23 Şubat 2009 Pazartesi

1.Ahmet oğlu Aliosman oğlu İbrahim (Körağa)

fotoğraf arkadakiler soldan sağa Tevfik Eroğlu, İbrahim Eroğlu (Körağa), Avni Anık, öndekiler soldan sağa Kamil Eroğlu, Fevzi Anık, İsmail Eroğlu, yıl 1944 )

Takma adları Körağa ve Köribram olan İbrahim, ailenin tek erkek evladıydı. Bu nedenle babanın mal ve mülkünden en çok o yararlandı. Fakat gene de mali varlığının pek kuvvetli olduğu söylenemez.

O da babası gibi çiftçilik ve davarcılıkla yaşamını kazanmıştır. Yavşan onların tek gelir kaynağı olmuştur. Burada doğaya karşı savaşırcasına çalışanlar nasiplerini alıyorlardı.

İbrahim’in oğulları olmasına karşın, o ekenomik gelirlerini artırmanın yollarını bulamadı yada beceremedi. İbrahim’in çalışmayı sevmeyen bir mizacı vardı. Onun tembelliğini bizzat defalarca dinlemiştim. Aslında İbrahim’i ağa yapan, aşağıda anlatılacağı gibi Keban halanın getirdiği sermaye olmuştur.


Benim izlenimlerime göre aslında İbrahim’in oğulları Ali Osman ve Celal de çalışmayı sevmezlerdi, denilebilir. Bu gözlemde bir soya çekim olayı var gibi geliyor bana.

İbrahim, amcası Hasan’ın kızı Hatice ile evlenmiştir. Hatice, kendi halinde ufak tefek bir kadındı. İbrahim ise sert ve kırıcı bir mizaca sahipti. Onun kahrını Hatice’den başkası çekmez derlerdi.

Boyu 1.75 m, kalın gövdeli, göbekli, kuvvetli bir yapıya sahip, yağız (Bu nedenle Karaibram da derlerdi) yuvarlak yüzlü, çatık kaşlı, kalın dudaklı bir kişiydi. İnme denilen felç hastalığı nedeniyle yataklara düştü ve birkaç yıl yatalak kaldıktan sonra öldü. Mezarı Yavşan dadır.

İbrahim ağa ilçe'de Cami-i Kebir mahallesinde geniş avlulu büyük bir ev aldı. Daha doğrusu bu evi Keban hala aldı ve yeğeni Celal’e tapuladı. Celal ise çok sonraları bu evi satarak, oğlu Ekrem’e bir ev aldı.

Resim 8 İbrahim Eroğlu(Körağa) aile fotoğrafı.Yıl 1938 Arka sıradakiler soldan sağa:Keban hala,Sıdıka,ŞefikaErdoğan, Fadime Karaca ve kucağında Nazmiye, Emine Eroğlu(İbrahim ağanın eşi). Ortada oturanlar: Aliosman Eroğlu, İbrahim Eroğlu,ve kucağında Habibe, Hüseyin Karaca ve kucağında Sabahattin.

Bu fotoğraf askerde olan Celal’e gönderilmek üzere çekilmiştir.

İbrahim Eroğlunun amcasının kızı ile evlendiğinden daha önce bahsetmiştik. Bu çiftin 4 çocukları oldu. Sonra Hatice öldü. Bunun üzerine İbrahim ağa yeniden evlendi. Yeni evlendiği hanım, fotoğrafta görülen Emine dir. Emine, İbrahim’in amcasının oğlu MehmetAli’nin kayınvalidesi idi. Emine’den çocukları olmadı.

Ali Osman

Ali Osman, İbrahim ağanının büyük oğludur. Babasından kalan mal ve mülk ile Yavşan da yaşamını sürdürürken, burada gelecek olmadığını görerek, çiftçilik mesleğini bırakıp, aylıklı olan Çiftçi Mallarını Koruma Derneğinin bağ bekçiliğine talip olmuş ve Porsuk semtinin bağlarını uzun süre korumuştur.

Uzun boylu, yüzü güleç, hoş sohbet bir insandı.

Askerlikte Mızıka Birliğinde görev yaptığı için müzik bilgisi olduğundan bazı ailelerin çocuklarına müzik dersleri vermiştir.

Kendisi daha sonra Hamidiye Köy Öğretmen okulunda maaşlı, tarım ustası olarak çalışmış ve buradan emekli olmuştur. Ali Osman’ın evlatlarından hiçbiri bir daha Yavşan’a gelmemişlerdir. Sadece Sabahattin arada bir buralarda görüldüğü olur. Ali Osman'ın Yavşan da kalmamasında eşi Sıdıka hanımın rolü olduğu sanılıyor. Rivayete göre o, köyden ve köy işlerinden pek hoşnut değilmiş.

Güzel bir kadın olan Sıdıka sonraları romatizmadan çok çekmiştir.

Fadime


İbrahim ağanın tek kızı olan Fadime Eroğlu, esmerliğini bellki babasından almış. Babası gibi iri bir vücudu vardı. O, Karaca’lardan Hüseyin ile evlenmiştir. Hüseyin geçimini önceleri bağ bekçiliği yaparak sonraları ise Belediye de işçilik yaparak geçirmiştir. Hüseyin de aslında güçlü bir yapıya sahipti. Bekçiliğin gereği olarak o bütün gün yürürdü. Üzümler olgunlaşmaya başlayınca onun da yanakları kızarmaya başlardı. Bunu dile getiren Ahmet:
- Siz onu bir de üzüm çıkınca görün. Ensesi dönmez olur. Derdi.

Ensesi döner mi? dönmez mi? Bilemem. Ama bir, birbuçuk aylık bir üzüm kürünün genç insanlar sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini kimse inkar edemez. Çünkü üzüm glikoz deposudur. Onun içinde ayrıca demir, potasyum ve diğer elementlerle, fosfor bulunur.

Hüseyin, Belediye de maaşlı işe girince, bağ bekçiliğini bırakmış ve bu son işinden emekli olmuştur. Hüseyin Karaca ömrünü sonlarına doğru nefs darlığı çekmeye başlamış ve yaklaşık 75 yaşında ölmüştür.

Süleyman Karaca Endüstri Meslek lisesi mezunu olup, Devlet memurluğu yapmıştır.

Nazmiye ise Remzi Yerlikaya ile evlendikten kısa bir zaman sonra kocasının erken ölümü üzerine dul kalmış ve bir daha evlenmeyerek kayınbiraderinin evinde çocuklarını büyütmüştür.

Şadiye ise önce, kasabada başçoban olarak tanınan Abdullah’ın oğlu Mustafa ile evlenmiş, sonra ondan boşanmış ve bir süre sonra Hulusi Çam ile evlenmiştir. Şadiye, çok sıcak kanlı, içi temiz, arlı, çalışkan ve güzel bir kadındır. Göz ve ten rengi babası tarafına çekmiştir. Şadiye, kocası Hulusi ile her yaz Yavşan’da babasından kalma 16 numaralı evde kalarak, yaylacılık yaparlar.

Şadiye’nin kocası Hulusi, ince uzun, zayıf bir insan. İçe dönük, çok çalışkan. Durmadan birşeyler üretmeye çalışır. Karı koca geçimlerini sağlamak için canla başla çalışırlar.
Celal

Annesine çekmiş, ufak yapılı birisi. Tıpkı babası gibi esmerdi. Nüktedan, espritüel, hazır cevap ve şakacıydı. Babasıyla birlikte çiftçiliğin kahrını o çekti. Eşi Zehra çok çalışkan ve çok becerikli olmasına rağmen fakirlikle gelip geçtiler.

Dr.İhsan anlatmıştı Celal ile ilgili bir anıyı:
Celal 20 kadar kevre oyunu önüne katmış otlatmaya gidiyordu. Çeşme başına gelince bizi gördü. Selamladı ve ilave etti.
- Yahu doktor, hükümet gene birçok mala zam yapmış. Düşünmezler mi fakir kukarayı. Hadi bana bakma benim nerden baksan gene 3-5 davarım var. Olmayanlar ne yapsın? Bana bakma, ama fakirlerin hali perişan.
- Haklısın Celal Ağa, fakiri düşünen yok.

Celal ağa davarlarıyla birlikte bahçelere doğru gidince Dr.İhsan bana döndü ve şöyle dedi:
- İşte bizim insanımızın kendine bakışı. Onlara fakirliği kabul ettiremezsiniz.
- Kendileri için değil başkaları için kaygılanırlar.
Zengin olmak için sadece çalışmak yeterli ve belirleyici değil? Yavşan’ın kadını erkeği tutumluydu ve savurgan değildi. Bunlar doğru olmakla beraber, zenginlik için tek başına yeterli değildir. Bizde eksik olan sermaye, yatırım ve pazarlamadır.

Celal, yaşı ilerledikçe gördü ki, bu güne kadarki çalışmaları onları tatmin etmemiştir. Geleceğin nasıl olacağı da belli değildir. Zorluklara karşılık az kazanç ve yokluk. Gene de davarcılıktan elleri üç, beş kuruş görüyordu. Davarcılığın da kış şartlrı zordu. Karı koca bir çıkış yolu ararken, bir sevenleri yardımcı oldu ve Celal, Sivrihisar Belediyesinde bir işe alındı. İşin ücreti onları tatmin ediyordu. İstelik iş sigortalıydı. Celal bu işi zevkle, hevesle yürütürken, eşi Zehra da köydeki işleri idare ediyordu.

Sigarayı çok seven Celal, evlenmeden önce sigara içmezdi. Evlendikten sonra Celal’in, karısının tesvikiyle sigaraya alıştığı söylenir.Karısı Zehra Celal’e şöyle diyordu bir gün:

- Eli sigarasız erkek, kucağı çocuksuz kadına benzer.
- Ne yani, erkeklik sigarayla mı ölçülür?
- Baksana senden başka sigara içmeyen var mı ?
- Ben askerocağında denedim bu mereti. Sevmedim.
- Burada seversin.- Mademki öyle, yarın başlıyorum.

Başlayış o başlayış oldu. O bunu çok sevdi. Zehra’nın hakkı varmış. Burada sevilirmiş. Acaba o bunu nereden biliyordu?

Celal’in iki oğlundan birisi olan ve askerliği meslek olarak seçip astsubay olan Talip, görev için giderken bindiği aracın devrilmesi sonucu yaşamını yitirmiş, şehit olmuştur.

Onun diğer oğlu Ekrem, marangoz olmasına karşın başka işleri de denemişsede meslekte istenen düzeye gelememiştir. Şeklen babasına çok benzeyen Ekrem, bir işte karar kılamadı ve istikrar sağlayamadı. Fatma Alkara ile evli olan Ekrem, Yavşan ile ilgisini kesmemiştir.

Ekrem’in babasının ve de dedesinin çalışmayı sevmedikleri herkesçe bilinir. Bu karakter soya çekim ile ilgilidir. Ekrem, babası gibi zeki, çabuk kavrayan, kurnaz bir kişiliğe sahiptir. Mesleği marangozluk olan Ekrem’in ustalık ve sanatkarlık yönünün kuvvetli olduğu söylenir.Ekrem, bir yaz günü motoksileti ile Yavşan’a giderken kırda Necati’nin çoban köpeklerinin saldırısına uğramış, köpekler motorun yanında yere yıktıkları Ekrem’de önemli yaralar açmışlardır.


Şehit oğul

İbrahim ağanın Ali Osman ve Celal’den başka bir oğlu daha vardı. Onun bu oğlunu maalesef tesbit edemedik. Bu oğul, Kurtuluş savaşı sırasında askere alınmış ve Sakarya savaşlarına katılmış ve bu savaşta şehit düşmüştür. Bir daha evine dönmeyen bu şehidin yeğenleri bile adını bilmemektedir.