülmektedir. Bunların başında ırk islahı, sun'i tohumlama çalışmaları gelmektedir.
Ulaşım Durumu
Sivrihisar ilçesi Eskisehir'e 100 km.,Ankara iline 135 km.'dir. Ilçemize bagli köylerimizin ulaşım durumu itibari ile yolları yaz kış trafiğe açıktır. İç Anadolu Bölgesi’nde, Eskişehir İli’ne bağlı bir ilçe olan Sivrihisar, doğuda Günyüzü ve Ankara, batıda Çifteler ve Mahmudiye, kuzeyde Beylikova ve Mihallıçcık, güneyde ise Konya ve Afyon ile çevrilidir. Eskişehir’in güneydoğu kesiminde yer alan Sivrihisar’ın dalgalı düzlüklerden oluşan bir arazi yapısı vardır. İlçenin orta kesiminde kuzeybatı güneydoğu doğrultusunda uzanan Sivrihisar Kütlesi ismi ile bilinen, yüksekliği 2000 m.ye ulaşan bir kütle bulunmaktadır.

İlçe topraklarından kaynaklanan sular Sakarya Nehri ile Porsuk Çayı’na akarlar. Porsuk Çayı aynı zamanda kuzeydoğuda ilçenin doğal sınırını oluşturur. Denizden 1.070 m. yüksekliktedir. İlçe topraklarında barit, demir, flüorid, jips, talk, toryum ve tuğla kiremit hammaddesini içeren maden yatakları bulunmaktadır.

Sivrihisar ilçesinde şehre hakim kayalık bir tepe üzerinde bulunan Sivrihisar Saat Kulesini Kaymakam Mahmut Bey ile Belediye Reisi Yüzügüllü Hacı Mehmet Efendi tarafından l900 yılında yaptırılmıştır. l902-l903 tarihli Ankara Salnamesinde Saat Kulesinin l316’da (l898) yapıldığı, saatinin de Avrupa’dan getirilmiştir.


Sivrihisar yöresel kıyafetleri oldukça ilginç ve zengindir. Sarkasız, cepkesiz ve cebesiz gelin olmazdı. Altın sırma, zengin motif ve işlemelerle süslenmiş özel gün giysilerini şimdi bulabilmek çok zor. Artık talep olmadığı için üretilmiyorlar. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğümüz giysiler artık bir antika.

Cebe ve İncili Küpe
Medeniyetler beşiği Anadolu, ilk altın paranın ve ilk altın takının doğduğu topraklar... Hitit, Asur, Urartu, Frigya, Lidya, İyonya, Pers, Greko-Pers, Helen, Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlı uygarlıklarının elinde evrilen ve bugüne gelen altın, bin yıllardır yaşamla iç içe Anadolu’da. Sivrihisar ilçesi ile birlikte anılan göz alıcı ‘cebe’nin temelini, altın teller oluşturuyor ve takılar tıpkı halı yapar gibi tezgâhlarda örülüyor. 1850'lerde Sivrihisar'a yerleşen Ermeniler ayrıldıkları 1917 yılına kadar Sivrihisar'ı önemli bir ticaret merkezi yapmışlar ve burada kuyumculuğu geliştirmişlerdir. ‘İncili küpe’ de kentin klasiği. Hıristiyan geleneklerine dayanan küpenin orijinali, İsa ve 12 havarisine gönderme olarak 12 inciden üretiliyor.



Sivrihisar ve yöresine ait bir antik değer olan CEBE Ermeni ustalar tarafından zamanında Reşat altını eritilerek yapılırmış. Bu bilezikler Sivrihisar'da çok yaygındı. Trabzon bileziğini andıran fakat formu biraz daha farklı olan bu bileziği yalnızca bu yörede görme şansınız var. O da eski ailelerde..

(Resim: Sivrihisar'ın renkli kişiliklerinden Hakkık Kardeşler- Hasan, Kemal, xxxx)

17 Mart 2009 Salı

2. Bölüm Yurdumuz Yavşan



Nice güzel insanlar gördüm
Sırtında elbisesi yoktu
Nice güzel elbiseler gördüm
İçinde insan yoktu

Mevlana Celalettin-i Rumi

16 Mart 2009 Pazartesi

Eserköy'den Yavşan'a

Yavşan’ın kuzey doğusunda, Pazaryolu yada Uluyol kenarında bulunan Hayriye Kadın çeşmesiyle, Kayalıdağ arasında kalan bağlık alana Eskiköy denilmektedir.

Eskiköy bağlık bahçelik bir alandır. Buradaki bağların sahipleri de diğer yörelerdeki bağ sahipleri gibi genelde kentte otururlar. Onların dışında civar köylerde oturan bazı kişilerinde burada bağları vardır. Eskiköy denince akla bağlar gelir.

Dağ istikametinde bağların son bulduğu yerde, evvelce Kızılcameşe’ye şimdi Tekören köyüne ait bir koyun suvatı vardır.

Buraya Eskiköy deniyorsa da ortalıkta ne bir köy vardır, ne de yerleşim alanı. Oysa gerçek böyle değildir. Kitapta mevcut 1486 tarihli haritaya baktığımızda(şekil:1) Eskiköy adıyla bir köy olduğunu görüyoruz. Bugün kalıntıları bile bulunmayan köyün Hayriye Kadın çeşmesinin hemen arkasındaki tümsekte yada onun biraz ilerisinde olduğunu zannediyorum. Köy aslında küçük bir yerleşim yeriydi. Kayıtlara bakılırsa 4 çiftçi evi ile 3 yaylacı olmak üzere 7 hane idi. Köyün vergi toplamı 877 akçe (yaklaşık 10 usa doları) olarak kaydedilmiştir.

Eskiköy’ün tarihteki adı Eserköy’dür. Nasıl Yahşiyan adı zaman içinde Yavşan’a dönüşmüş ise, Eserköy adı da zamanla Eskiköy şekline dönüşmüştür. Eserköy , rüzgarlı, esintili yer anlamına gelmektedir. Eserköy adı vakıf senetlerinde Kasım Velüyiddin, Hafıziddin, Lütfullah ve Seyfullah ile birlikte geçmektedir. Eserköy de mevcut 4 hane ve 2 bağ Mevlana Kasım Velüyiddin’den torunu Mevlana Lütfullah’a miras kalmıştır. Bu mülk Veliyüddin’e 2.Murat nişanıyla mülkiyet üzerine verilmiştir.Aynı mülk Sultan Fatih Mehmet zamanında timara dönüştürülmüşse de Sultan 2.Bayezit tarafından Lütfullah’ın torunu Seyfullah Çelebiye’ye mülk olarak iade edilmiştir.

Pazaryolu yada Uluyol, Sivrihisar’ın doğusundaki ve güneyindeki 10-12 köyü ilçe merkezine bağlıyan, çok eski bir yoldur. Bu yol üzerinde bulunan Hayriye Kadın çeşmesi gelip geçen yolcular yararlansın diye çok uygun bir yere yaptırılmıştır. Çeşme ismi bilinmeyen bir kadının hayratıdır. Çeşmenin suyu Eserköy’den gelmektedir. Bu durumda suyun sahipleri bu köyde yaşayanlar olmalıdır Su ancak onların izniyle hayrat edilebilinir.Orada yaşayanlar ise bellidir. İsimleri yukarıda verilmiştir. Aynı zamanda adı geçen kadının hayrat yapacak kadar zengin olması gerekir. Bu mantık bizi söz konusu kadının Veliyüddün’in eşi olasılığına götürür. Yavşan’ın suyunun da Eserköy den geldiği, ileride Yavşan Çeşmesi başlığı altında incelenmiştir.

Yavşan adının bile henüz telaffüz edilmediği bir dönemde, hazineye ait boş bir arazi Hafızıddin tarafından vakıf yoluyla kazanıldıktan sonra imara açılarak bir köy oluşturulmaya çalışılmıştır. Adı Yahşiyan olarak belirlenen bu yerleşim merkezi Molla Hafiziddin ve diğerlerinin mekanı olmuştur. Su bulunmayan bu yeni yerleşim merkezinin su gereksinimi Şarapana da Bizans tan kaldığı sanılan bir çeşmeden sağlanmıştır.

Muhtemelen baba Veliyüddin hayatının sonuna kadar Eserköy de yaşamıştır. Onun Eserköy de sahip olduğu 4 çiftçi evi ile üç yayla evinde akrabaları oturuyordu.

Yavşan adını geçtiği ilk belde 1459 tarihlidir. Daha sonraları birkaç vakıf senedinde daha bu adı görüyoruz. Ayrıca 1486 tarihini taşıyan bir haritada da Yavşan adını görebiliyoruz. Daha önceki bölümde de gördüğümüz gibi, Yavşan o yıllarda padişah mülkü olan, hazineye ait olan arazide, Padişah vakfiyesi uyarınca kurulmuştur.

Daha önce o topraklar meskun(içinde insan oturan yapı) değildir. Yavşan da oturmaya başlayan ilk kişi Hafıziddin dir. Görüldüğü gibi Askeroğullarının Yavşan yaylasında yaşamaya başlamaları 15.yüzyılın, belki de ortalarına dayanır. Yavşan’ın bulunduğu yerde Askeroğullarından önce yaşayan kimse yoktu.

Yahşiyan adı türkçe olup güzel yurt anlamına gelmektedir. Sivrihisar halkı Türkmen(Oğuz) olduğu için Yahşıyan adının seçilmiş olması çok yerindedir.

Yavşan, Molla Hafiziddin ve Mevlana Lütfullah’tan sonra onun kızları 2.Safiyetullah ve Nimetullah’ın yaylaları olarak oturulan bir yer olmuştur.

2.Safiyetullah evlenip Yavşan dan çekilmiş ve kızkardeşi Nimetulah ise oğlu Abdullah(1480-1540) ile Yavşan da yaşamaya devam etmiştir.

Abdullah’ın oğlu Seyfullah Çelebi ise yeterli eğitimi görmekle birlikte Yavşan da yaylacılığı sürdürmüştür.

O günlerde de Eserköy bağlık bahçelik bir yerdi. Üstelik havası suyu ve manzarası hoş olan bir yaylaydı.

15 Mart 2009 Pazar

Yavşan Yaylası


Askeroğlu ailesi, Yavşan adıyla özdeşleşmiştir. Bunlardan birisinin işitilmesi hemen diğerini çağrıştırır. Bu çağrışım çok olağandır; bir aile düşünün ki, yüzyıllar boyunca başka ailelere fazla karışmadan, bu mekan içinde yaşamlarını sürdürmüştür.


Eskisi gibi bugün de yayla statüsünü devam ettiren Yavşan’ ın ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu merak konusudur. Bu yerleşim yerinin adı belgelerde Yahşiyan ve Yavşan olarak geçmektedir. Yahşiyan, güzel yurt anlamına gelirken Yavşan bir otun adıdır. Yavşan otu bu çevrede doğal ve yaygın olarak yetişmektedir.


Bir de son zamanlarda ortaya atılan Yahşihan adı vardır ki, bunun tarihsel ve belgesel bir dayanağı yoktur. Yahşihan, Kırıkkale’de bir tren istasyonunun adı olup, eski ders kitaplarında resmi de yayınlanmıştır. Bu resimden esinlenerek Yavşan yada Yahşiyan isimlerinin doğrusunun Yahşihan olması gerektiği ileri sürülmüştür.

Türklerin Anadoluya yayılıp, yerleşmesi ve mevcut yerli halk ile karışmaları sonucu, Türk kültürü ağırlık kazanmaya başlamış ve yöre isimleri de Türkçeleştirilmiştir. Sivrihisar’ın köy isimleri büyük ölçüde Türçeleştirilmişken eski adını sürdürenler de olmuştur. Örneğin Yörme, Kuzören, Holanta vb. gibi. Bu adlar Roma-Bizans dönemine ait olup, bunlar da zaman içerisinde eski adlarından sapma göstermiştir.

Bir yerleşim yeri olarak Yavşan’ın çok eskilere gittiğini düşünmeyelim. Elde mevcut belgelerde Yavşan ve Yahşiyan adları en eski 1459 tarihine kadar uzanmaktadır. Bu tarihi taşıyan ve Kadı Mevlana Lütfullah’a ait vakıf senetleri ve 1465 tarihli başka bir padişah vakıfnamesi vardır. Buradan Yahşiyan’ın daha önce başkalarının mülküyetinde olmadığı ve buraların hazineye ait yani padişahın mülkü olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan şekil 1. de verilen 1486 tarihli bir haritada ise Yavşan görülmektedir.

Yavşan’ın bulunduğu alan dahil, Sivrihisar’ın çevresinin Bizans döneminde üzüm bağlarıyla çevrili olduğunu biliyoruz. Zaten bağlar arasında köy olması anlamsızdır. Bu alan içinde olsa yayla olmaya elverişli yerler bulunabilirdi. Kızılcameşe, Eskiköy, Haydarkavağı, Porsuk gibi. Nitekim Bizans’ın bağ alanları dışında kalan Tekören, İstiklalbağı, Kepen tam bir köy hüviyetiyle gelişmişlerdir. Bağlar arasında küçük bir subaşı olan ve vakıf senetleriyle elden ele geçen Yavşan’ın Bizans dönemine ait adı bile yoktur. Zaten Yavşan’ın Osmanlı vakıf senetlerinde 16. yy.a kadar adı hiç geçmez. İlk resmi evrak 1459 yılına aittir. Ama diğer kaynaklardan öğrenildiğine göre Yavşan ilk kez Molla Hafıziddine 2.Sultan Murat tarafından vakfedilmiştir. Ve Hafıziddin babasıyla birlikte burada oturmuştur.


İbrahim Levent Karaca Dibek taşının üstünde Yavşan'daki çocuklar ile birlikte. Arka planda Fevzi-Gülsüm Karaca'nın ilk oturdukları evleri, daha ilerisinde bahçeleri, bağları ve en arkada Adatepe'yi görüyoruz.

Bu bilgilerin değerlendirilmesinden Yavşan’ın ilk kez 1400 yılları civarında Askeroğlu’lar tarafından yerleşime açıldığını kabul edebiliriz. Buna göre Yavşan 600 yıldan beri askeroğlu ailesinin yaşadığı bir yayla olarak bu günlere kadar gelmiştir.

14 Mart 2009 Cumartesi

Yavşan Çeşmesi


Yavşan yaylasının suyu Yürek adı verilen bir kaynaktan gelir. Yürekte birkaç yerden sızarak toplanan su, güney tarafında bir kedi gerzinden gelen suyla birleşerek yaylaya kadar gelir. Eskiköy den gelen bu su yeni gerz ile Yavşan a kadar gelmekteydi. Ancak aradan geçen 600 yıl içerisinde gerz toprağın derinliklerinde kalmıştır. Bu su Hafıziddin’in Eserköy’den Yavşan a taşınmasıyla birlikte Hafıziddin yada Lütfullah tarafından ayni gerz ile getirilmiştir. Yavşan çeşmesinden akan su, Eserköy’ün olup bu suda Hafıziddin ile babası Veliyüddün’in hakları vardır. Onlar bu haklarını, sonraki hayatlarını geçirecekleri Yavşan için kullanmışlardır.

Su gerzinin yolu zamanla dere yatağına dönüşmüş ve kuvvetli bir selin, dereyi yarması sonucu, oldukça derinden tesadüfen ortaya çıkmıştır. Yavşan çeşmesinin bugünkü yerine 1.Ahmet döneminde yaklaşık 200 yıl önce getirildiği zannediliyor.Çeşmenin üzerindeki 1932 tarihi, onun onarıldığı tarihi göstermektedir. Çeşme ilk olarak 1932 yılında ardından 1940 yıllarında onarılmış ve Olukludere suyu da demir borularla Yavşan a getirilmiştir.

İçimi daha yumuşak olan Olukludere suyu, yaz kış aynı debiyi korurken, Yürekten gelen suyun debisi mevsimlere göre değişmektedir. Bunun nedeni suyun toplama havzası olan Eskiköy ve Kayalıdağın yetersiz oluşudur. Bu havzaya kışın kar ne kadar çok yağarsa , su o kadar bol olur. Yağan yağmurlar suyu pek etkilemez. Bu suyun içimi diğerine oranla biraz daha serttir.

Yürek’ ten ve Şarapana’dan gelen suyun analizinden çıkan değerler.
Yürek suyuSuyun içerdiği soda 116 litre/mgr olup reaksiyonu alkalidir. Alman sertlik derecesine göre litrede 8,4 mgr CaO vardır ve hafif sert sudur. Klor miktarı ise 10 litre/mgr bulunmuştur. Bu verilere göre söz konusu su hafif sert su sınıfına girmektedir. Klor daha ziyade Mg bğlıdır. Sülfat, nitrat, fosfat yok denecek derecedir.

Şarapana suyuBu su daki klor miktarı 12 mgr/litre dir. Buna göre bu su sert sudur. Sertliğine rağmen klorunun az oluşu, bu sertliğin sülfat anyonundan gelmiş olduğu ihtimalini doğruluyor.İyi bir su olarak kabul edilemez.

Suların sertlik derecelerinin değerlendirilmesinde kullanılan Alman sertlik skalası şöyledir:
Yumuşak su 0 - 5
Hafif sert su 5 - 10
Sert su 10 - 20
Çok sert su 20 - 40
içimi kötü su 40 dan fazla

13 Mart 2009 Cuma

Yavşan Yaylası Yerleşim Düzeni

Eskilere dayanan yerleşim düzeni biçimine bakılırsa, insanların evlerinin yerini seçerken iki faktörü ön planda tuttukları görülür. Birincisi soğuktan ikincisi düşman saldırılarından korunmak. Bu iki faktörün dışında yaşanacak yerin suyuna ve havasına da önem verilmiştir.

Bu açıdan Sivrihisar ‘ın 1486 yılı haritasına bakarsak, köylerin Çal dağı, Karasivri, Dinek dağı ve Arayıt dağının yamaçlarına kurulduğunu görürüz. Buralarda yaşayanlar, ovalara ve Sakarya kıyılarına inmemişlerdir. Ayrıca Sakarya ve Porsuk ırmaklarının yakınlarında o dönemlerde sivrisinek ve sıtma sorunu vardı. Geçmişte insanlar sıtma hastalığından çok çekmişlerdir.

İç Anadoluda hüküm süren kara iklimi ve bunun doğal sonucu soğuk ve uzun bir kış mevsimi, insanları tedbirli olmaya zorlamıştır. Isınma koşullarının ilkel olduğu o günlerde doğanın olanaklarından yararlanılmıştır. Yani insanlar daima güney yönünü seçerek, kış günlerinde güneş enerjisinden yararlanma yoluna gitmişlerdir.

Yavşan da ilk dönem yerleşimi yukarıdaki kurallar göz önünde bulundurularak yapılmıştır. Bu nedenle ilk evler poyraz denilen kuzey rüzgarından saklı kalmış ve güneşten tam olarak yararlanmasını bilmiştir. Yerleşim planında gösterildiği gibi evler bitişik nizamda yapılmış, böylece soğuğa maruz yüzeyler en aza indirilmiştir. Ev duvarları taş ve çamur ile 50 cm genişliğinde örülmüştür. Bu duvarlar soğuğu ve sıcağı geçirmezler. Evlerin çatısı, döşeme denen kalın ağaçların 20 cm ara ile dizilip bunların üzerine kamış, hasır, ot gibi maddeler serilmesi, onun üzerine de 15-20 cm toprak örtülmesiyle yapılır. Toprak çatılar hafifçe meyillidir.

Yaylanın yerleşim planı incelendiğinde görüleceği gibi her evin, ailenin kendi oturduğu kısmı, hayvanların barındığı bir bölümü, bir samanlığı ve bir de genişçe hayatı(iç avlu) bulunmaktadır. Ailenin yaşadığı yer genellikle ortada bir mutfak ile buradan girilen sağlı sollu iki odadan ibarettir.

Köyün ilk yerleşim planı incelendiğinde gene dikkatimizi çeken bir husus tüm hanelerin sanki bir kooperatif evleri gibi, hepsi birlikte, bir defa da, ortak bir plana göre düşünülüp yapılmış evler gibi olmasıdır. Bu saptama bizi bu evlerin 1.Ahmet tarafından oğulları için ayrı ayrı yaptırıldığı düşüncesine götürmektedir. Buna göre bu yerleşkedeki evlerin en çok 200 yıllık bir geçmişi olmalıdır. Zaten evlerin ahşap kısımlarının değerlendirilmesinden de bu tahmini çıkartıyoruz.

Elde mevcut bir yayında Yunan istilasında(1922) Yavşan da 11 hane bulunduğu bildirilmektedir. 1940 yılından itibaren eski evler birer birer terk edilerek köy meydanına çıkılmaya başlanmış ve her aile krokide görüldüğü gibi uygun yerlere yeni evlerini yapmışlardır. Bu konuda öncülüğü 1920 yılında 1.Ahmet’in oğlu Molla Mehmet yapmış, köyün yüksekçe bir yerinde, kendine ait bir tarlanın kenarına yeni bir ev inşa etmiştir. Bu yeni evde de aynı hata tekrarlanmıştır. Hayvanlar ve samanlık için ayrılan geniş bir alana karşılık, hane halkı için büyükçe tek bir oda ile yetinilmesinin mantığını bugün anlamak mümkün değildir. Molla Mehmet'ten 20 yıl sonra yapılan evlerde de aynı düşüncenin devam ettiğini görüyoruz.

Yayla sakinleri evlerini teker teker yenilerken, iki aile reisi köy planı ve köy alanı kavramlarını dikkate almayarak, meydanın tam ortasına evlerini yapmışlardır. Sözde bu arsaların evvelce babalarından kalma harman yerleri olduğunu iddia ederek, burada önce iki oda ve bir mutfak 50 m2 ev yaptırdılar. Sonra ahır, samanlık, koyunluk ve ev bahçesi adı altında yaptırdıkları müştemilatlar için başkalarına ait yerlere tecavüz ettiler. Plandan da görülebileceği gibi bu iki evin inşaatı köy meydanını kapatarak yerleşim düzeninin ve trafiği alt üst ettiği için hiçbir zaman haklı bulunmamıştır.

Ahmet Sarıkardaşoğlu’nun ölümünden sonra oğlu Dr.İhsan da aşağıdaki eski evlerini terk ederek , Fevzi Karaca’dan aldığı arsa üzerinde, yüksek bir yerde bir ev yaptırmıştır. Kendisi ailesiyle birlikte yaz aylarını bu evde geçirmektedir.

Öte yandan Hüseyin Çakır Eroğlu için Almanya da bulunan oğulları Bekir ve Yavuz modern bir köy evi yaptırdılar. Planda 16 numara olan Kamil Eroğlu’na ait evin arsasının bir kısmının üstüne Hüseyin-Fadime Karaca çiftinin yaptırdığı küçük ev, ölümlerinin ardından Şadiye-Hulusi Çam çiftine geçmiştir. Kendileri bu ev de yaylacılık yapmaktadırlar.

Yeni evlerden sayılan Fevzi Anık’a ait 6 numaralı ev Hüseyin Gencel’e geçmiş ve oda bu evi aslen İstiklalbağı köyünden olup ta Yavşanda davarcılıkla uğraşan Necati-Şener Cingözoğlu’na kiralamış bulunmaktadır.

Planda 11 ve 12 numaraların sahipleri Selahattin-Süleyman-İhsan kardeşler ile 15 numarada oturan Osman oğlu Hasan Eroğlu, düzenli olarak Sivrihisar da oturmasına karşın, köy işiyle ilgilendikleri dönemlerde Yavşan daki evlerini kullanmaktadırlar.

Yaylanın 29 numaralı evi ile daha sonradan Celal tarafından alınarak kullanıma ortak edilen 20 ve 21 numaralı evler Celal oğlu Ekrem in mülkiyetindedir. Asıl işi Sivrihisar da olan Ekrem belirli dönemlerde yaylada kalmaktadır.

Yavşan Yerleşim Planı


Evlerin sahipleri
1-Çakır (Hüseyin)
2-Çakır’ın eski evi
3-Prof.Dr.İhsan Sarıkardaşoğlu
4-Prof.Dr.İbrahim Karaca ve Kadir Karaca
5-Köy odası
6-Fevzi Anık
7-Mehmet Ali Eroğlu
8-Avni Anık
9-Ömer Anık (yıkılmış)
10-Ali Gencel
11-İsmail Eroğlu
12-Tevfik Eroğlu
13-Ahmet Anık (yıkılmış)
14-Koyun ağılı
15-Kamil Eroğlu
16-Kamil Eroğlu (yıkılmış)
17-Tevfik ve İsmail Eroğlu (yıkılmış)
18-Ahmet Sarıkardaşoğlu (yıkılmış)
19-İbrahim Eroğlu
20-Mehmet Ali Eroğlu (yıkılmış)
21-Ahmet Sarıkardaşoğlu (yıkılmış)
22-Fevzi Karaca
23-Hacı Kara Ali (yıkılmış)
24-Bekir Eroğlu (yıkılmış)
25-Çobanevi (yıkılmış)
26-Fevzi Anık (yıkılmış)
27-Akparalar (yıkılmış)
28-Yusuf Çelik (yıkılmış)
29-İbrahim Eroğlu
30-Ali emmilerden Süleyman ağa (yıkılmış)

12 Mart 2009 Perşembe

Yavşan'da Eski Bağlar


Yavşan da bağcılığı ve bağlarla Yavşan arasındaki tarihi bağı kurabilmek ve bundan sonuçlar çıkarabilmek için tüm yöredeki bağcılığın geçmişine bir bakmak gerekir. Üzüm bağları, geçmişte halkın çok yönlü yarar sağladığı gelir kaynaklarından biriydi. Öncelikle üzüm, hemen hemen temel gıda maddesi sayılırdı. Halkın tatlı ihtiyacı pekmez, üzüm şırası vb. Ürünlrden sağlanırken, üzüm sofralık ve kurutmalık olarak değerlendirilirdi. Üzümden sirke ve meraklılar kişisel ihtiyaçları için şarap, pestil ve sucuk yaparlardı. Asmaların budanmasından arta kalan çubuklar yakacak olarak kullanılırdı.

Bağlarda asmanın yanında meyva ağaçlarıda bulunurdu. En çok zerdali, badem gibi kurağa dayanıklı meyva ağaçları olurdu. Bunların dışında nemli ve iyi topraklarda armut, yazlık elma, vişne, ceviz gibi meyvelere de rastlanırdı.
Sivrihisar bağcılığının bir başka yönü de sayfiye kavramıyla özdeşleşmesiydi. Yaz gelince, tatil günlerinde şehir halkı tümüyle bağlara akın eder, kimileri bağın rutin bakımıyla uğraşırken, kimileride şehrin kendilerine yüklediği sıkıntıları giderirdi. Bağlarda piknikler yapılır, eş, dost ağırlanırdı. Kentte yaşayan her ailenin en az bir bağı birde eşeği olurdu. Bu yüzden kentteki her evde bir de ahır olurdu.
Bizans döneminde sınırları daha da geniş olan bağcılık, şarap yapımı nedeniyle daha bir önem ve ayrıcalık taşıyordu. Yavşan o zaman bağların arasında kalıyordu. Daha yakın zamana kadar Sivrihisar bağlarla sarılıydı. Kentin kuzey batısında Gavur köyü(Ermenilere ait bağlar), kuzeyde Hisarönü, doğuda Bögürtler(Çiftlik köyü), Ağaçarası, Köşk, Kanlıkavak, güneyde Kozlar Sekisi ve Porsuk semti ile Kızılcameşe’de Eskiköy başlıca bağ alanlarını oluşturuyordu.

Doğu Roma imparatoru 1.Justinian(483-565) Sivrihisar’a çok önem vermişti. Zaten o zaman kentin adı da Justinianopolis olarak değiştirilmişti. O devirde genişlemeye başlayan bağ alanları, yukarıda adı geçen yerlere ilave olarak Yavşan’ın çevresini, doğu, kuzey ve batı yönlerinden sarmıştı.
Şimdi mera ve tarla haline dönüşmüş bulunan eski bağların sınırları ve sınırlara yığılan taşlar, her ne kadar toprakla örtülmüş olsa da eski durumları hakkında bir fikir vermektedir.
Yavşan’ın batısında 300 m. uzaklıkta, dere içinde koyun sürülerinin sulandığı(suvat) bir yer vardır. Derenin tabanında iki adet çoban çeşmesi ile su yolunda söğüt ve kavak ağaçları yer alır. Burası Şarapana(Şaraphane) dır. Şaraphane ile köy arasındaki tarlalar sürülürken, toprak altından kare biçiminde kırmızı renkli tuğlaların çıktığını görmüştük. Burada bir yapının varlığına işaret teşkil eden bu tuğlalar ile şaraphane arasında bir ilişki olabileceği daima düşünülmüştür.
Bugünkü Şaraphane çeşmelerinin merkez olarak kabul edersek tüm bahsedilen bağ alanlarının 1 km. çapındaki daire içinde kaldığını görürüz. Roma imparatorluğu zamanında gördüğümüz geniş bağ alanlarının varlığı, bize bir ip ucu vermektedir. Demek ki o dönemde Yavşan yöresinde koyunculuk ve çiftçilik yoktu.
Roma-Bizans devrinde varlığını kabul ettiğimiz bağ alanlarındaki çakılların, bağ anlarındaki taş duvarların toprakla örtülmesi ve bağ toprağı üzerindeki bitki örtüsünün, bugünkü step florasına dönüşebilmesi için 700-1000 yıl geçmesi gerekir. Bu düşünce tarzı bizi, yöreye müslüman ulusların gelmesiyle bağcılığın daralmaya yüz tuttuğu düşüncesine götürür. İslamiyette şarabın haram sayılması, bağcılığın ekonomik sınırlarının daralmasına yol açmıştır diyebiliriz. Zaten tüm dünyada, üretimi sınırlı olan kurutmalık Sultaniye üzümü hariç, üzüm üretimi şarap üretimine yöneliktir.
Sivrihisar’da bağcılıktan beklenen yararlar yukarıda açıklanmıştı. Bu tüketim potansiyeli, geçmişte bağcılığın sınırlarını yeniden çizmiş ve bu sınır gerçekci bir ekonomiye dayandığı için yüzyıllarca artık değişmemiştir. Ancak herşeyi değiştiren zaman, yakın geçmişte Sivrihisar bağcılığına bir darbe daha indirmiştir. Artık bu kenti saran, bağlardan kalan tek tük yeşil alanlar ve ağaçlarda can çekiştirmektedir. O yeşilim bağ örtüsü, her çeşit renkten üzüm salkımları meyveler ve de insanların neşesi maziye karıştı ve anı olarak işlendi belleklere. Şimdi sap, saman sarısı anızlı buğday tarlaları aldı o bağların yerlerini. O bağ topraklarında ne tat kaldı, ne de insan izi.. Artık sise bürünmüş gülümseyen, mutlu insan silüetlerinin yerini, homurdayan makina ve traktör sesleri aldı.
Türkiye’de şeker endüstrisi gelişti. Pancar tarımı yaygınlaştı. Şeker her yerde bulunabilen temel bir gıda maddesi olarak tüketim ekonomisinde rakipsiz yerini aldı.O pekmezi piyasalardan silip süpürdü. İnsanlar şekeri tercih eder oldular. Ata yadigarı pekmez ise insan sağlığına dönük tüm avantajlarına rağmen rekabeti kaybetti. Ülkede şarap üretimi de sınırlı kalınca, üzüm üretilse bile pazar bulmada zorlanacak ve elde kalacaktı.
Öte yandan iş gücü zorluluğu baş göstermişti. İşci, usta ve bağ sürücüsü bulunamaz olmuştu. Bulunanların ücreti ise pahalı olup, bağdan elde edilen gelire göre yüksek kalıyordu.. Neticede üzümün maliyetini kurtarmaması, bağların terk edilmesinin belki de başlıca nedenini oluşturmuştur.

Resimdekiler: İbrahim Karaca, İhsan Sarıkardaşoğlu, Kadir Karaca