31 Aralık 2008 Çarşamba

Önsöz II

Babam Prof.Dr. İbrahim Karaca 90’ların sonunda bu kitabı yazdığında henüz daha kitap halinde basılmadan, kopyalarını almış ve kişisel bilgisayarıma aktarmaya başlamıştım. Hedefim kitabını internet ortamına taşımaktı. Böylece Askeroğlu hanedanının hikayesi, eş dost ile sınırlı kalmayacak ve global dünya da herkesin elinin altında olacaktı. Yıllarca ihmal ettiğim bu çalışmayı sonunda 2009 yılında BLOG teknolojisinin sağladığı kolaylık ile internet ortamına taşıyabildim.

Kitabın sonuna İbrahim Karaca'nın 2003-2005 yılları arasında yazdığı kısa hikayeleri de koydum.

Böyle bir kitabı hazırlamanın zorluğunu anlatmaya gerek yok. Prof.Dr.İbrahim Karaca çok zor bir işi başararak ailemizi 650 yıl geriye götürebildi. ABD tarihinin bile 200 yıllık olduğunu hatırladığımızda yapılan işin büyüklüğünü anlarız. Bundan sonrası artık genç nesillerin ellerinde ..

Kitabı içeriğini bozmadan yalnızca bazı eski kelimeleri çağdaşlarıyla değiştirerek siteye koydum. Sivrihisar bölümü hariç eklentilerimi kitabın eki gibi düzenledim. Böylece kitabın akışını bozmadan isteyenin gidip bakabileceği referans noktaları oluşturdum.

Babamın kitabını bu yöntem ile genişletmemdeki esas neden okuyanların, o dönem de dünya da ya da ülkemiz de yaşayan, önemli kişileri ya da önemli olayları hatırlamasını sağlamaktı.

Biz Tarihi hep ayrı ayrı bloklar halinde öğrendik. O nedenle Fatih İstanbul’u alırken İngilizler, Almanlar yada Japonlar ne yapıyordu, çoğu kimse bilmez. Karşılaştırmalı tarih olayları ve nedenlerini daha iyi anlamamızı sağlar. İşte bu nedenle Yavşan da atalarımız yaşarken, dünyada neler oluyordu, onu da anlatmak istedim.

Bu kitap ben okudukça, zaman buldukça, bitmeyecek, sürekli genişleyecek. Belki insanlar internet arama motorları ile Sivrihisar için Yavşan için Askeroğlu için Karaca için gelecek belki de Gutenberg için, Leonardo için, 1.Meşrutiyet için gelecek. Ve ondan sonra diğerini okuyacak.

Merkeze atalarımızın zincirini, babamın kitabını koydum, etrafını kendi birikimimle örüyorum.

Saygılarımla.

F.Rüştü Karaca
Mayıs 2009.

Sivrihisar'da yetişen Veliler

Veli
Veli, dost, emir sahibi ve iyi insanların, yani müminlerin dostu (velisi) olup onlara yardım ederek işlerini yönetendir. Yalnızca Allah'a güvenen, onu dost edinen, o nedenle dünyevi herhangi beklentileri olmayan tasavvuf literatürü içerisinde "Hak'tan aldığını halka veren" olarak da tanımlanmıştır.

Sivrihisar İlçesi, Türklerin Anadolu’ya yerleştikleri ilk beldelerden birisidir. 1072 yılında Ankara’nın Selçuklular tarafından alınmasından sonra birçok Oğuz-Türkmen boyları, uç olarak Sivrihisar’a yerleştirilmiştir.

İlk gelenler Salur oymağının Kılıç ve Avşar boyları olduğu bunları Yazır, Kızık, Karkın, Eymir, Alayuntlu, Iğdır, Büğdüz, Kınık ve diğer aşiretler takip etmiş ve önemli bir gelişme gösteren Sivrihisar, dini ve ticari bir merkez haline gelmiştir.

Orta Asya, ata mesleği halıcılık, çiftçilik, kök boya imali, debbağlık ileri bir merhaleye götürülürken diğer yandan dini bir aksiyona da girişilmiş, Sivrihisar merkezinde 23, köylerde de 3 medrese kurulmuş ve bu medreselerde binlerce talebeye icazet verilmiştir.

Yetişen âlimler Selçuklular ve Osmanlılar zamanında önemli mevkilerde görev almışlar ve sayısız dini ve içtimai eserler ortaya koymuşlardır. Bunların en ünlüleri : Yunus Emre, Seyyid Nureddin, Nasreddin Hoca, Şeyh Ömer, Hızır Bey, Sinan Paşa, Şeyh Baba Yusuf, Aziz Mahmut Hüdai, Hamdi Baba, Şeyh Osman, Mahmut Süzani, Şeyh İbrahim

Şeyh Baba Yusuf; herkesin sahip çıktığı Yunus Emre’nin Sivrihisar’da doğmuş ve yetişmiş, ölümü ile de eskiden Sivrihisar’a bağlı Sarıköy de metfun olduğunu, Ravza-i Mutahhara da nazm ettiği meşhur eseri olan MAHBUB-U MAHBUB adlı kitabının Sivrihisar’a ait bölümlerinde şu şekilde izah ederek, Yunus Emre’nin Sivrihisarlı olduğunu (beş asır) önce tescil etmiştir:
“Sebep anmak durur Sivrihisar’ı
Senâ medh itmeğe men bu diyarı
Azizlermiş hususâ Yunus Emre,
İdermiş zühd-ü uzlet uyub emre,
Bu yerdedir bu zümrenin mezarı
Müşerref eylemişlerdir bu diyarı...


Şeyh Baba Yusuf
Şeyh Baba Yusuf, kendi gibi bir din adamı olan Şeyh Halil Babanın oğludur. Sivrihisar’da doğmuştur. Doğum tarihi bilinmiyor. Ölüm tarihi ise Hicri 919, Miladi 1513’tür. II.Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dönemlerinde yaşamıştır. Şeyh Baba Yusuf, ilk tahsilini babası Şeyh Halil Baba’dan tedris etmiş daha sonra Sivrihisar medreselerinin en ünlülerinden biri olan Selçukiye Medresesi’nde tamamlayarak icazet almıştır. Çeşitli yerlerde vaizlik yapan Baba Yusuf, hayranı olduğu ve mürşidi Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin Bayramiyye tarikatından yürüyerek ilim ve irfanın en yüce mevkisine çıkmıştır.

Şeyh Baba Yusuf Hazretlerine Baba sıfatının Baba-i tarikatına mensup olduğuna bağlamak doğru olmaz. Baba lâfzı âhiliğin en çok gelişme gösterdiği Sivrihisar’da ve başka yerlerde ahi büyüklerine verilen bir sıfattır. Şeyh Baba Yusuf Hazretleri de katıksız ahi büyüğüdür.Arapça ve Farsça’yı ana dili gibi bildiği yazmış olduğu eserlerinden anlaşılmaktadır. Birinci cildi Kurşunlu Camide hıfz edilen yazma Farsça tefsirli Kur-an-ı Kerim Baba Yusuf’un emsali bulunmayan eseri olup; onun hattatlıkta da çok üstün vasıflara sahip olduğunu göstermektedir. Hamdi Baba Hazretleri, Fahri Baba Haz. ve Sofi Baba Haz. isimli üç oğlu kendi eseri olan Sivrihisar Kurşunlu Camiinin yanı başındaki türbede metfundurlar. Kendi mezarı ise İstanbul’da Eyüp Sultandadır.
Fatih Sultan Mehmet’in oğlu, II.Bayezid Han her padişahın yaptırdığı gibi ismine izafeten bir camii inşa ettirir.Yapımına çok önem ve itina gösterdiği camiinin ibadete açılışına da çok önem vermektedir.Çevresindeki ilmiye sınıfına “Cuma namazını ben kıldıracağım. Vaaz ve nasihati de ülkemizin en iyi vaizi yapacak. Böyle bir vaiz bulun” diye emir verir.

İlmiye sınıfı ileri gelenleri, böyle belâgâtlı ve üstün bilgili bir vaizin ancak Sivrihisar’da bulunacağına karar vererek Sivrihisar’a gelirler. Sultanın arzusuna uygun bir vaiz isterler. Sivrihisar Medreselerinin büyükleri Şeyh Baba Yusuf’u tavsiye ederler.

İstanbul’a gelen Şeyh Baba Yusuf Hazretleri, cuma günü Bayezid Camiinin kürsüsünden, vaazı nasihate başlar. En önemli meselelere temas eder. Bu belagat ve ilmi konuşma, başta padişah olmak üzere camiyi dolduran cemaatin istiğrakine ve vecde gelmesine sebep olur. Hatta camiinin açılışına gelen birçok Hıristiyan, İslâm dininin yüceliğinin beliğ bir şekilde ifade edilişinden, şevke gelerek, İslâm dinini kabul ettiklerini, İkinci Bayezid’e beyan ederek ihsana mahzar olmuşlardır.
Vaazdan çok duygulanan Bayezid; Şeyh Baba Yusuf’u huzura davet eder.Hürmet ve itibar göstererek, Şeyhülislâmlık, müderrislik, kadılık gibi görevler teklif eder. Şeyh Baba Yusuf bu tekliflerin hiç birini kabul etmemiş ve

“-Sultanım, Benim Sivrihisar’da yapacağım işler var, bunları bitireyim.” diyerek izin ister. Bayezid, Baba Yusuf’un vaazından nasıl sevinç duymuşsa, görev kabul etmeyişine de üzülmüş:
“-Peki Hoca, Sivrihisar’a git, ne müşkülün olursa halline hazırım” der.

Şeyh Baba Yusuf Hazretleri bir gün rüyasında, Şeyh Hacı Bayram Veli Hazretleri’ni görür.
”-Bu mescidi yık yerine daha büyüğünü yap” der.

Şeyh Baba Yusuf Haz. Bu olayı Mahbub-u mahbub adlı eserinde şöyle anlatmaktadır:
Rivayet şöyledir, Şeyh Hacı Bayram
O Sultan-üş-şüyuh zül lütf u niknam
Dermiş kırkların budur makamı
Güzaf görmen dermiş makamı
Perşembe gecesi mescit içinde
Olurken mutekif gece içinde
Denildi bana nefsini kani eyle
Bu mescidi duruş yap camii eyle


Tevekkel Tealallah deyip filhal
Duru geldim, yerimden farigülbal
Yetişti Şeyhimiz Şems-ül Mehamid (2)
Dedi yap camii hizmet ederiz,
Ata nusret himmet ederiz.

Fakire oldu çünkü işaret
İşaretle oldu aynı beşaret,
Bi Hamdillah yapılıp camii oldu
İçi kıraat zikriyle doldu.

(1) : Dermiş kırkların budur makamı diye bahsedilen yer Sivrihisar'dır
(2) : Şems-ül Mehamid, merhum büyük insan, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Hocası olan büyük veli ve tıp bilgini, Eyüp Sultan Hazretlerinin mezarını bulan Ak Şemseddin Hazretleri’dir. Kurşunlu Camiinin yapılışında bilfiil çalışıp yardım ettiği Şeyh Baba Yusuf Haz. tarafından ifade edilmektedir.

Şeyh Baba Yusuf Hazretleri, şeyhinin işareti ile Allah vekildir, deyip mâni inhidam haldeki mescidi yıkmaya başlar.Yıkıma tepki gösteren mahalle halkı
“-A be derviş, bu mescidi ne diye yıkarsın?”

Baba Yusuf Haz:
“-Zaten yıkılacak durumdadır.Yıkıp yerine camii yaptıracağım” dediğinde, Halk
“-A be derviş sen fakirsin.Camii yaptırmak kolay mı? Diye sorarlar.

Şeyh Baba Yusuf Haz. de
“-Yaptırırım inşallah der.

Ama mahalle halkı kararlıdır. Mescidi yıktırmayacaklar. Daha sonra da Şeyh Baba Yusuf Haz. ni taşlamışlardır. Bu hadise üzerine Şeyh Baba Yusuf Haz. durumu devrin padişahı II.Bayezid'e iletir. Camiyi yaptırmak için bir ferman alarak Sivrihisar’a döner. Mescidi yıktırıp camii inşaatına başlar.

Şeyh Baba Yusuf Hazretlerinin hicri 898 yılında bitirip ibadete açtığı Kurşunlu Camii, birçok hikmetlere mebni müstesna bir eserdir. Bakım ve teyzini için Hacellezde ve bazı yerlerde tarlaları olduğu Vakfiye kayıtlarında görülmekte ise de, bunlar zamanla tasfiye edilmiş, Hayr-ı Hederler arasına karışmıştır.

Şeyh Baba Yusuf Hazretleri bir gün rüyasında Hacca gitmeyi ve Hacer-i Esved’in yanında bir kitap nazım etmeyi işaret alıp İstanbul’a gider. Durumu Sultan Bayezid’e anlatır. Bayezid, bir miktar altın vererek, “Bu benim kazancımdır, Ravza-i Mutahhara’da kandillerin tezyinine sarf et ve bunu Bayezid kulun gönderdi, diyerek kabulü için tazarrû ve duada bulun”der.
Şeyh Baba Yusuf Hazretleri. Kâbe de bir yıl kaldı.Orada ibadet ve niyazda bulundu.Manevi hazzın verdiği iştiyak ve vecd içinde “Mahbûb-u Mahbûb” adlı eserini yazdı.

Şeyh Baba Yusuf Hazretleri Kâbede bulunduğu sırada manevi bir emirle (Bir rivayete göre de rüyasında) Peygamberimizin Âsa-i Şerifi’nin üçe bölünerek, birinin Bursa’daki Emir Sultana, diğerini Ankara’daki bağlı olduğu Şeyh Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin türbesine, üçüncü parçasının da Sivrihisar da kendisinde kalması bildirilmiştir.

Şeyh Baba Yusuf Hazretlerinin emri ilâhiyi yerine getirerek üç parçaya böldüğü Âsa-i Şerifin bir parçasını Emir Sultan Hazretlerine teslim etmiş olup Emir Sultan Hazretlerinin kabrini çevreleyen parmaklık içinde bir kılıfta mahfûz bulunmaktır. Bu hususta en kesin belge, Ahmet Rıfat’ın hicri 1299 da yazdığı ve bir takımı Bursa Orhan Bey kütüphanesinde bulunan (Lügat-ı Tarihiye ve Coğrafiye) adlı kitabının 2. cildi 5. sahifesinde yazılı olduğu üzere aynen şu talimat verilmektedir: “Allah’ın Velilerinden Sivrihisarlı Şeyh Baba Yusuf (Vefat hicri 918, miladi 1512) Fatih’in oğlu sofi Meşrep İkinci Bayezid’in hürmetine mahzar olmuş Hac esnasında manevi emir üzerine Ravza-i Mutahhara’dan aldığı Peygamber Efendimize mahsus Asa-i Şerifi üç parçaya ayırmıştır. Bunlardan birini Bursa’daki Emir Sultan Hazretlerinin türbesine, ikincisini Ankara’daki Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin türbesine, üçüncüsünü de mânen memur edildikleri bir yere teslim etmişlerdir.”) Üçüncü Âsa-i Şerif’in Kurşunlu Camiinin doğu kısmındaki Âsa-i Şerif odasında olduğu malûm olup, Cumhuriyetten sonra Evkaf Memuru Necmettin Dinçer tarafından Eskişehir’e götürüldüğü ortaya çıkmıştır. Âsa-i Şerifle birlikte Sivrihisar Sancağı, birçok kitapla birlikte Şeyh Baba Yusuf Hazretlerinin el yazması, Farsça tefsirli Kur’an-ı Kerim’in Sûre-i Kehf(den sonra ikinci cildi de bu meyanda götürülmüş, ancak birinci cildi mahalle halkı tarafından zorla elinden alınmıştır.) Kurşunlu Camiinin emektar hocası Mehmet Yıldırım tarafından bu değeri ölçülmez eseri ciltletip hıfz ederek hayırlı bir hizmet yapmıştır.Ne yazık ki Sivrihisar’ın sahipsizliği ta o yıllara dayanmakta olup bu eserlerin nerede olduğu bile bilinmemektedir.


Hamdi Baba Hazretleri
Hamdi Baba Hazretleri babası Şeyh Baba Yusuf Hazretleri gibi çağının ileri gelen din büyüklerindendir. Selçuk Medresesinde icazet aldıktan sonra vaizlik yapmıştır. Bir süre de müderrislik yaparak birçok kaynaklarda fazlaca bahse- dilmemesine rağmen Sivrihisarlı Veli Şeyh Baba Hamidullah diye isminden bahsedilmektedir. Şeyh Baba Yusuf Hazretleri Hac dönüşü kendisini karşılayanlara hitaben:
—Beni değil, oğlum Hamdi’yi karşılayın ve tebrik edin,
diyerek onun daha küçük yaşta keramet sahibi bir kişiliğe sahip olduğunu beyan ettiği söylenmektedir. Kabri Kurşunlu Camiinin bitişiğinde kendi ismiyle marûf türbededir. Halkımız tarafından hürmet ve saygı görmektedir.
Hamdi Baba da Âhi büyüğüdür. Yazma eserleri olduğu söylenmektedir. Ancak bunlar da kayıptır. Şeyh Baba Yusuf Hazretlerinin diğer oğulları Sofi Baba ile Hamid Baba da babaları ve kardeşleri Hamdi Baba gibi dini İslâm’a hizmet halkasının bendesi olmuş ve ahirete bu vasıflarla irtihal etmişlerdir. İkisinin kabri de aynı türbededir.

Yunus Emre
Yunus Emre hakkında uzun bir yazı yazmayacağız. Zira Yunus’umuz hakkında yazılan ve söylenenler yeterince mevcut. Biz bu bölümde yazılmayanları yada yanlış söylenenleri ve gerçek memleketinin Sivrihisar olduğunu edindiğimiz bilgi ve belgelere dayanarak yazıp açıklayacağız.
Her yönüyle, yaşadığımız asrın gündeminde bir mana iken madde olarak yer alan, büyük veli, hak aşığı, Türkmen Hocası, Milli ve dini şair YUNUS EMRE’ye yurdumuzun her yanında sahip çıkılarak, hayali mezar taşları gösterilmektedir. Yunus Emre’nin gerçek memleketi, doğup büyüdüğü belde; büyük âlimlerin, velilerin yetiştiği Sivrihisar'dır. Yunus Emre Sivrihisar’ın ünlü medreselerinin feyziyle yetişmiş, bunun da kafi olmadığını anlayarak mürşidi Tapduk Emre’den ilim ve feyzini tamamlamıştır.

Yunus Emre’nin soyu, Selçukluların Anadolu’yu Türk’e yurt yapmak için Orta Asya’dan getirilip, Sivrihisar’a UÇ olarak yerleştirilen Oğuz, Türkmen boyuna dayanır. 19. göbekten soyu olan Merhum Mustafa Kamil Yakan Hoca, Yunus Emre’nin yıllarca türbedarlığını yapmış, ölümüne kadar Osmanlı ve Cumhuriyet devrinde devletten bu sebeple maaş almıştır. Tekke ve Zaviyelerin ilgasına kadar da Sarıköy’deki pirinç tarlalarından hisse almıştır. Bu durum Kamil Yakan Hoca’ya babası Hacı Yakup Hocadan intikal etmiştir.Yunus Emre’nin Sivrihisar’da kendi ismiyle mârûf eski hükümet konağı arkasında külliyesi vardı. Bu külliyede Kadiri zikri yapılan Yunus Emre Dergahı, bir mescit, imarethane ve misafirhane mevcut idi. Eski hükümet konağının yıkılması ve hapishanenin yeni binasına nakli ile ortadan kaldırıldı. Şimdi bu yer arsa halindedir.

1948-1949 yıllarında Sivrihisar’a Yunus Emre hakkında araştırma yapmak için gelen kişi Halk evinde birkaç gün kalarak tetkik ve müşavere yaptı. Kendisini soyundan olan ve Sivrihisar’da son kadiri şeyhi olan Kamil Yakan Hocaya götürdük. Merhum Kamil Hoca Yunus Emre’nin soyundan olduğunu delil ve belgelerle anlattı. Yunus Emre’nin soy beratının, zaviye ve vakıf senetlerini kitaplarını araştırmacılara verdi. Sözü edilen bu belgeler şimdi eskiden Sivrihisar’ın bir köyü olan Sarı Köydeki Yunus Emre müzesindedir. Yunus Emre başka bir beldeli olsa idi, bu evrakların ve belgelerin Sivrihisar’da bulunmaması gerekirdi. Yunus Emre’nin Sivrihisarlı oluşunu Şeyh Baba Yusuf beş asır önce yazdığı mahbubiye adlı kitapta şu ifadelerle belgelemektedir.

Azizlermiş hususa Yunus Emre,
Edermiş uzlet bu yerde Emre’ye
Bu yerdedir bu zümrenin mezarı
Müşerref eylemişlerdir bu diyarı
.

Yunus Emre’ye sadece bir ozan gözüyle bakanlar onun gerçek kişiliğini bilmeyenlerdir. Bu zamana kadar her kez Yunus Emre’yi kendi görüş ve düşüncesine göre değerlendirmiştir. Solcular ona emekçi şair derken, bazı kişilerde hümanist dediler. Hak aşığı Yunus Emre bazılarına göre de din adamıdır. Yıllarca hocalık yapmıştır. Ulu Mevlâ’na, (İlahi mertebelerin neresine yükseldim ise, orada Türkmen hocası Yunus Emre’ye rastladım. Ondan öte geçemedim.) diyerek onun gerçek kişiliğini ortaya koymuştur. Onun şiirlerindeki insancıl sözler, İslâm dininin bir gereği onun bir aksiyonu olan âhiliğin gereğidir. Yunus Emre Sivrihisar’da geniş ve önemli tezahür gösteren âhiliğin, ileri gelen bir ulu büyüğüdür. Bir şiirinde:

“Sofilere sohbet gerek Ahilere Ahret
Mecnunlara Leyla gerek, bana seni gerek seni.
Giderdim gönülden kini, kin tutanın yoktur dini
Ey yarenler ben bu sözü, uludan işittim ahi
Anladım kendi halimi, gözledim doğru yolumu
Tuttum ulular eteğin, hazrete ben yettim ahi
Aşık isen miskin Yunus hazrete tutkıl yüzünü
Anlayan gevher-dürür söz sarrafa sattım ahi.”

Ahilikle ilgili başka bir şiirinde Yunus şöyle der:

“Münkir kişi duymaz bunu dertlilerden sezer canı
Ben aşk bağı bülbüliyem o bahçeden geldim ahi
Değme bir yol kandan bana dağılmayan değme yana
Kutlu oldu bu seferin hoş menzile erdim ahi”


Yunus Emre, gerçek bir milliyetçidir. Çağının din büyükleri, mütefekkirleri, ozanları yazılarını ve şiirlerini Arapça ve Farsça yazarken o, “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diye haykırarak şiirlerini öz be öz Türkçe yazmıştır. Bu gün Türk dili günümüze kadar hiç bozulmadan gelebilmişse Yunus Emre gibi halk dilini kullanan büyük şairlere borçludur.
Yazımızın başında Yunus Emre hakkında uzun bir yazı yazmayacağımızı, sadece onun gerçek kişiliğini ve Sivrihisarlı oluşunu belirteceğimizi ifade etmiştik.Yunusumuzu yazmak ve anlatmak için Yunus olmak, ona Yunus gözüyle bakmak lâzımdır. Ama bizim ona bakacak bir kalp gözümüz yoktur.O fizik ötesi bir alemin temaşası ile meşgûl olmuş, “ALLAH” dostu bir velidir.

Yunus Emre’nin seceresine ait vakviye kayıtlarından ve beratlardan elde ettiğimiz sonuçlara göre ve 1144 tarihli berattan itibaren tevarüz eden isimler şu şekildedir.
YUNUS EMRE – ABDÜLCELİL , ABDÜLKERİM, DERVİŞ MUSTAFA, ŞEYH YAKUP, ŞEYH OSMAN, ŞEYH MEHMET, ŞEYH NASUH, DERVİŞ İBRAHİM, DERVİŞ HALİL, EBÜL MÜSLİM ÇELEBİ, ŞEYH SÜLEYMAN, ŞEYH MUSTAFA, YAKUP HOCA ve KAMİL HOCA’dır.Bu kayıtlar Sivrihisar İlçesinin Hüdâvendigar (Bursa) sancağı, Kütahya sancağı, son olarak da Ankara sancağına bağlı iken elde edilmiş vakviye kayıtlarından sağlanmıştır. Bütün bunlar gösteriyor ki, Yunus Emre’nin gerçek yetiştiği belde Sivrihisar’dır.

Yaşadığı dönemde Yunus Emre Sivrihisar ahalisi ile haşir neşir olmuş, Sivrihisar’da Yunusunda katıldığı Yunus Emre dergahında dini toplantılar düzenlenmiştir. İşte bu toplantı esnasında dergahta okunan ve Yunusun yazdığı mevlütten örnek verelim

“İnsü cinnin Peygamberi hazreti
Yere düşmez Muhammedin gölgesi
Aslı nurdur, nesli Adem zübdesi
Mevlüd’ü Şerif’in adı kübradır,
Yunus Emre kapında gedadır.”


Yunus Emre sonsuz bir aşk ile,
“Canlar canını buldum, bu canım yavma olsun,
Kârdan ziyandan geçtim, dükkanım yavma olsun”


Diyerek yüksek tasavvuf coşkusu ile Allah’a yönelirken diğer taraftan da bağlı bulunduğu İslâm dini gereği ilmede büyük önem verir. Ama onun ilim anlayışı gerçekten çağımız ilim adamlarının dikkate almak zorunda oldukları bir incelik ve öz taşır. Ona göre ilim, insanın kendini bilmesi ile başlar.Ve böyle olmayan ilim adına yapılmış bütün çalışmaların ilimle bir ilgisi olamaz:

İlim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır?
Okumaktan mana ne? Kişi Hakk’ı bilmektir,
Çün okudun, bilmezsin, ha bir kuru emektir.
Okudum bildim deme, çok tâat bildim deme,
Eri hak bilmez isen ebas yere yelmektir.
Dört kitabın manası bellidir bir elifte,
Sen elifi bilmezsin bu nice okumaktır?
Yirmi dokuz hece okursun uçtan uca,
Sen elif dersin hoca, manası ne demektir?
Yunus Emre der hoca, gerekse var bin hacca,
Hepsinden iyice bir gönüle girmektir.

Nasrettin Hoca
Türk ismini dünyaya tanıtanlardan biri olan hemşehrimiz Nasrettin Hoca hakkında uzun bir yazı yazıp söz söyleyecek değiliz. Hocamız için ciltler dolusu kitaplar yazılmış ve bundan böyle de yazılmaya devam edecek. Bu bölümde biz onun gerçek şahsiyetinin, bu güne kadar ortaya çıkmamış, gizli kalmış yönlerini dile getireceğiz.
Nasrettin Hoca, 1208 yılında Sivrihisar’da doğdu. Babası Sivrihisar’da kadılık ve müderrislik görevlerinde bulunmuş olan Abdullah Hoca, annesi Sıdıka Hatundur. İlk tahsilini
Hortu Medresesinin müderrisi olan babası Abdullah’tan aldı. Daha sonra Sivrihisar Medreselerine devam ederek bilgi ve kültürünü geliştirmiştir.Bir müddet Sivrihisar’da kadılık ve müderrislik yapan hoca, Ahiliğin merkezi olan Sivrihisar’da önde gelen bir ahi büyüğü olarak görevini yürütmüş olup daha sonra Akşehir’e giderek buraya yerleşmiş, Akşehir’de kadılık görevini yürütürken 1283 yılında vefat etmiştir.

Keramet sahibi olan ünlü din adamı Nasrettin Hoca sihirini ince ve ibret dolu nükteleri ile açıklamaya çalışmış; güldürürken ziyade düşündürücü sözlerle ve muntazam ince anlatımıyla toplumun içindeki kötü olayları insanların yüzüne vurmakla kalmamış zamanında gördüğü aksaklıkları gelecek nesillere ibret dersi olarak sunmuştur. Nasrettin Hocanın yaşayışı ve söylediği fıkralar günümüzdeki gençlerin hatta kendini aydın zanneden bazı yarı aydınlarımızın acı buhranlarını dile getirmekte, bir çok aileyi acı ve mateme boğan anarşik olayların sebebine neşter vurarak çocuklarımı- zın ve gençlerimizin yetişmesinde aile terbiyesinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır. Hocamız bazı kişilerin aktardıkları gibi sırf nükteci değildir, o aynı zamanda çağının en büyük filozoflarından birisi. Çok geniş dini kültüre sahip olan bir din adamıdır.

Nasrettin Hocanın soyu Türk - İslam tarihine şeref sayfaları eklemiş kişilerden oluşmaktadır. İstanbul’un ilk kadısı ve Belediye Başkanı olan Fatih devrinin en büyük kelam alimi Hızırbey’in babası kadı Celâlettin, Nasrettin Hocanın kızı Fatma’nın oğludur. Fatma Hatunun mezarı Seydi Hamamın duvarı dibindedir. Mezar taşında : “Fatma Hatun binti Nasrettin Nusret Tegammedehu Bigufranihi mahalled fi şaban sene sebu işrin sebamie 727” (2) yazılıdır. Bu mezar taşı eski ilk öğretim müfettişlerinden Hilmi Duru tarafından Eskişehir’e götürüp, Yunus Emre İlkokulun avlusuna bırakılmıştır. Bunu gören Akşehirliler taşı alıp götürmüşlerdir. Bu taş Akşehir’deki Nasrettin Hoca müzesindedir.

Nasrettin Hocanın Şeyh Ömer isimli birde oğlu vardır.Şeyh Ömer Sivrihisar medreselerinde yetişip vaizlik ve medrese hocalığı yapmıştır. Mezarı eski Tahtalı Evliya mezarlığında idi. Mezarlık tasviye edilirken mezar taşı, Tarihi Eserleri Koruma Derneği tarafından Kümbet Camii avlusuna nakledilmiştir.


Hızırbey
Peygamberimiz Hz. Muhammed dünyanın gözde şehri İstanbul için şöyle der :
“- Onu fethedecek emir, ne güzel emir, o ordu, ne güzel ordu.”

Efendimizin bu tarihi işareti on yedi kez Arap orduları tarafından denenmiş, fakat muvaffak olunamamıştır. Ancak Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’e ve onun şanlı Türk ordusuna nasibi müyesser olmuştur. Dünya tarihinin akışını değiştiren, gül bahçesinde diken olarak kalan bu şehrin fethini diğer fetihler takip etmiş. Türk – İslâm adaletinin simgesini tarihe altın harflerle vuracak sayfalar açılmıştır. Böyle bir adaletin tesis ve ihya görevi de 29 Mayıs 1453 fethinin ikinci günü, 30 Mayıs 1453 Çarşamba, Sivrihisar’ın yetiştirdiği mümtaz insan Nasrettin Hocamızın torununun oğlu Hızır bey Çelebiye tevdi edilmiştir.

Genç Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet Türk-İslâm adaletini bütün dünyaya yayacak ve İstanbul’daki azınlıklara kabul ettirecek bir kişiyi tensip ve nasp etmek düşüncesini yıllar önce kafasına koymuş ve fethin ikinci günü

“-İstanbul kadısına hüküm oldur ki” emri ile İstanbul’a kadı ve şehir efendisi (Belediye Başkanı) olarak Hızır Bey’i atadığını ilân etmiştir.

Hızır bey Nasrettin Hocanın torunu olan ordu ve Sivrihisar Kadısı Müderris Celaleddin Emin Arif’in oğludur. 6 Ağustos 1407 yılında babası Sivrihisar’da kadı iken doğmuştur. Hızır bey ilk tahsilini babası müderris Celaleddin Emin Arif’ten almıştır. Daha sonra ünlü bilgin Molla Yegân’ın öğrencisi olan Hızırbey Bursa medresesinde akli ve nakli ilimleri tahsil etmiştir. Baş Müderris Molla Yegân’ın zeka ve çalışkanlığı ile dikkatini çekmiştir. Yegân bu değerli öğrencisinin yetişmesine ayrı bir ilgi gösterdi. Hoca ile öğrencisi arasındaki ilişkiler gittikçe arttı. Molla Yegân kızını Hızırbey’e vererek damat edindi.

Hızır bey bulunduğu yerlerdeki bilginlerle yakın ilişki kurarak ilmini ve bilgisini geliştirdi sonunda ünlü bir müderris oldu. Hızır Bey’in bu sayede bilim gücü geniş bir çevreye yayıldı. Molla Yegân’dan icazet aldıktan sonra Sivrihisar’a dönen Hızır bey müderrislik görevine devam ederek bir çok talebeye icazet verdi ve Sivrihisar kadılığı görevini de yürüttü.

Sivrihisar’da kaldığı süre içinde Kurşunlu Mahallesindeki evini mektebe bağışladı. Yakın tarihe kadar Hızır bey mektebi olarak bilinen ev, vakıf idaresince satılmıştır. Kubbeli Mahallesindeki Hızır bey Mescidini yaptıran Hızır bey, tarihi Ulu Camiinin de tamirini yaptırmıştır. Tamiratına ait kitabede:

“-Nimetler sahibi olan Ali Osman’dan ümmetlerin fahri olan Sultan Murat sayesinde bu saygı değer camii tamir edildi. Celal oğlu Hızır’ın büyük yardımı ile ki tanrı onu lütuf ismiyle dostluğuna kabul etsin”

Hızır bey Sivrihisar’da kendi ismiyle bir kütüphane kurmuştur. Eşi zor bulunan, kütüphane Sivrihisarlılar tarafından başka beldelere dağıtılmıştır. Kitapların bir kısmı Eskişehir kütüphanesinde, çoğunluğu ise kayıptır.

Sultan Mehmet başkent Edirne’de bir yandan fetih hazırlıkları yaparken bir yandan da çevresindeki bilginlerle ilmi ve dini toplantılar düzenlemekte, çeşitli görüş ve düşünceleri takip etmekte, toplantılara yabancı bilginler de iştirak etmektedir. Bu toplantıların birine bir Arap alimi de katıldı. Sultanın huzurunda yapılan toplantıda Arap aliminin sorularına cevap veremeyen ilmiye sınıfının durumu genç padişahı üzmüş, gazaplandırmıştır. İlmiye sınıfına hitaben :
—Yok mu Devlet-i Osmaniye’de bu Arap’a cevap verecek? der. Padişahın bu üzüntüsü ilmiye sınıfını da üzer...
—Sultanım, Sivrihisar’da Hızırbey isimli genç bir müderris var, ferman buyurun onu getirelim, umarız ki sizi memnun edecektir.

Bunun üzerine Sivrihisar’a bir heyet gönderilir. Sivrihisar ilmiye sınıfı uluları, Hızırbey’e durumu anlatırlar

“-Padişah huzurunda bir münazaraya katılacaksın, bu toplantıya ilmiye kıyafetinle git” derler. Hızır bey, her zaman giydiği sipahi kıyafetiyle toplantıya katılacağını belirterek:
—Ben bu kıyafetten başka bir kıyafete bürünemem her zaman sipahiyim, diyerek gelen heyetle birlikte Edirne’nin yolunu tutar. Durum Padişaha bildirilir, huzurda münazara meclisi kurulur Arap alimi Hızırbey’i görünce :
—Bu seferde karşıma bir cüce sipahi çıkardılar, diyerek alay eder...
Münazarada ilk sorular Arap alimi tarafından Hızır Bey’e tevcih edilir. Hızır bey soruları çok iyi bildiği Arapça ile cevaplar, her sorunun karşılığını alan Arap alimini, büyük bir endişe kaplar. Bozuk bir haleti ruhiye ile karşısına büyük ve mat edilemeyecek bir alimin getirildiğini anlar.

Soru sırası Hızır Bey’e gelmiştir. Koca bilgin, alev alev yanan gözleriyle önce hakanına bakar, izin istedikten sonra sorularını sıralamaya başlar, Hızır bey bu soruların çoğuna cevap alamaz muhatabına :
—İlmin on altı kolu vardır bunları sayar mısın? der. Bunları cevaplayamamanın aczi içinde kalan Arap alimi yerinden kalkıp Hızırbey’i kutlayarak :
—Ben senin ilmin karşısında güçsüz kaldım, ilk ilmi mağlubiyetimi senden aldım. diyerek onu sipahi kıyafetinde küçük ve hakir görmenin ezikliği içinde huzurdan ayrılıp Edirne’yi terk eder.


Bu mağrur Arap aliminin yenilmesi genç Padişahı öğle sevindirmiştir ki, tarihçi Taşköprüzadenin belirttiği üzere çocukların sevinçten havalara sıçraması gibi mutluluk ve haz duymasına sebep olmuştur. Bu sonuçtan çok memnun olan Fatih sırtındaki kürkünü çıkararak bizzat kendi eliyle Hızırbey’in sırtına giydirmiştir. Bu hareket göstermektedir ki Fatih, Hızırbey’i bütün yönleriyle takdir etmekte ve onu sevmektedir. Kendisini Sivrihisar Medresesindeki görevinden alıp Bursa’daki Sultaniye Medreselerinin baş müderrisliğine tayin etmiştir.

Fatih Sultan Mehmet tarafından, Bursa’daki Sultaniye baş müderrisliğine tayin edilen Hızırbey’in verimli dönemleri başlamıştır. Bu görevleri muavfakiyetle yapmakta, devlet sınırları içinde herkes kendisinden bahsetmektedir. Sultaniye medresesinin yanı sıra İnegöl kadılığını da yapmış daha sonra Edirne medreselerinin baş müderrisliğine atanarak, Yanbolu kadılığını da üslenmiştir. Bu görevde iken İstanbul’un fethine bir sipahi olarak katılmıştır.

53 gün süren savaştan ve kuşatmadan sonra 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul’u Türk ve Müslüman yapan Fatih Sultan Mehmet’i, Fethin güçlüğü kadar diğer işlerde düşündürmektedir. Bunların başında İslâm Adaletini bütün dünyaya ve İstanbul da ki azınlıklara kabul ve tescil ettirecek bir taht kadılığı... Diğeri de dehşetli bir savaşın yıkıntıları içinde kalan İstanbul’u imar edecek, temizleyecek, halkın beslenmesini, yerleşmesini ve bütün ihtiyaçlarını temin edecek bir Belediye Başkanı tayine...

Büyük Hakan fetih gecesi otağında bunları düşünmüş ve uyumamıştı. 30 Mayıs 1453 Çarşamba günü sabahı namazdan sonra divan kuruldu. Toplantıda kumandanlar, alimler, ileri gelen ümera bulunmakta idi. Genç hükümdar, zeka ve irade ile parlayan gözlerini toplantıda bulunanların üzerine çevirmiş birini arıyordu. Orta saflarda sipahi kıyafeti ile dizi üzerinde tevazu içinde oturan Hızırbey’e gözü ilişti. Ulu hakan, aradığını bulmanın mutluluğunu ve sevinci içinde Hızırbey’i işaret ederek:
- İstanbul Kadılığına hüküm oluna emriyle Hızır Bey’i İstanbul’a Kadı ve Belediye Başkanı atadı.

Fatih bu kararını Hızırbey’in Edirne de Arap alimlerini alt ettiği gün vermişti. Hızır Bey’in bu mevkilere getirilişi bazı ulemanın hasedine sebep olmuştu. Bunu ilerideki bölümlerde göreceğiz. Fatih vermiş olduğu bu isabetli kararı ile, yönetimde baş yardımcısını seçip huzura kavuştu. Bu önemli kararları ehil ve güvendiği bir kişiye teslim ettiğinden emindir...


Hızır Bey’in kadılık ve şehir efendisi, ünvanına bakarak, sadece adalet işleri ile uğraştığı sanılmamalıdır. Hızır bey bir mahkeme kadısı, bir mahkeme reisi oluşunun yanı sıra Parişah tarafından atanan taht kadısıdır. Diğer kadılar veziriazam ve vezirler tarafından atanırdı.
Hızır bey ölümüne kadar bu görevi liyakat ve başarı ile yaptı. Üç dilde yazdığı hüccedler, vakfiyeler ve ilamlar, bu liyakatın en belirgin belgeleridir. Verdiği kararlarda Allah’tan başka kimseden korkmamıştır.

Bir çok ülkelerde, hükümdarların imparatorların adalet önünde hesap verdikleri ve adalete karşı gösterdikleri, saygıya dair örnekler vardır. Ancak Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul kadısı Hızır bey tarafından yargılanması ve verilen karar ile, karara karşı gösterilen teslimiyet dünya tarih- çilerinin eşini kaydetmediği bir olaydır. Bu olay bütün dünyada yankılar uyandırmış, Fethin mana ve önemine bir örnek teşkil etmiştir.

Fatih fetihden sonra, sarayında inşa ettirdiği ek yapının iki sütununun başlıklarının kesilmesine kızarak Rum asıllı mimar başının elini kestirir. İstanbul kadısına başvuran Mimar başı davacı olduğunu söyler. Hızırbey davaya bakar. Davalı olarak kadı huzuruna çıkan Fatih, mahkeme salonuna girip baş köşeye oturur. Hızırbey, Padişaha hitaben:
“-Oturma beyim hasmınla mürafa-i şer olup ayak üzre dur. Diyerek ikaz eder bu hatırlatma üzerine Fatih suçlu mevkiindeki yerini alır”.
Kadı Hızırbey, tarafları dinledikten sonra Rum Mimar başının elinin kesilmesini haksız bularak:
-Kısasa hükmediyorum dedi...
Bu karar üzerine şaşıran Mimar başı, kararın Padişahın elinin kesilmesi demek olduğunu hayran kalarak saygı ile eğilir :
- Ben kısas istemiyorum. der
Davacı Mimar başının kısas istemediğini belirtmesi üzerine: Kadı Hızırbey:
- Günde On akçe tazminat ödeyeceksiniz hükmünü verdi .(1) Fatih ödemeye mecbur edildiği on akçe tazminatı yirmi akçe olarak ödeyip kararın adaletini vurgulamıştır.

İstanbul Kadısı Hızırbey’in vermiş olduğu bu karar, bütün dünyada akisler uyandırarak Türk İslâm adaleti hakkında hayranlık doğurmuştur. Dünya tarihine (Fatihinde hakimi var.) diye geçmiştir.

İstanbul ve Taht kadısı Sivrihisarlı Hızırbey’in görev yılları hakka ve adalete bağlılığı ve doğruluğu ile geçmiştir. Hızırbey hem kadılık hem müderrislik gibi bir görevi yürütmenin güçlüğünü şöyle ifade etmektedir. "Müderrislik Gamu derdü beladır” diyerek kadılığın yargı yetkisinin Allah tarafından başa gelen ve önceden bilinmeyen bir yazı olduğunu anlatmaktadır.

Sivrihisarlı büyüklerin ve bazı kaynakların belirttiklerine göre mahkeme sonunda şöyle bir olay geçmiştir. Fatih mahkemeden sonra kadının huzuruna girerek;
- Böyle bir karar vermemiş olsaydın kafanı uçuracaktım der.
Bu söz üzerine Hızır Bey’de:
-sende Padişahım diye kararıma itiraz etseydin ( Postunun altından çıkardığı nacağı göstererek) elini kendi elimle kesecektim.
Bu durum Hızır Bey’in Allah’tan başka kimseden korkmadığına en önemli bir delildir.

Hızırbey adalet işlerine ek olarak bir takım adli, Tapu Kadastro gibi benzeri emlak işleri ile de uğraşmıştır. Fetihten iki gün sonra 1 Haziran 1453 Cuma günü Fatihin de hazır bulunduğu yirmi bin kişilik cemaatle Ayasofya da Cuma namazı kılındıktan sonra, Ayasofya’nın camiye çevrilmesine ait tescil ve kayıt Hızır bey tarafından yapılmıştır. Bu kayıtta, yukarıda belirttiğimiz imzası mevcuttur.

İstanbul’un ilk Belediye Başkanı olan Hızır bey, İstanbul’a sayılmayacak ölçüde hizmetler yapmıştır. Bunlar bir abide gibi hala vasfını koruyarak ayakta durmakta. Hızır bey İstanbul’a bu hizmetleri yaparken dünyanın hiçbir yerinde belediye yoktu buda gösteriyor ki Hızır bey Belediyecilerin Piridir. Aslında Hızır bey, belediye hizmetlerine yabancı bir kişi değildir. O, eskiden belediye hizmetlerini yapan ahiliğin en geliştiği bir belde olan Sivrihisar’da belediye hizmeti yapmış bir ahidir belediye hizmetleri için tecrübesi tamdır. Hızır bey belediye tecrübesine üstün zeka ve kabiliyetini de katarak hizmet vermiştir. (1)
Hızır Bey’in İstanbul’a yapmış olduğu hizmetlerin başlıcaları şunlardır :
1. Kuşatma ve savaş esnasında harap olan surların tamiratı
2. Gıda pazarı olan Kapanların kurulması (Un kapanı, yağ kapanı )

(1) Anadolu da ilk kanalizasyon şebekesinin Sivrihisar da kurulmuş olması, Ahi teşkilatının etkinliğine delil teşkil etmektedir.
3. Sarnıçların ve su yollarının düzenlenmesi
4. Fiyatların denetim ve yönetimi
5.Es’ar işlerinin, gıda ve ihtiyaç maddelerinin satışlarının düzenlenmesi
6. Tartı ayarlarının kontrolü ve mühürlenmesi
7. Gıda maddelerinin teftişi ve sağlıklı olmasının kontrolü.
8. Esnaf kayıt ve tescili
9.Belediye’ye ait suçlar için mahkeme kurulması (Mahkemetül Es’ar) dünyada ilk kez Hızır Bey’in kurduğu bu düzen yıllar boyu devam etmiş, bir kısmı da hala devam etmektedir.

Sivrihisarlı Hızır Bey’in ilmi üstünlüğü ve büyük bir alim olduğu, Edirne’de Arap alimleri ile yaptığı ilmi münazara da ortaya çıkmış daha sonra aldığı ve üslendiği görevlerde gösterdiği üstün kabiliyet ve mefahir dolu hizmetlerle noktalanmıştır.

Hızırbey ilme irfana çok önem veren bir alimdir. İstanbul kadılığı ve belediye başkanlığından başka, Zeyrek semtinde Bizans’tan kalma Pantokrador manastırının elli odasını onartarak büyük bir medrese yapmış ve baş müderris olmuştur. Fatih medreselerinin birer Kolej niteliğindeki Ayasofya ve Zeyrek medreselerini bir bütün halinde İstanbul Üniversitesinin temeli olmuştur. Bu dershanelerin baş müderrisliğini de yapan Hızırbey Üniversitelerimizin ilk Profesörü olmak şerefini de taşımaktadır.

Sivrihisarlı Hızırbey, ilmini ve bilgisini kağıt üzerine dökerek sayısız eser yazmıştır. Bunların başlıcaları; Ucaletü Leyleteyn, Arabiyül İbare, Kasidei Nunniyeler Vs. Metali ise Fatihin emri ile Farsça’dan tercüme ettiği eser olup Ayasofya kütüphanesinde mevcuttur. Bu eserlerin en meşhuru Kaside-i Nunniyedir. Kasidenin her dizisinin sonu Nun’la bittiği için bu ad verilmiştir. 105 Beyittir. Büyük kelam alimi Hızırbey bu eserinde kelam ilminin bütün konularına değinmektedir. Altı bölüme ayırdığı kasidesinin ilk bölümü Allah’ın zatı sıfatları, ikinci bölümü insan ve fiilleri, üçüncüsü Nübüvvet, dördüncüsü Ahiret, Beşincisi İman, Altıncısı ise İmamet mevzularını içine almaktadır.

Hızırbey Allah’ın zatı ve sıfatları bölümünün ilk beş beyitini Duaya ayırmış diğer beyitlerde Allah’ın zatı ve sıfatlarını özetle; ehli Sünnet Velcemat inançlarına göre şöyle zikretmektedir. ALLAH vücudu zorunlu olan varlıktır. Bütün varlıklar ve onların yokluktan varlığa çıkmaları Kadim olan ALLAH’ın varlığına şahitlik ederler. Alemdeki Nizamda Allah’ın varlığına delildir. Hiçbir mümkün Allah’ın zatına benzemez. O’nun mahiyeti insan aklınca bilinmez. ALLAH’ın ilminden başka HAYAT, GÖRME, İŞİTME, KUDRET, İRADE, KELAM, YARATMA ve diğer sıfatları vardır. O’nun ilmi, bir zamana bağlı değildir. Kur-an ve diğer kitaplar Kelama delildir. O, Ahirette müminler tarafından görülecektir.”

Hızırbey çağının en güçlü şairlerindendir. Eserlerinin bir çoğunu Nazm olarak yazmıştır. Şiirleri Türkçe, Arapça ve Farsça’dır. Fatih Sultan Mehmet’e itaf olarak yazdığı icaletül-Leyleteyn ve birde kasidei Taiyyesi vardır. Kafiyelerin sonu “T” ile bitmektedir kasideler ve dörtlükler birer şaheserdir.

Hızırbey’in şiirle tarih düşürdüğü görülmektedir. İstanbul’un fethi üzerine şiirle tarih düşürmüştür. Bir tarih devrini izah ederek Ahirun kelimesiyle Fetih tarihini şöyle belirtiyor. “Fethi İstanbul’da nusrat bulamadılar evvelün, Fethedüp Sultan Mehmet kıldı tarihi ahirun. Beytin ikinci dizisinde ahirun sözü ile tarih düşürülmüştür. Ahirun (Ebcet) denilen her biri sayı karşılığında olan harfleri yan yana getirip hesaplamak suretiyle İstanbul’un Fetih tarihi Hicri 857 rakamı çıkmaktadır. Bunun da miladi takvimde karşılığı 1453’tür. Hızırbey İstanbul da ve Bursa da bir çok anıt’a ve esere şiirle tarih düşürmüştür.

Hızırbey çağının bilginleri ile ilişki kurmuştur. Bunların bir kısmına şiirlerle ithaflar yapmıştır. Türkistanlı büyük alim Şeyh Cenediye yaptığı bi ithafta şunları söylemektedir.
“Eğer nazmından ötürü kendisini övmek gerekseydi onu (Cenedi) övmek için bin kitap yazardım lakin o nazmda değil bütün bilgilerde bir deniz gibidir. Böyle bir edep denizinde inci hediye etmenin ne yeri vardır” diyerek gerçek alimler hakkında tevazu örneği vermiştir.
Hızırbey’in izzeti nefsine düşkün, Türk – İslâm ahlâk ve faziletiyle meşbu; yüksek ve mefahir dolu bir karaktere sahip bir kişi olduğunu dünya tarihçileri beyan etmektedirler.
Fatih Sultan Mehmet, Hızırbey’in menfaate yüz vermeyen minnetsiz bir kişi olduğunu bildiği için o zamanki Kadıköy’ü arpa ekip maişetini sağlamak için vermiştir. Hızırbey kadılık ve Belediye Başkanlığı maaşını almayarak Kadıköy de ekip biçtiği arpa tarlası ile geçimini sağladığı gibi gelirinin bir kısmı ile de camii, hamam, han ve imaret yaptırmıştır. Bunlardan kızı Hacı Hatun için yaptırdığı Hacı Hatun Camii mevcut olup semt halen bu ismi taşımaktadır.
Hızırbey ibadete son derece bağlı bir kişidir. Kazaya namaz koymadığı gibi cemaate devam eden Müslüman bir Türk’tür. Bütün dünya ve Türk tarihçileri bu mümtaz insana geniş yer vererek ilim ve irfanını tescil etmişlerdir. Cenabı Allah’ın rahmeti üzerine olsun. AMİN

Hızırbey’in evlatları da babalarının ve atalarının gittiği yoldan yürüyerek, mensubu oldukları müslüman Türk milletine hizmet etmeğe devam etmişlerdir. Hızırbey evlatlarının yetişmesine büyük önem göstermiştir. Sinan Paşa, Molla Yakup Paşa ve Müftü Ahmet Paşa adları ile üç oğlu; Hacı Hatun ( Hacı Kadın) ve Fahrünisa isimli iki kızı vardır.

Sinan Paşa
Sinan Paşa akli ve nakli ilimlerle mücehhez büyük şair ve ediptir. Matematik ve Astronomi ilmi ile uğraşmıştır. Vezirlik gibi idari görevlerde de bulunan Sinan Paşa hakkında geniş bilgiyi ileride sunacağız.

Molla Yakup Paşa
Hızırbey’in ikinci oğlu olan Molla Yakup Paşa 1443 yılında Sivrihisar’da doğmuştur. İlmini ve tahsilini Hızırbey’den almıştır. Bursa da Sultaniye ve Yeşil Medrese de ve Semaniye Medreselerinde müderrislik ve baş müderrislik yapmıştır. Uzun süre Bursa kadılığı da yapan Yakup Paşa’nın yüksek bir ahlâk ve ilim sahibi olduğunu çağının tarihçileri övgü ile yazmışlardır. Fıkra ve makale türünde yazdığı yazıları yanı sıra haşiyeleri de meşhurdur. Molla Yakup Paşa, kazancını İslâm yolunda harcamış hayırsever bir kişiliğe sahiptir. Bursa da medrese ve mescit yaptırmıştır. 1508 yılında vefat etmiştir.

Müftü Ahmet Paşa
Müftü Ahmet Paşa, Hızırbey’in üçüncü oğlu olur. Halim, bilgin ve zeki bir kişi olduğunu tarihçi Taşköprüzade övgü ile yazmıştır. Fakirlere karşıda çok müşfik ve duyarlı bir zat olduğu söylenen Müftü Ahmet Paşa; uzun müddet medreselerde müderrislik yapmış daha sonra Bursa Müftülüğünde bulunmuştur. Bursa da müftü iken, Müftü Ahmet Medresesini yaptırmış ve medresenin müderrisliğini de üslenmiştir. Çok değerli olan kitaplığını da medresesine bağışlamıştır. 1500 yılında 93 yaşında iken vefat etmiş Emir Buhari Türbesinde metfundur. Müftü Ahmet Paşanın bir oğlu olduğu, ismini de Hızırbey koyduğu biliniyor. Hızırbey’de dedesi Hızırbey gibi alim ve şair bir kişidir. Hızri mahlasıyla Türkçe ve Farsça şiirleri bulunuyor.

Hacı Kadın
Hacı Kadın Hızırbey’in iki kız çocuğunun büyüğüdür. İyilik ve yardımsever bir kimse olduğu vakfiye kayıtlarından anlaşılmaktadır. 1523 tarihinde ölmüştür.

Fahrünisa Hatun
Fahrünisa Hatun, Hızırbey’in küçük kızıdır. Hayatını Bursa da kardeşi Müftü Ahmet Paşanın yanında geçirmiştir. Sivrihisar da metfun olduğu söylenmektedir. Ancak mezarına ait bir emare bulunamamıştır.

Sinan Paşa
Sinan Paşa İstanbul’un ilk kadısı ve belediye başkanı olan, büyük kelam alimi, ünlü bilgin ve şair Hızırbey’in oğludur. 1437 yılında Sivrihisar’da doğdu tahsilini babası Hızırbey’den tamamlayarak çocuk denilecek yaşta icazet almıştır. Babası ile beraber İstanbul’a gelen Sinan Paşa boş durmayarak babasının çevresindeki alimlerden yararlanmış dini ve ilmi bir çok dalda bilgi sahibi olmuştur. Büyük Riaziye alimi Ali Kuşçudan riaziye ve astronomi dersi almıştır. Genç yaşta derin bilgi sahibi olan Sinan Paşa, Fatih Sultan Mehmet’in teveccühüne mashar olmuş, kendisini Edirne medresesine baş müderris tayin etmiştir. Denilebilir ki Sinan Paşa çağının en genç müderrisi unvanını taşımaktadır. Fatih, Sinan Paşayı Sahn müderrisliğine atayarak daha sonrada sadrazamlığa getirmiştir. Sinan Paşanın zeka ve bilgisine hayran olan Fatih Molla Lütfü ile beraber Fatih kütüphanesini kurdurup hıfzı kütüp tayin etmiştir. Sinan Paşa, Molla Lütfü ile beraber iç ve dış kaynaklı bir çok ilim adamının eserlerini Fatih kütüphanesinde toplayarak, kütüphaneyi bir bilim akademisi haline getirmiştir. Bu eserler halen bir feyiz kaynağı gibi elde tutulmaktadır.

Sinan Paşanın kısa zamanda sivrilmesi, açık fikirli oluşu, hiç kimseden çekinmeden fikrini söylemesi Fatihin çevresindeki ilmiye sınıfını gammazlığa ve fesada sokarak Fatihle arasını açmıştır.

Fatihin gözünden düşürülen Sinan Paşanın vezirliği de elinden alınarak hapse atılmıştır. Hoca paşanın hapse atılması İstanbul ulemasının ve hocaların üzüntüsüne sebep oldu. Paşanın hapisten çıkarılmasını aksi halde topluca memleketi terk edeceklerini Fatih’e bildirmeleri üzerine Sinan Paşa hapisten çıkarılarak Sivrihisar medreselerinin baş müderrisliğine ve kadılık görevi verilmek üzere sürgün edildi. Sinan Paşanın düşmanları Fatih’e baskı yaparak, Sinan Paşa delidir. Dimağında bozukluk var diyerek İznik’ten geri çevirtirler tekrar eza ve cefaya maruz kaldı. Sinan Paşaya reva görülen bu hal ulema sınıfını yeniden infiale düşürdü. Başta büyük alim Molla Hüsamettin ve Molla Lütfü olmak üzere hoca paşaya yapılan bu eziyetler son bulmazsa İstanbul’u terk edeceğiz diye direnmeleri üzerine Sinan Paşa yeniden serbest bırakıldı. Vefakâr ve sadık öğrencisi Molla Lütfü ile Sivrihisar’ın yolunu tutan Sinan beş yıl Sivrihisar da baş müderrislik ve kadılık yaptı bu esnada babası Hızırbey’in Sivrihisar da tesis ettiği meşhur Hızırbey Kütüphanesini ihya ederek geliştirip büyüttü. Daha sonra kendi ismiyle maruf Sinan Paşa kütüphanesini kurdu.


Sivrihisar’da beş yıl kalan Sinan Paşa, Fatih’in vefatı üzerine tahta çıkan ikinci Bayezid, Sinan Paşaya vezirlik rütbesini iade ederek Edirne medreselerine baş müderris yaptı. Sinan Paşa edebi eserlerinin bir çoğunu Edirne de yazmıştır. Devrin en kudretli sofısı olan şeyh vefaya intisap eden Sinan Paşa tasavvuf yönünden de büyük feyiz sahibi olmuştur.

Başlangıçta ilim ve fen sahasında, astronomik, kelam ve fıkıh gibi eserlerini Arapça, edebi eserlerini ise ikinci Bayezid zamanında Türkçe yazmıştır. Bir çok kaynaklar, Sinan Paşanın çeşitli münazara ve mübaheselere katıldığını, hepsinde de susturduğunu belirtmektedir. Sinan Paşayı ebedileştiren eserlerinin başında büyük vecd ve coşkunluk içinde kaleme aldığı tazarruname (Yalvarmalar) gelir. Bu eser süslü nesir uslubünün mükemmel bir örneği ve uslubün şaheseri olarak tek kalmıştır. Sinan Paşanın marifname adlı kitabı da ahlâka ait olup diğer ismi nasihatnamedir. Teskiretül evliya isimli yazma bir eseri daha mevcuttur.

Sinan Paşa, Tezkiretül evliya adlı eserinde de bir kısım evliyalardan menkıbeler sunmakta olup bunu da Türkçe yazmıştır. Paşanın daha bir çok eserinin olduğunu ancak bunların nerede olduğu bilinmiyor.

Sinan Paşa şerefli bir mazi, çile ile dolu ömrünü 48 yaşında iken 1486 yılında tamamlamış hakkın rahmetine kavuşmuştur. Kabri İstanbul’da Eyüp civarındadır.

Sinan Paşa eserlerinin yanı sıra, geriye yetiştirdiği talebelerini bırakmıştır. Bunların başında Sivrihisar da sürgünde iken kendini yalnız bırakmayan vefakar öğrencisi ve çile arkadaşı Tokatlı Molla Lutfü gelir. Tacettin İbrahim ve Karesili Nurettin ve daha niceleri ile müderrislik ve kadılık yapmış öğrencileridir.

Sinan Paşanın elimizdeki kaynaklara göre iki oğlu vardır. Büyük oğlu Mirim Mehmet Çelebi ile küçük oğlu Ahmet Çelebi de mümtaz ahvadı gibi müderrislik kadılık gibi görevlerle İslâm’a hizmet etmiş kişilerdir. Allah’ın rahmeti üzerine olsun...

Aziz Mahmud Hüdayi
Aziz Mahmut Hüdai 1541-1628 yılları arasında yaşamıştır. Şereflikoçhisar'da doğmuş , Sivrihisar'da yaşamıştır. Babası alim ve fazıl bir kişi olan Mahmut oğlu Fazullahtır. Soy kökeni Cüneyd-i Bağdadiye dayanmaktadır. Tahsilini Sivrihisar’ın ünlü medreselerinde yapıp icazet almıştır. Bir müddet sonra zamanın meşhur kadılarından Nazırzadenin mahiyetinde çalıştıktan sonra Hicri 981 yılında otuz akçe maaşla Bursa’da kadılık yaptı.

Aziz Mahmut Hüdai dört yıl Bursa’da kadılık ve müderrislik yaptı. Gördüğü bir rüyanın dehşedi ve tesiri altında kalarak bu görevleri bırakıp Şeyh Üftadeye intisap etti. Zira ilminin kafi olmadığını bir mürşide ihtiyacı olduğunu idrak etmişti.

Aziz Mahmut Hüdai, üç yıl Şeyh-i üftadenin yanında ilmini ve bilgisini artırarak kemâl mertebesine erişti. Bu zaman zarfında sırıklara takılı ciğerleri satarak kendisinin ve çocuklarının nafakasını temin etti.

Bursa’nın Yerkapı semtindeki Çilehane’de, Şeyh Üftade’nin bir kısım eşyaları ile birlikte, Şeyh Hüdai’nin ciğer sattığı sırıklar, ziyaretçiler tarafından halen temaşa edilmektedir. Kemâle ermek için, Kadılığı ve Müderrisliği terk edip, Bursa sokaklarında sırıkla ciğer satıp, nefsini ve gururunu kırmak bir büyük için elbette ibret alınacak bir husustur.

Hüdai üç yıl gibi bir zamanda kemâl mertebesine eriştikten sonra, bir müddet dinlenmek üzere doğup büyüdüğü Sivrihisar’a gelmiştir. Bazı kaynaklara göre Sivrihisar’da Yeni Camiinin evvelki yerinde mevcut olan Hüdai Camiini ve çevresindeki külliyeleri yaptırmıştır. Hüdai Külliyesinde camiden başka imaret, misafirhane ve zikirhane bulunmakta olduğu anlaşılmaktadır.
Hüdai manevi bir işaretle Sivrihisar’dan ayrılarak ailesi ile birlikte Üsküdar’a yerleşip bir müddet inzivaya çekildi. 15 yıllık inziva hayatından sonra 1593 yılında Fatih Camiinde Cuma vaizliği, müfessirlik ve müderrislik yaptı. Bu sırada ikamet ettiği evin bulunduğu yere mescit yaptırdı.

Gördüğü hizmetlerde sağladığı üstün başarı sebebi ile devrin padişahı tarafından yüz akçe maaşa bağlandı. Daha sonra yaptırmış olduğu mescitte görev yapan Hüdai, Mihrümah Sultan Camiinde de vaizlik yaptı. 1621 yılında inşası tamamlanan Sultan Ahmet Camiinde vaaz ve irşat ta bulundu vaaz ve irşatlarında, tevhit ve hidayet mevzuularını güzel ve beliğ ifadelerle anlatan Hüdai üç kez de Hacca gitmiştir.

Sivrihisarlı Aziz Mahmut Hüdai’nin Kanuni Sultan Süleyman Han’ın kızı Mihrümah Sultandan dünyaya gelen Ayşe Sultanla evlendiği biliniyor. Bu evlilikten beş erkek dört kız olmak üzere dokuz çocuğu olmuştur. Oğulları; Evliya Mehmet Muhtar Efendi ( Vefatı 1004) küçük yaşta ölmüş ve kendisinden olağan üstü hal ve vasıflar zuhur etmiştir. Mustafa Ebrar Efendi (V.1004). Ali Murtaza Efendi (V.1010). Abdülvâhit Efendi (V.1020). Ahmet Sıddık Efendi (V.1034). Kızları; Fatma, Ayşe, Zeynep, Fatma Zehra’dır. Oğullarının hepsi kızlarının ise ikisi Hüdai hayatta iken vefat etmişlerdir. Kendisinden sonra nesli kızları yoluyla devam etmiştir. Büyük ilim ve siyaset adamlarımızdan Doktor Adnan Adıvar’ın Aziz Mahmut Hüdai’nin soyundan olduğu bilinmektedir.

Hüdai bilgisini çok dar imkanlarına rağmen kağıt üzerine de dökerek otuza yakın eser yazmıştır. Bunların çoğu matbu olarak neşredilmiştir. Neşredilenler ise tarikatname, tarikat’ı Muhammediye, Necatül Garik adlı risaleleri ile divanlarıdır. Eserlerinin bir kısmını Türkçe ve bir kısmını da Arapça yazan Hz. Hüdai Hazretlerinin Arapça’yı ve Farsça’yı da çok iyi bildiği anlaşılmaktadır.
Hüdai Hicri 1038, Miladi 1628 yılında Ekim ayında bekâ alemine göçtü. Vefatından sonra, Üsküdar'daki türbesi makamı ziyaretgâh olmuştur. Halen İstanbul halkının gönüllerinde yaşayan, hayatı kerametleri ve menkıbeleri dillerdedir.

Şeyh İbrahim
Şeyh İbrahim bir Türkmen erenidir. Tahsilini Sivrihisar’da yaparak icazet almıştır. İrşat için arkadaşı Şeyh Nurettin ile birlikte, Anadolu’yu dolaştıktan sonra, arkadaşı Nurettin Karacaören köyünde, kendiside Dinek Köyünde İrşat için görev almıştır. Doğumu ve yaşadığı çağ hakkında çok az bilgiye sahibiz. Ancak Sivrihisar’a bağlı Dinek Köyündeki türbesinin yapı tarzından Selçukluların son yılları ile Osmanlıların ilk yıllarında yaşamış olduğu anlaşılmaktadır. Şeyh İbrahim’i daha ziyade bize intikal eden menkıbeleri ile tanımaktayız.

Şeyh Seydi İbrahim Mahmut
Şeyh Seydi İbrahim Mahmut, Yıldırım Bayezid devrinde yaşamış, keramet sahibi bir zattır. Ölüm ve doğum tarihi bilinmiyor. Sivrihisar İbikseydi köyünde olup köyün ismi İbikler iken şeyhin ismini alarak İbikseydi olmuştur. Şeyh Seydi tahsilini Sivrihisar Medreselerinde tamamlayarak İbikseydi ve çevresindeki köylerde irşat görevini ifa etmiştir. Keramet sahibi bir İslâm alimi olduğu anlatılan menkıbelerinden anlaşılmaktadır. Bunlardan en meşhuru ve halen tazeliğini koruyan Timur’la geçen bir olayını aktarıyoruz:

Olay Yıldırım Bayezid ile Timurlenk arasında yapılan Ankara Savaşından sonra Timur ordusunun, İbikler yaylasının bulgurluktaki çayırda konakladığı sırada geçmiştir. Seydi İbrahim Mahmut’un irşatlarından hoşlanmayan bazı dinsizler, Timur’un huzuruna çıkıp, burada bir derviş var bizi rahatsız ediyor, diyerek bir takım yalanlarla SEYDİ’yi pıstırmak istediler. Timurlenk bunların yalanlarına kanarak:
-O dervişi huzuruma getirin diye emir verir. Askerler; bir taşın üstünde abasının yırtıklarını dikmekte olan Seydi’ye. Timur sizi çağırıyor. Haydi gidelim. Dediler. Şeyh Seydi:
- Şu aba’nın yırtıklarını dikip varayım.
Askerler peki diyerek Timur’a geleceğini bildirdiler. Aradan bir saat geçer. Şeyh bir türlü gelmez. Dinsizler:
- İşte efendimiz sizin emrinizi de dinlemedi diyerek Timur’u bir kat daha gazaba getirirler. Askerlere tekrar emir verir :
- Benim emrimi dinlemeyen o dervişi tez getirin.
Askerler eve geldiğinde. Şeyh Seydi ibadet etmektedir.
- Bize söz verdiğin halde niye gelmedin, deyip Şeyh Seydi’ye hakaret yağdırırlar. Şeyh :
- Müsaade edin biraz azık alayımda gidelim. Dağarcığına biraz unla birlikte, Ardıç, Ahlat ve karaçalı cinsinden birer odun ve bir miktar da arpa alarak Timur’un yanına gelir. Timurlenk öfke içindedir.
- Benim emrimi niçin dinlemez. Tez gelsin dedim de niye gelmedin? Seydi İbrahim sırtındaki aba’yı göstererek:
- Huzurunuza şu yırtık aba ile çıkmamak için yamayıp da huzurunuza geldim. Ama siz buyurun demediniz; Timur ise “hayır gelmediniz” der; Şeyh Seydi İbrahim:
- Bir saat önce çadırınızın direğine baykuş olarak konan bendim... Bu sözlere büsbütün gazaplanan Timurlenk :
- Bana keramet dersi mi vereceksin? Şeyh Seydi :
- Müsaade edersiniz kerametimi göstereyim der. Timur:
- Peki göster bakalım...
Seydi İbrahim Timur’a kerametini göstermek için işe koyulur. Önce bir ateş yakıp üzerine çömleği koyar. Biraz su ile getirmiş olduğu unla beraber çorba pişirir. Getirdiği arpayı da bir yere döküp üzerine abasını örter.
Timur’a:
-Askerlerine emir ver çorba pişti dağıtayım. Atlarınızın da arpasını vereyim...
Timur :
-Be adam pişirdiğin bir çömlek çorba ortaya koyduğun iki avuç arpa sen delirdin mi?.. Şeyh Seydi :
- Siz merak etmeyin yeterde artar bile... Peki öğleyse diyerek borazan çaldırıp askerleri toplar.
Seydi çorbayı dağıtmaya başlar... Tenceredeki çorba hiç eksilmez... Timur heyecan içinde hayretten gözleri açılır... Bir yandan da atlara arpa dağıtımı başlar. Askerler arpayı bitirmek için inat ederler... Seydi askerlere sakın abayı kaldırmayın dediği halde bir asker bu ne biçim şey diye abayı kaldırır. Buna kızan Seydi İbrahim :
-İlahi asker elin kurusun diye kalbinden buğz ve dua eder.
Az sonra abayı kaldıran askerin eli iki kıvrım olunca
Timurlenk :
- Sen gerçek bir keramet sahibi kişisin. Dile benden ne dilersen.
Senden bir dileğim var şu ocağın altında yanan odunlardan üçünü oturduğum yerden atayım. Bunların düştüğü yerin arasında kalan yerlerin âşarı benim tekkeme kalsın. Timur, Seydinin bu isteğini derhal kabul eder... Seydi karaçalıyı atar. Karabayır’a düşer. Boz ahlatı atar Karkın la Karaburhan’ın arasına düşer. Ardıç ağacını da atar oda Sarıkavak Köyünün altına düşer.

Ardıç ve boz ahlat halen yeşil olarak duruyor. Ardıç ağacının yarısının beli kamburlaşmış, altından geçenler bel ağrısından kurtuluyor. Un çorbasını pişirmek için aldığı su ile yıkananlar da sıtma ve bazı illetlerden kurtuluyor.

Bu inanış; halen o çevrede devam etmekte olup mezarı da hürmete mazhardır. Seydi İbrahim; Timur’un bitmek tükenmek bilmeyen ihtirasını bu şekilde yüzüne vurarak her şeyin biteceğini ancak Allah aşkına yapılan bir işin, daim kalacağını vurgulayarak ona güzel bir ders verir.

Seyyid Nurettin
Malazgirt Savaşı ile birlikte, Anadolu’nun Türkleştiril- mesi de başlamıştır. Orta Asya’dan getirilen Türkmen Boyları durmadan uç bölgelerine yerleştirilmektedir. Ankara,Türkler tarafından zaptından sonra Sivrihisar’a gelen Selçuklu Türkleri burasını uç yerleşim bölgesi yapmışlardır. Yerleşimden sonra, önem kazanan Sivrihisar dini ve içtimai faaliyetler yoğunlaşmış camiiler ve medreseler ihdas edilmeye; medreselere bilginlerde toplanmaya başlamıştır. Seyyid Nurettin de gelen bilginlerdendir. Doğumu ve ölümü hakkında kesin bir bilgi bulamadık. Sivrihisar’ın o zaman en meşhur, Selçuk Medresesinde hocalık yapmış ve yüzlerce talebeye icazet vermiştir. Çağının en büyük alimlerinden biri olduğu kitabımızda adı geçen bir çok aliminde hocalığını yapmıştır.

Talebelerinin en meşhuru Karaca Ahmet Sultandır. Seyyid Nurettin bu değerli talebesine kızını vererek damat yapmıştır.

Seyyid Nurettin’in mezarı şimdi Garaj Parkı olarak kullanılan mezarlıkta idi. Mezarlık kaldırılıp park yapılırken, Greyderin arızalanıp çalışmaması dikkatleri çekmiş, bazı kişiler, burada Seyyid Nurettin’in kabri var onu kaldırın da öyle çalışın ikazı ile, mezar kaldırılıp kumlu yol kabristanına kaldırılmıştır. Bir hayır sever tarafından da yaptırılarak değerli âlime vefa borcu ifa edilmiştir.

Karaca Ahmet Sultan
Karaca Ahmet Sultan, Sivrihisar’da doğmuştur. Büyük alim Seyyid Nurettin’in talebesi ve damadıdır. Sivrihisar’ın ünlü Selçuk Medresesinden icazet almıştır. Dini ilminin yanı sıra kimya ve tıp ilmiyle de uğraşarak çağının en büyük tıp bilgini olmuştur. Bir çok hastayı iyileştirdiği gibi geliştirdiği ilaçlarla da dertlerine deva olmuş ve büyük üne kavuşmuştur. Bu sebepledir ki, mezarı halen şifa niyetiyle ziyaretcilerle dolup taşmaktadır. Kabri kendi ismiyle maruf Karaca Ahmet Sultan Köyündedir. Bu köy eskiden Sivrihisar’a bağlı iken sonradan Polatlı İlçesine verilmiştir.

Şeyh Hacı Mehmet
Horasan Türklerinden olup kabri Kılıç Mescit altında iken camiinin yıktırılması ile kitabesi ile beraber kaybolmuştur.

Anadolu’da ve Sivrihisar’da ilk yapılan camii 570 göç yılında bu zat yaptırmıştır. Camiinin imamlığını da yapması büyük bir alim olduğunu ortaya koyuyor. Sivrihisar’a yerleştirilen Kılıç Aşiretinin bir büyüğüdür. Yaptırdığı Kılıç Mescit Camiinin minberi halen Ulu Camiidedir. Benzeri bulunmayan bir şaheserdir.

Seyyid Şeyh Mahmut Süzani
Seyyid Mahmut Süzâninin hayatı ve kişiliği hakkında, külliyesi ve kabrindeki kitabesinden başka bir bilgiye sahip değiliz. İsminin Seyyid ve Şeyh olması çağının ileri gelen din adamlarından olduğunu ortaya koymaktadır. Vakıf kayıtların da mezarının bulunduğu çevrenin SEYYİD MAHMUT SÜZANİ KÜLLİYESİ olarak belirtilmiş olması da bize ayrı bir bilgi vermektedir. Bilindiği gibi Sivrihisar’da yaptıranın ve ihdas edenin ismine izafeten bir çok külliye mevcuttur. Külliyelerin yapısı içinde Medrese, Mescit, İmaret, Misafirhane ve Kütüphane gibi bölümler bulunuyor. Mahmut Süzani Külliyesinde de bunların bulunması külliyenin bu zat tarafından yaptırılmış olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Ancak, Külliyenin mescit kitabesinde, “bu imareyi ve türbeyi Hoca Bahadır Ömer’in oğlu büyük kadı Yakup 749 da yaptırdı.” denilmesi mescitin ve Süzani’nin türbesinin bilahare yapıldığını belirmektedir. Seyyid Mahmut Süzani’nin türbesinin kitabesinin Türkçe’si “Darı fena olan dünyadan Dârı bekâ olan ahirete ve gurur merkezinden sevinç yurduna giden şehit, Seyyid, Allah’ın rahmet ve gufranına vasıl olan Şeyhlerin kutbu Abit, Zahit, Fütüvvet sahibi Şerafettin oğlu Seyyid Mahmut’un kabrini yüce tanrı ışıklandırsın. Sene 630” Kitabede belirtildiği üzere Şeyh Süzani, Selçuklular çağında İslâm’a hizmet verip vasfı ile gurur diyarı, Sivrihisar’daki medreselerde görev yapmış ulu bir din büyüğüdür.

Bu külliye belediyece yıktırılmış medruk haldedir. Mescit ve türbe, İslâmi İlimler Vakfı ve Tarihi Eserleri Koruma Derneği Başkanı Atatürk İlk Okulu Müdürü Yaşar Yurtdaşın gayreti ile 1983 yılında onarılmış daha fazla tahrip olması önlenmiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü külliyeyi yeniden aslına uygun şekilde yaptıracaktır.

Cemalettin İsmail Bini Akcabey
Selçuklu ordusunun uç kumandanıdır. Akcabey çeşmesi ile Akcabey camiini yaptırdığı ve sözü edilen çeşme ile camii halen bu adı taşımaktadır. Kabri Ulu Camiinin önündeki mezarlıkta idi mezarlığın kaldırılmasıyla kaybolmuştur.

Kadı Celal Bey
Kadı Celâl Bey İstanbul’un ilk kadısı ve Belediye Başkanı olan ünlü kelâm alimi Hızırbey’in babasıdır. Nasrettin Hocanın da torunudur. Sivrihisar Alemşah medresesinden icazet almıştır. Çeşitli yerlerde kadılık ve müderrislik yapan Celâl Bey Sivrihisar’da da kadılık ve müderrislik görevlerinde bulunmuştur. Bir çok talebeye icazet verdiği anlaşılmaktadır. En meşhur öğrencisi oğlu Hızırbey’dir.

Kadı Celalettin Sivrihisar'i
663 göç yılında idam edildiğini tesbit ettiğimiz Celâlettin Svrihisar’i hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. Bir çok Sivrihisarlı büyükler gibi yazılarında Sivrihisar’i mahlâsını kullanmıştır. Malum olduğu üzere Şeyh Baba Yusuf da Mahbubul-Mahbub adlı eserine Baba Yusuf Sivrihisar’i diye yazmıştır.

Kadı Celâlettin’in ünlü bir kadı olduğunu tarihciler kaydetmekte, gammazlattırılarak idam edildiğini belirtmekte- dirler.

Başçavuş zade Ahmet Muhtar Efendi
Başçavuş Zade Ahmet Muhtar Efendi Sivrihisar’da tahsilini yapıp icazet almıştır. Âlim temiz kalpli bir kişi olan Ahmet Muhtar Efendi uzun yıllar Yazıcı İbrahim Ağanın bânisi bulunduğu 50 öğrencili Hoşkadem Medresesinin müderrisliğini yapmıştır. Bu görevin yanı sıra vaizlikte yapmıştır. Doğum ve ölüm tarihi bilinmemektedir.

Hafız Halil Efendi
Çok küçük yaşta hıfsını tamamladıktan sonra, medreseye devam edip icazetname almıştır. Bir çok yerde dini hizmetler yaptıktan sonra Hacı Hüseyin Efendinin 1241 senesinde yaptırdığı Şerafettin medresesinde müderrislik yapmıştır. Doğum ve ölüm tarihi bilinmiyor.

Müftü Hasan Efendi
Tahsilini Sivrihisar’da yaparak icazetname almıştır. Uzun müddet Sivrihisar da müftülük yapmış daha sonra İstanbul’da medrese müderrisliğine getirilmiştir. Birkaç eserinin olduğu, bunlardan Sivrihisar tarihi ve Nasrettin Hoca ili ilgili yazma eseri olduğunu biliyoruz. Bu eser İstnbul’da bir kütüphanede bulunuyor. Sivrihisar’ın bilinmeyen bir çok yönlerine ışık tutmaktadır.

Şeyh Ahmet Efendi
Şeyh Osman’ın oğludur. Hocası babası Şeyh Ahmet Ziyaettin medresesinin müderrisliğini yapmıştır. Belâgat ve doğruluğu ile Sivrihisar halkının sevgisine mashar olmuştur. Hat sanatında çok mahir olduğu biliniyor. 1331 yılında vefat etmiş olup, kabri Hamdi Baba türbesindedir.

Zamanında askere gidenler elini öper, hayır duasını alarak vedalaşırlarmış. Bir gün çok sayıda asker hocanın duasını almak için ecine gelirler. Şeyh Ahmet Efendi :
- Çocuklar, hepinizle vedalaşmak zaman alacak. Hepinizin adına içinizden birkaç kişi ile vedalaşayım olmaz mı? Diyerek birkaç kişiyi kucaklayıp vedalaşır. Şeyh’in vedalaşıp kucakladığı gençlerin hepsi şehit düşer... diğerleri ise geri dönerler...

Şeyh Osman
Sivrihisar medreselerinin yetiştirdiği büyüklerdendir. Âlim ve bilgin Şeyh Rüstem’in oğludur. Âlim ve şair olup hatdatlıktada çok üstün bir meziyete sahip, bir çok yazma Kur-an bulunduğu bir nüshasında İstanbul’da müzede olduğu bilinmektedir. Siyasete ait bir eseri de Diyarbakır Kütüphanesinde bulunuyor.

Nakşi tarikatının İç Anadolu’da yetişmiş büyüklerindendir. Devrin padişahına bir çok müridinin olduğu gammazlanır. Padişah kendisini İstanbul’a getirtir. İlme ve irfanını ölçmek için bir yere gizlenerek kendisine sorulacak soruları ve vereceği cevapları dinler.

Kendisinden sual açanlar oturacağı sandalyenin altına gizlice bir Kur-anı Kerim koyarak buyurun oturun derler; Şeyh Osman :
- Sandalyenin altından şu kitabı mukddesi alın, ondan sonra oturayım o zaman ne soracaksınız sorun. Şeyh Osman ilk imtihanı verir. Akabinde bir ayetin mealini sorarlar, cevabını verince padişah gizlendiği yerden çıkarak :
- Sen gerçek bir alimsin bir isteğin var mı?
- Sivrihisar’a bir medrese yaptıracağım yardımın olursa sevinirim der ve Sivrihisar’a gelerek Arifiye medresesini yaptırır.

Şeyh Osman Efendi yolculuğa çıkar. Cöngel köyünde bir odaya misafir olur. Köy halkı kendisine izzet ikram ederler sohbet esnasında orada bulunanlara hitaben bana bir yer verin der. Hay hay hocam sana bir yer verelim derler:
- Siz beni yanlış anladınız ben sizden mezar yeri istiyorum.
Orada bulunanların şaşkınlığı esnasında rahmeti rahmana kavuşur. Köy halkı kendisinin vasiyeti üzerine defnedip birde türbe yaparlar. Cöngel köyü haykı bu alim ve veliye hünmet ve tazim göstererek halen yad etmektedirler.

Şeyh Osman’ın soyu Şeyh Baba Yusuf’a dayamaktadır. Şeyh Osman Efendi aynı zamanda şairdir.


Mehmet Ali Efendi
Sivrihisar’ın medreselerinde tahsil görerek icazetname almıştır. Uzun yıllar Sivrihisar’da müftülük ve vaizlik yaptı.

1260 yılında Hacı Osman Ağanın yaptırdığı Karacalar medresesinin müderrisliğini yaparak bir çok talebe yetiştirmiştir. Müftü Mehmet Ali Efendi aynı zamanda şair bir kişidir. 25 Temmuz 1339 yılında Sulh imzasında Hükümet Konağı önünde okuduğu şiir hâla dillerdedir.

Çubukçu Sofu Mehmet Hoca
Sivrihisar’da Sofu Hoca olarak bilinen Mehmet hoca, Sivrihisar medreselerinde yetişmiştir. Cafer Tayyar medresesinden icazet aldığı biliniyor. Aynı medresede hocalık yapmıştır. Yaşamını coşkun bir vecd içnde. İbadet ve taadla geçirmiş Zühd sahibi. Kerameti yakın çağla yaşadığı için hâla konuşulmaktadır.

İslâm dininin temizliğe verdiği önemi titizlikle uyguladığı biliniyor. Yıkanmadık bardaktan. Ağzı kaplı olmayan testinin suyunu içmez, herkese testilerinin ağzını kapamalarını söylerdi. Ayağında daima çift çorap bulunurdu. Camiye girince üstteki çorabı çıkarır ayakkabısının içine koyardı.

Sofu Mehmet Hocanın hat sanatında mahir bir kişi olduğu ve el yazması Kur-anı Kerimleri bulunuyordu. Ayrıca hocanın yazma eserleri ile şiirleri de vardı. Bunları Sivrihisar’a gelen bazı müftü ve hocalara verildiğini tespit ettik.
Sofu Hoca medreselerde öğretim üyeliği yaptı. Son olarak da Taş Medrese yanındaki sıbyan mektebinde ve Cafer Tayyar mektebinde muallimlik yapmıştır.
Vasiyeti üzerine okuyup ilim ve irfan sahibi olduğu Cafer Tayyar mektebinin avlusuna gömüldü.
Sivrihisar İslâmi İlimler Vakfı, yaptırmakta olduğu Cafer Tayyar İslâm sitesi içindeki hocanın mezarını türbe şekline getirip vefa borcu ifa edecektir. Allah’ın rahmeti üzerine olsun...

Hafız Çakır Hoca
Sivrihisar medreselerinden yetişen alimlerdendir. Hafız olduğu bilinmektedir. Çeşitli medreselerde görev yaptıktan sonra Osmanlı döneminin son zamanlarında ihdas edilen sıbyan mektebi muallimlerinden sevgi ve saygı ile anılanlardan biridir. Ahlâk ve kanaat sahibi olduğu yaşantısından anlaşılmaktadır.

Hopuşzade Müftü Mustafa Vehbi Efendi
Yakın zamana kadar Sivrihisar’da isminden bahsedilen alimlerin en meşhurlarından biride, Hopuş Zade Mustafa Vehbi Efendidir. Müftü Mustafa Efendi geniş dini bir bilgiye sahip, tasavvuf ve felsefenin doruğuna çıkmış bir Sivrihisar büyüğüdür. Çok zeki ve ileri görüşlü olduğu biliniyor.
Tahsilini Sivrihisar’da yapmıştır. Banisi İbrahim Ağaya ait olan ve en çok talebe yetiştiren Hazinedar Medresesinin müderrisliğini yaparak yüzlerce talebeye icazet vermiştir. Müderrisliğin yanı sıra Sivrihisar müftülüğünü ve vaizliğini de üslenen Mustafa Efendi İslâm aleminde ünü olan bir ilim adamıdır.

Hopuş Hocanın mezarı Eski Mezbaha yanında idi. Tahtalı Evliya mezarlığının kaldırılması esnasında, son göbek torunu olan Hacı Hoş tarafından kaldırılarak Edilcik Mezarlığına nakledilmiştir. Mezar taşında kitabesi mevcuttur.

Kudbiddin dede
Kudbiddin Dede hakkında belli bir bilgiye sahip değiliz. Rahmeti Tahsin Özalp Hocamızın, Sivrihisar Tarihi adlı kitabının medreseler bölümünde; Kudbiddin medresesi ismi de geçmektedir. Keza Karacalar mahallesinin eski ismi de Kudbiddin Dede idi. Bu duruma göre; bu muhteremin Sivrihisar medreselerinde yetişmiş bir din büyüğü olduğu anlaşılmaktadır. İsminin din alimlerinin en büyüğü anlamına gelen Kudbiddin olması da bize ayrı bir bilgi veriyor. Türbesi Karacalar mahallesindedir.

Cafer Tayyar
Cafer Tayyar hakkında gerçek bir bilgi sahibi değiliz. Sivrihisar’la ilgili belgelerde de merhum hakkında önemli bir bilgi yok. 107 yıl önce yazılan Ankara Salnamesinde Peygamberimiz (SAV) Efendimizin amcazadesi denilmekte ise de zaman ve tarihi olaylar bunu teyyit etmemektedir. Merhum Sofu Mehmet Hoca, Arap olduğunu söylemektedir. Buna göre İstanbul’un fethine memur Arap Ordularının bir kumandanı olması muhtemeldir. Zira Türk İslâm örfüne göre şehit, öldüğü yere gömülmektedir. Bu sebeple Bizanslılarla yapılan savaşta şehit olup aynı yere gömülmüştür. Sivrihisar halkı tarafından hürmet görmektedir.

Abdülvahap Gazi
Peygamberimizin sancaktarlarından olduğunu Şeyh Baba Yusuf mahbubiye adlı eserinde yazmaktadır. En doğrusu budur zira Sivrihisar’ın Selçuklular dönemine ait çok az bilgiye sahibiz. Şeyh Baba Yusuf’un Mahbubiye adlı kitabında o çağa ait kesin bilgiler bulunmaktadır. Mezarı eski Tahtalı Evliya mezarlığında idi Kandil günlerinde mezarı ziyaret edilir geç yürüyen çocuklar türbesinin çevresinde dolaştırılarak onu manevi ve ruhani feyzinden yararlanılırdı.

İlyas Paşa
İlyaspaşa kendi ismiyle anılan İlyaspaşa köyünde metfun olup türbesi vardır. Kimliği hakkında mütemmim bir bilgiye sahip değiliz mezar taşında kartal ambleminin bulunması Selçuk Türklerinden bir kumandan olduğunu vurgulamaktadır. Türbesinin çevresinde bir çok İslâmi tarzda mezarlar var.

Türbede İlyaspaşanın sancağı diye söylenegelen bir sancak mevcut bu sancak köy muhtarlığında muhafaza ediliyor. Üzerinde bulunan çeşitli şekillerinden anlam çıkartmak zordur.


Gecek Köyü ve Köyde meftun büyük kişiler
Gecek Köyü, Sivrihisar’a uç olarak yerleştirilen Selçuklu Oğuz Türkmen boylarının bir kolu olan KILIÇ Aşiretinin bir bölümünü teşkil eder. Bu sebeple tarihi fonksiyonu büyük önemli bir beldemizdir. Sinesinde, Anadolu’da ilk yapılan camii ve minaresini, bunların yapılmasına vesile olan büyük zatı muhteremleri taşıyor.

Anadolu’da, ilk medresenin UMUR BEY Medresesi ismi altında burada yapıldığı belgelerle sabittir. Bu medreselerden Türk – İslâm sentezi Muvacehesinde bir çok ünlü müderrisler, Âlimler, Hocalar yetişmiştir. Bu aksiyon halka yaşadığımız çağda da devam etmekte olup bir çok din adamı, imanlı öğretmen, mühendis ve sair ilim dallarında memleket irfanına hizmet eden kişiler yetişmiş ve yetişmektedir.
Gecek Köyünün muhterem İmam-Hatibi Ali İhsan Destici hocamızın yardımları ile köyde metfun olan zatlardan bir kaçının kişiliği ve menkıbeleri ile kitabımızı değerlendirmek istedik. Bunlar :

Kılıçlı bey
Sivrihisar’a ilk gelen uç Kılıç aşiretinin beyi ve kumandanıdır. Bizanslılarla yapılan bir savaşta şehit olmuştur. Kabri tamir edilirken açılmış, cesedin çürümemiş ve teşekkülü bozulmadığı görülmüştür.

Hacı Evran
Bu zatta Türk İslâm büyüklerindendir. Gecek köyünde ve tekkesi bulunuyor. Tekkenin içindeki kitaplar, tekke ve zaviyeler kanunun ilgasından sonra dağıtılmıştır.

Yahşi Baba
Yahşi Babanın türbesinde Gecek köyü halkının hürmetine mazhar olmaktadır. Türbeye uzaktan bakanlar yıldız gibi bir ışık gördüklerini, Sakarya Savaşı boyunca bu ışığın yandığını görmüşlerdir. Gecek köyünde Abdullah Dede namıyla bilinen bir kişi tekkede yeşil sarıklı kişileri gördüğünü söylemektedir. Eskiden tekkenin yanında akan su ile yıkanan- lar sıtma illetinden kurtulurmuş. Şimdi sıtma kalmadığı için kime yıkanmıyor. Tekkelerde define arayan bedbahtlar bu muhteremin mezarını da kazmak istemişler, fakat paniğe kapılıp kaçmışlardır. Daha sonra bir patlama olmuş yakındaki evlerin camları kırılıp duvarları çatlamıştır.

İğdeli Dede
Bu muhterem zatın mezarı da köyün ortasındadır. Yanına çeşme yapılmıştır. Köy halkınca hürmet ve tzim görmektedir. Gecek köyü ilk Türk yerleşim yeri olduğu için daha bir çok mübarek zatların kabirleri mevcuttur.


Ali Dede
Sivrihisar İlçesi eski görünümünü hatırlayanlar, İlçenin Kuzey yönü dışında diğer bölgeler mezarla çevrili olduğunu bilirler. Diğer yönü ki hiçbir beldede bu kadar mezarlık bulunmaz. Mezar çokluğunun Sivrihisar’ın bir uç Türk yerleşim bölgesi olduğunda aramak yanlıştır. Mezarların çoğu Şehit mezarıdır. Ehlisaliple yapılan savaşlarda şehit düşenlerin yanı sıra Selçuklu Beyliklerinin iç savaşları ve Selçuk-Osmanlı geçiş dönemindeki savaşlarda ölenlerde büyük çoğunluktadır.

Bilhassa Karamanoğlu ile Emir Süleyman arasındaki savaşlarda birçok Müslüman birbirini öldürmüştür. İşte böyle bir savaşta Karamanoğlu’nun şerrinden ve zulmünden kaleye sığınan kadınları ve kızları korumak için görevlendirilen Büyük Veli ALİ DEDE Karamanoğlu İbrahimin askerleri tarafından haksız yere şehit edilmiştir. Bu olayı o çağın yaşayan tarihçisi Mehmet NEŞRİ şu şekilde anlatmaktadır :
“Kâfirlerin İslâm ehlini yenmiş olduklarını işiten Karamanoğlu İbrahim Bey sevindi. Hemen yürüdü. Emir dağına yaylaya gelen ili vurdu; Müslümanların kadınlarını ve oğlanlarını götürdü. Oradan Beypazarı’na çıktı. Buraları da zulümle beter eyledi. Hatta Beypazarı halkı Asude olup, kadınları hamama getirmişlerdi. Bunları gafil avlayarak yağma etti. Yakıp yıktı, talan eyledi. Sonra hamam kapısına gelerek ne kadar dişi ehli varsa kadın kız demeyerek hepsine eza ve cefa etmiştir. Daha sonra her yanı yakıp, yıkarak Sivrihisar’a geldi. Sivrihisarlılar Karamanoğlunun geleceğini duyarak dana o gelmeden kaçmışlar Hisara sığınmışlardır. Karamanoğlu geldiği gibi Hisarı kuşatmış ve savaşa başlamıştır.

Selçuk Bey merhum, o zaman Sivrihisar’da bulunuyordu. Ne kadar halk varsa toplayıp, savaşa katıldı. Karamanoğlu Hisarı ablukaya alarak açlıktan ve susuzluktan bunaltarak mağdur duruma getirmişti. Bu durum karşısında kale dizdarı ( Komutanı ) ve şehir uluları bir araya gelerek kadın ve kızları Karamoğluna teslim etmemek için geceleyin kalenin UĞRUN kapısından çıkararak Mudurnu’ya göndermeyi uygun bularak, kendilerinde ansızın kaleden çıkış yaparak Karamanoğlu ile savaşa katıldılar.

O zaman ALİ DEDE denilen veli bir zatı Uğrun kapıdan kadın ve kızları çıkarmakta iken, etrafına baktığı sırada kayalar arasında pusuda bulunan Karamanoğlu askerleri Ali Dede’yi yakaladılar. Hemen başını kesmek suretiyle şehit ettiler. Ali Dede’nin başı gövdesinden ayrılınca gövdesinin üstünde dönerek yüksek sesle KELİME-İ TEVHİT etti. Bu hali gören Karamanlıların nefesleri tutularak neye uğradıklarına şaşırdılar. Hemen Dedenin mübarek başını alıp, Karamanoğlu İbrahim’e götürdüler. Ali DEDE’nin Başı Karamanoğlunun önünde bir nice zaman KELİME-İ TEVHİT getirdi. Durumu Karamanoğluna anlattılar. Uğrun kapıdan dışarı çıktığını, bunlarda karşı gelerek ALİ DEDE’yi tuttuklarını, Hisardaki halkın çağrışarak ( O kişiyi öldürmeyin. VELİDİR. ) dediklerini ve bunlarında Ali Dede’yi öldürdüklerini, öldürenin ellerinin kuruduğunu, Merhumun başı gövdesinden ayrı düştükten sonra cesedinin üzerinde nice zaman dönerek ( Lâ İlâhe İllallâh ) ( Allah’tan Başka Allah Yoktur) diye söylendiğini arz ettiler. Bu kişilerin anlattıklarını dinleyen Karamanoğlu, Başın halâ hareketini görünce canı başına sıçradı. ( Bre herifler beni Eren hışmına uğrattınız) diyerek Ali Dede’yi şehit edinin boynunu vurdurdu.
Daha sonra Karamanoğlu Sivrihisar’dan ayrılarak Kütahya’ya, oradan da Ankara hareket ederek Seyitgazi ve Bolvadini de yağmalayarak perişan etti. Karamanoğlu Ali Dede’nin mübarek başını alarak Larende’ye defnetti. Üzerine türbe yaptırdı. Karamanoğlu’nun gittiğini gören Sivrihisar halkında kaleden çıkararak ALİ DEDE’nin Cenaze namazını kılarak mübarek cesedini şimdiki bulunduğu yere defnettiler. Üzerine de türbe yapıldı. Halk tarafından ziyaret edilmekte olup, bugün dahi hürmet ve tazimle ziyaret edilmektedir.


1402 Ankara Savaşı



Kasım Veliyüddin döneminin en önemli olayı 1402 yılı Ankara savaşıdır. Yıldırım Bayezid'in 1398'de Karaman ve 1399'da Dulkadirli topraklarına girmesinden sonra topraklarını kaybeden Anadolu beyleri bu sırada Hindistan seferinden dönen Timur'a sığınarak, onu Osmanlı sultanına karşı kışkırttılar.

Bu arada Timur'dan kaçan Karakoyunlu ve Celayirli beyleri de I. Bayezid'i Timur'a karşı tahrik ediyorlardı.



Bu kışkırtmalar bir yana, artık Osmanlı için büyük bir tehdit oluşturmaya başlayan yağmacı ve yıkımcı Timur ordusu Anadolu'da ilerlemeye başlamıştı. Timur'un Osmanlılara ait Sivas'ı alması, halkını öldürerek kenti yakıp yağmalatması, Osmanlı ve Moğol ordularının Ankara'da karşı karşıya gelmesi sonucunu doğurdu.

I. Beyazid, Anadolu da hasat mevsimi olduğu için hasatın Moğolların eline geçmemesi için Timur ile Anadolu sınırında karşılaşmak istedi. Ve bu nedenle doğu anadoluya ilerledi. Timur ise farklı bir strateji izleyerek güneye indi ve oradan Ankara'ya yöneldi. Timur'un arkasında kaldığını öğrenen Yıldırım Beyazid aceleyle geriye dönerek Çubuk ovasına geldi. Geldiğinde ordusu yorgun ve susuzdu. Timur ordusu ise iyice dinlenmiş ve savaşa hazırdı. Yıldırım Çubuk Ovası'nda, Timur'un ordusunu, atları besiye bırakılmış, askerleri dinlenmeye çekilmiş, dağınık ve emniyetsiz bir şekilde karşısında bulur. Tüm Vezirleri, Paşaları ve Oğulları hemen saldırıp imha hareketine girişmeyi istemişse de tarihi hatasını yaptı. "Bırakın Tatar Ordusu toplansın,adet üzre savaşalım" dedi ve konakladı.

Yapılan bu hatanın çok disiplinli ve zamanının en kuvvetli ordusu olan Timur Ordusuna savaşı kazandıracağını anlayan Osmanlı Ordusundaki, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları Beyleri ve kuvvetleri, ihanet ederek Timur tarafına geçtiler.

I. Beyazid'in vezirleri de büyük oğlu; Emir Süleyman'ı, Osmanlı Devleti'nin devamı için savaş alanından kaçırdılar. Bu olayı gören Mehmet Çelebi ve Mustafa Çelebi de savaş alanını taht mücadelesi için terk ettiler. Osmanlı ordusunda yeralan kara tatarlarda Timur saflarına geçti.

Daha savaşmadan yaşanılan bu bozguna rağmen I. Beyazid elinde kalan en sadık 10,000 kişilik askeriyle kahramanca saldırdı. Timur, Osmanlı ordusuna müthiş zararlar verdirdi. Beyazid ordusundan kaçanları savaş alanına geri getirebilmek için, merkezinde bulunduğu kuvvetinin, yanındaki Paşalarının "Çıkmayınız akşama kadar dayanırız, gece olunca da geri çekiliriz" uyarılarına rağmen çıktı ve Tatar askerine yakalandı, esir düştü.(28 Temmuz 1402).

Ankara savaşının sonuçları:

Anadolu'daki Türk siyasal birliği bozuldu, 4 bölgede Yıldırım'ın oğulları devletler ilan ettiler,

Beylikler Dönemi yeniden başladı,

İstanbul’un fethi gecikti.

Dönemin Genel Siyasi Durumu

Anadolu Selçuklu Devletinin, Moğolların hakimiyeti altına girmesi ve sükûtu ile beraber, Anadoludaki Türk beylikleri kendi hakimiyetlerini sahip oldukları bölgede ilân etmişlerdi. Bu beylikler, şer’i hukuka göre Selçuklu Devletine tâbi olduklarını kabul ediyorlardı. Hakimiyet alâmeti olarak hil’at, menşûr, sancak ve gazilik unvanı alıyorlardı. Moğollar Anadolu’ya geldikten sonra bu beylikleri kendi itaati altına aldı ve belli oranda kendisine vergi ödemeye tâbi tuttu.


Daha sonra Türk beylikleri arasında yapılan mücadeleler sonrasında, Osmanlı Beyliğinin kısmen sağladığı siyasî birlik ve hakimiyet, Yıldırım Bayezid zamanına kadar gelmiştir. Geçen bu sürede Türk beylikleri arasında en uzun mücadele Osmanlı Beyliği ile Karaman Beyliği arasında meydana gelmiştir. Osmanlı Beyliği diğer beylikleri kendi idaresi altına almayı başarmış ve batıda Bizans’a karşı, Doğu’da ise Timur’a karşı siyasî hakimiye ttavrını sürdürmeye çalışmıştır. Bizans Devleti bu sırada en kötü ve zayıf dönemini yaşıyordu. Mısır’da Memlûk Devleti, Azerbaycan ve civarında Karakoyunlu Sultanı Kara Yusuf, Bağdad’ta ise Sultan Ahmed Celâyir iktidarda bulunuyordu.

Timur(1360/69-1405), kendisini her zaman meşgul eden ve fırsat bulduklarında onun hakimiyeti altındaki yerleşim merkezlerine saldırılar düzenleyen, Müslümanların yollarını kesen, hacıları soyan ve mallarını yağmalayan, tahribata sebep olan Karakoyunlu Beyi Kara Yusuf ile Bağdat Sultanı Ahmed Celâyir’i ortadan kaldırmaya karar verdiği için, batı cephesine yönelerek hem güveni sağlamayı, hem de topraklarını genişleterek gelirkaynaklarını artırmayı planlamıştır.

Nitekim Timur, Ankara Savaşından sonra Bursa’ya gelmiş, buradan haraket ederek İstanbul’un fethedilmesi için bazı planlar üzerinde çalışmıştır. Bizans’ın asırlarca biriktirdiği zengin hazineleri, şehrin diğer tüm zenginlikleri, Timur’un İstanbul’u ele geçirme kararına etki eden en önemli faktör olmuştur. Onun İstanbul’u fethetme düşüncesi Farsça yazdığı hatıratında kaydettiği bildirilmiştir.

Ankara savaşından önce; kuzeyde Altınordu, güneyde Mısır Memlûkluları Timur’a mağlup olmuş, Osmanlı devleti tek başına kalacak duruma düşürülmüştür. Timur, Osmanlı-Memlûk işbirliğini önleyici üçüncü batı seferine Eylül 1399’da çıkarak, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ı ele geçirirken, Kara Yusuf ile Sultan Ahmed Celâyir kendilerini Timur’un
hışmından koruması için Yıldırım Bayezid’e iltica etmişlerdi.

Timur, Osmanlı iktidarını içeriden zayıflatarak, isyan etmeleri için Akkoyunlu hakimi Karayölük Osman Bey ile Erzincan Emiri olan Mutahharten’i kendi tarafına almış, onlara bazı siyasî vaatlerde bulunmuştur. Timur Temmuz 1400’de Anadolu’nun doğu illeri Erzurum ve Erzincanı geçerek Sivas’a kadar geldi.

Buradan güneye yönelerek Antep ve Halep’i almış, hemen sonrasında Memlûk ordusunu yenerek Şam’ı ele geçirdi. Daha sonra oradan Bağdad’a geri döndü. Timur’un bu askerî faaliyetleri, olası yeni bir Osmanlı-Memlûk işbirliğini önlemiştir. Timur’u, Osmanlı devleti üzerine yürümeye teşvik edenler arasında Erzincan Emiri Mutaharten, Akkoyunlu Beyi Karayölük, Osmanlı karşısında topraklarını kaybeden diğer Türk beylikleri, özellikle de Karaman beyi zikretmek gerekir.

Ayrıca Ceneviz, Fransa, Bizans ve Kastilya gibi Osmanlı karşıtları da, bu savaşın olması yönünde Timur’la yakın ilişki içerisinde bulunmuşlardır. Emir Timur’a sağlanan bu işbirliği sonrasında Osmanlı sultanına karşı Ankara Savaşını kazanması, İstanbul’un fethini elli yıl geciktirdiği düşünülmektedir.

Osmanlı tarihî kaynakları Ankara savaşı sebeplerini zikrederken; Karaman beyine bağlı bazı kimseler, Osmanlı elçilerinin Timur’a götürdükleri sulh yapmayı bildiren mektubu ele geçirdikleri ve bunu değiştirerek sulhu erteleyecek mahiyette ifadelerin yazıldığı bir başka mektubu Timur’a gönderdikleri, Osmanlı elçilerini öldürerek olması muhtemel bir barışı böylece engellediğinden bahsetmemektedir. Yine aynı Osmanlı tarihî kaynakları, Mısır Sultanı Baybars’ın, Timur’un elçisi olarak giden Şeyh Bahaddin Savcı’yı öldürtmüş olduğunu yazmamaktadır. Önemli bir başka mesele de, Ankara Savaşından önce Yıldırım Bayezid’in hastalığını Timur’un ona yazdığı mektubunda belirtmesidir.

Yıldırım Bayezid’in (8 Mart 1403) ölümü hakkında farklı rivâyetler bulunmaktadır. Timur’a ait olan bir mektup da Sultan Yıldırım’ın hasta olduğu dikkate alındığında, onun intihar etmediği, boğmaca hastalığına yakalanarak öldüğü iddiası akla uygun düşmektedir. Hatta Timur, Yıldırım Bayezid’in tedavisi için kendi özel hekimi İzzeddin Mes’ûd Şirâzî ve Celâleddin Arab’ı bizzat gönderdiği bildirilmektedir.

Bayezid esaretinin 7. ayında 44 yaşındayken ölmüştür. Esir düştüğünde yanında nikahlı eşi de olduğu ve Timur'un yaptığı uygunsuz davranışlar nedeniyle Osmanlı padişahları uzun süre tanınmış aile kızları yerine, cariyelerle yaşamış nikah yapmamışlardır. (Hürrem sultan hariç)


Timur İmparatorluğu

Büyük Timur İmparatorluğu, 1370 ile 1507 yılları arasında hüküm süren, sınırları Orta Asya'dan İzmir'e uzanmış olan, İtil Türk devletidir. 1507'de Akkoyunlular'la ve Karakoyunlular'la mücadele neticesinde zayıflamaları ve Özbeklerin istilasına uğraması sonucu yıkılmıştır.

T imur, kendi adıyla anılan büyük Türk İmparatorluğu'nun kurucusudur. 8 Nisan 1336'da, Türkistan'ın Keş şehrinde dünyaya geldi. Semerkand'ın güneyinde bulunan bu yerin bu günkü adı "Yehr-i Şebz"dir. Babası, Barlas oymağının beyi Turagay (Turgay), annesi Tekine Hatun idi.


Barlas boyu Orta Asya'dan gelen bir Türk kavmidir. O devirde Barlas boyu Çağatay Hanlığı'na bağlı idi. Timur'un babası, 1360'da ölmüş, onun yerine geçen amcası Hacı Barlas 'da 1361'de öldürülmüştü. Timur, O sırada 25 yaşlarında idi.Cesur, zeki, bilgili bir Türk asilzadesi olan Timur, siyasî ve askerî dehasını gösterecek her fırsattan yararlanacak, kısa zamanda yükselecek ve cihangir olacaktı. Doğu Türk Hakanlığı'nın tahtına çıkacak, imparatorluğun sınırlarını İtil (Volga)'den Hindistan'daki Ganj Nehri'ne, Tanrı Dağları'ndan İzmir ve Şam'a kadar uzatacaktı.


İskender, Sezar ve Dârâ gibi ünlü cihangirlerin seviyesine çıkabilmek için, Timur, hepsi zaferle sonuçlanan 17 sefer düzenlemiş, 27 ülkenin hakanına baş eğdirmiş, onlara baş olmuştu.


Timur'u, Hıristiyan Batı, zalim ve yıkıcı olarak anar. Timur, daha hayatta iken bu suçlamalara cevap vermiştir. O, İlhanlı Devleti'nin ve ona bağlı Çağatay Hanlığı'nın kargaşalıklar, entrikalarla sarsıldığı bir dönemde, yenilmez bir güç olarak ortaya çıkmıştı. Türk, İran ve Arap tarihçileri, bu kargaşalığa Yahudi tüccarların ve Hıristiyan misyonerlerin birinci derecede sebep olduklarını belirtirler. Bu tüccarlar ve bazı misyonerler Avrupa krallarına casusluk yapıyorlardı ve bunlar bütün Türkistan'a dolmuşlardı. Timur bunların faaliyetlerine son verdi. Hindistan'dan Hıristiyan misyonerlerin kovulmasını, bu kıtada Müslümanlığın yayılmasını sağladı. Bunun için Hıristiyanlar ona düşman idi. Timur, işgal ettiği yerlerde, Yunan ve Roma eserlerinin kalıntılarını, putları yıkmıştı. Bu yüzden ona "yıkıcı" demişlerdir.


Kaldığınız sayfaya dönüş için tarayıcınızın(Browser) Back ikonuna basınız.

29 Aralık 2008 Pazartesi

Tımar, Sipahiler ve Şövalyelik


Tımar, Osmanlı İmparatorluğu'nda kamu arazisi dahilinde, yönetimi sipahiye bırakılmış olan verimli topraklara verilen addır. Sipahiler Osmanlı Ordusunun atlı askerleridir. Sipahiler eğer Tımar sahibiyse savaş zamanı yanında beslediği diğer askerler ile birlikte savaşa katılır, barışta yönettiği bölgenin barışını sağlar, devlete adına üretilen üründen vergi toplardı. Sipahiler batı dünyasının şövalyeleri ile özdeşleştirilmişlerdir. Tımar sistemi 1839'da Tanzimat Fermanıyla kaldırılmıştır.


Sipahiler, Eyalet askerlerinin dolayısıyla Osmanlı ordusunun en önemli kesimiydi.Tımarlı sipahiler tımar sahiplerinden ve bunların beslemekle yükümlü oldukları askerlerden meydana gelirdi. Bir seferden 2-3 ay önce tımarlı sipahilere hazır olmaları emredilirdi. Bütün sipahilerin sefere katılması zorunluydu. Sipahilerin subaylarına Alaybeyi denirdi. Her alaybeyi 1000 sipahiye kumanda ederdi. Silahları kılıç, ok, kalkan, mızrak idi. Başlarında miğfer üstlerinde zırh bulunurdu.

Sipahiler 3 gruba ayrılırdı. Küçükten büyüğe Tımarlı sipahi, Ziamet sipahi ve Has sipahi. Savaş sırasında Tımarlı sipahi 5 savaşçı, Ziamet 10 savaşçı, Has Sipahi ise 25 den fazla atlı savaşçı getirmek durumundaydı. Yeniçeriler devşirmelerden oluşmasına karşın Sipahiler tarım yapan etnik türk kökenlilerden seçilirdi.

Osmanlı Ordusu'nun Savaş Düzeni:Osmanlı ordusu savaş durumunda ve yürüüşlerde merkez sağ kol ve sol kol düzenini alırdı. Ordu yürüyüş halindeyken baskın tehlikesini önlemek için önde akıncılar ilerlerdi. Akıncıların gerisinde ise yol açan küprüleri tamir eden yol göstermek için kazık çakan kazmacılar yürürdü.Onların gerisinden azablar(evlenmemiş genç yaya asker) ve karakol kuvvetleri gelirdi. Osmanlı ordusu genellikle geceyarısı yürüyüşe çıkar ertesi gün öğleye kadar yürüyüş devam ederdi. Geceleyin yolu ve ordugâhı aydınlatmak için meşaleler kullanılırdı. Savaş meydanında da hilal ya da at nalı şeklinde pozisyon alınırdı. Merkezde yeniçeriler onların önünde toplar,topların önünde ise azablar bulunurdu. Sağ ve sol kollarda ise eyalet askerleri bulunurdu. Savaşta düşman hilalin merkezine çekilir sonra çevresi sarılıp yok edilirdi.




Şövalyelik
Şövalye, Orta Çağ'da at üstünde ve yaya olarak savaşabilen seçkin bir askeri sınıf. Orta Çağ'da şövalyenin temel görevi dövüşmek ve zırh kuşanmış atlı birliklere liderlik etmekti.

Şövalyelik, Avrupa’nın değişik bölgelerinde farklı şekillerde yorumlandı ancak temellerini Fransızlar belirledi. 12. yüzyılda şövalye olmanın temelleri keskin çizgilerle belirlenmiştir.

  • Prouesse (prowess) : Savaş konusunda kendini ispatlamış olmak.
  • Loyaute (loyalty) : Sadakat.
  • Largesse (generosity) : Altındakileri yaptıkları iyi doğru işler karşılığında ödüllendirmek, cömertlik.
  • Courtoisie (courtesy) : Etiket, yerinde davranma, kurallara uyma.
  • Franchise (free birth) : Kanuni etkinin dışında ve soylu olarak doğma, hür doğma.
  • Honeur (honor) : Onur, şeref.
Bunlara ek olarak, bir şövalyenin uyması ya da benimsemesi gereken hayat felsefesi denilebilecek 10 temel kural vardı:
  • Kutsal saydığı değerleri ölümü pahasına korumak.
  • Savunmasız ve acizleri korurken onlara saygı göstermek.
  • Ülkesini sevmek.
  • Düşmandan önce savaş meydanından geri çekilmemek.
  • Tek bir bayana karşı aşk beslemek, ona bağlı olmak.
  • Kötülüklerin ve acımasızlığın karşısında durmak.
  • İnandığı değerlerle çakışmadığı sürece, emri altında olduğu amirlerinin tüm emirlere uymak.
  • Sözüne sadık olmak, onurunu küçük düşürecek davranışlardan uzak durmak.
  • Cömert olmak, kendisine gösterilen iyiliği asla unutmamak.
  • Her durumda doğruluğun ve iyiliğin temsilcisi olmak.
Kaldığınız sayfaya dönüş için tarayıcınızın(Browser) Back ikonuna basınız.

27 Aralık 2008 Cumartesi

İstanbul'un Fethi (29 Mayıs 1453) ve Fatih Sultan Dönemi


II. Mehmed veya sık kullanılan unvanıyla Fatih Sultan Mehmed, (d. 30 Mart 1432[1] – ö. 3 Mayıs 1481) yedinci Osmanlı padişahıdır. Sultan II. Murad ve Hüma Hatun'un oğludur.

İstanbul'u fethetmesinden sonra "Fatih" lakabıyla anılmıştır. İstanbul'un fethi, Orta Çağ'ın sonu Yeni Çağ'ın başlangıcı olmuştur. Bundan dolayı Fatih, "çağ açan hükümdar" olarak da tanınır. İstanbul'u fethetmesinden sonra Caesar (Sezar, Kayser) ünvanını da kullanmaya başlamıştır. İstanbul'un fethiyle 1000 yıllık Bizans İmparatorluğu son bulmuştur. Fatih, çıkardığı yasalarla devleti önemli ölçüde yeniden biçimlendirmiştir.

Şehzadeliği
Fatih Sultan Mehmed 29 Mart 1432 Pazar günü şafak vakti, o dönemde Osmanlı Devleti’nin başkenti olan Edirne'de doğdu. Babası II. Murat'ın dördüncü oğluydu Annesi Hüma Hatun adıyla bilinir. Mehmed iki yaşına kadar Edirne'de kaldıktan sonra 1434'te sütninesi ve küçük ağabeyi Ali ile birlikte 14 yaşındaki büyük ağabeyi Ahmet'in Rum sancakbeyi olduğu Amasya'ya gönderildi. Burada ağabeyi Ahmet'in erken yaşta ölmesi üzerine Mehmed altı yaşında Rum sancakbeyi oldu. Diğer ağabeyi Ali ise Manisa'da Saruhan sancakbeyi oldu. İki yıl sonra babaları Murat'ın talimatıyla iki kardeş yer değiştirdiler ve Mehmed Saruhan sancakbeyi oldu.

Mehmed'in eğitimi için babası çeşitli hocalar görevlendirdi. Ancak zeki olduğu kadar hırçın bir çocuk olan Mehmed'in eğitilmesi kolay olmadı. Sonunda babası heybetli ve otoriter bir alim olan Molla Gürani'yi görevlendirdi. Anlatılana göre Murad, Gürani'ye bir değnek vermiş ve Mehmed itaatsizlik ederse kullanmasını söylemişti. Gürani, Mehmed'e dersi dikkate almayan öğrencisine bir hocanın dayak atması üzerine edebi bir cümleyi inceletmiş, Mehmed durumun ciddiyetini anlayarak hizaya gelmiş, ardından genç şehzade kısa sürede Kur'an'ı öğrenmişti.

İlk kez tahta çıkışı
II. Murat 1443 yazında Karaman beyi İbrahim'i Anadolu'da yenilgiye uğrattıktan sonra Ekim ayında Edirne'ye döndüğünde Hunyadi Yanoş, Macar Kralı Ladislas ve Sırp Despotu Yorgo Brankoviç önderliğinde bir Hristiyan ordusunun Tuna'nın güneyindeki Osmanlı topraklarını istila etmeye başladığı haberini aldı. Aynı dönemde Amasya'dan Şehzade Ali'nin öldüğü haberi geldi. Ağabeyinin ölümüyle Mehmed tahtın yeni vârisi olmuştu. Murat Hıristiyan ordusunun 25 Aralık'ta İzladi'de durdurulmasının ardından başlayan müzakereler sırasında Mehmed'i Manisa'dan Edirne'ye getirtti. 12 Haziran 1444'te Edirne'de Macarlarla antlaşma yaptıktan bir ay sonra oğlu Mehmed'i Edirne'de Sadrazam Çandarlı Halil Paşa denetiminde "kaymakam" olarak bırakarak Hamidili topraklarını işgal eden Karamanlıların üzerine yürümek üzere Anadolu'ya geçti ve Karamanlılar'la Yenişehir'de bir anlaşma yaptı. Yenişehir'den ayrıldıktan sonra Ağustos ayında Mihaliç'te yeniçeri ağası Hızır Ağa ve diğer beylere tahttan oğlundan yana resmen çekildiğini duyurdu ve ordusu Edirne'ye dönerken kendisi Bursa'da kaldı.

II. Murat'ın 1444 yazında doğuda ve batıda barışı sağladığını düşünerek tahttan çekilmesi Edirne'de bir otorite boşluğu yaratarak devleti buhrana sürükledi. Dış siyasette ihtiyatlı davranmayı tercih eden Sadrazam Çandarlı Halil Paşa ile Mehmed'in etrafında toplanmış olan Şahabeddin, Zağanos, Turahan paşalar arasında rekabet baş gösterdi. Bu rekabet 1444-1453 yılları arasında Osmanlı Devleti'nde yaşanan başlıca politik gelişmelerin belirleyici etmenlerinden biri olmuştur. Ağustos başında Kral Ladislas'ın Osmanlılarla yapılan barışı geçersiz sayarak yeni bir Haçlı Seferine çıkacağını ilan etmesi başkent Edirne'de paniğe yol açtı ve halk şehri terk etmeye başladı. Konstantinopolis'te Rumların himayesinde olan ve Osmanlı tahtında hak iddia eden Orhan Çelebi de bu dönemde İnceğiz ve Dobruca'ya geçerek bir isyan girişiminde bulundu. Bu girişim Şahabeddin Paşa tarafından önlendi ve Orhan Çelebi Konstantinopolis'e kaçtı. Aynı dönemde başkentte kendini Hurufilik taraftarlarının elçisi olarak tanıtan bir İranlı halktan epey yandaş toplamıştı. Mehmed de İranlının öğretisine ilgi duymuş ve koruması altına almıştı. Ancak Müfti Fahreddin ve Sadrazam Halil Paşa'nın bu duruma tepki göstermesi üzerine Mehmed çok geçmeden desteğini çekmek zorunda kalmış ve sonunda başkentte bir Hurufi katliamı yaşanmıştı. Bu sırada şehirde çıkan yangında bedesten ile birlikte 7.000 ev kül olmuştu.

Eylül ayı sonlarında Kral Ladislas önderliğindeki Hıristiyan ordusu Tuna'yı aşarak Edirne'ye doğru yürürken bir Venedik filosu da Çanakkale Boğazı'nı kapattı. Sadrazam Halil Paşa'nın çağrısıyla II. Murat Anadolu Hisarı'nın bulunduğu noktadan Rumeli'ye geçerek Edirne'ye geldi ve 10 Kasım 1444'te hıristiyan ordusunu Varna'da ağır bir yenilgiye uğrattı. Varna Savaşı sırasında ve sonrasında Mehmed tahttan çekilmemişse de fiilen padişah II. Murat'tı. Zağanos ve Şahabeddin paşalar genç padişahın otoritesini güçlendirmek için Mehmed'i Varna Savaşı'na götürmek istemişler ama Sadrazam Halil Paşa buna mani olmuş ve onlara karşı II. Murat'a gerçek padişah muamelesi yapmıştı. Ancak II. Murat savaştan sonra oğlunun konumunu Konstantinopolis'teki Orhan Çelebi'ye karşı zayıflatmamak için fiilî durumu hakiki bir cülus haline getirmeden Manisa'ya çekildi.

Murat 1446'nın Mayıs ayında Sadrazam Halil Paşa'nın çağrısıyla bir kere daha Edirne'ye tahtına döndü. Bunun sebebi Mehmed'in Konstantinopolis'e saldırma planları yapıyor olmasıydı. Halil Paşa kendi gücünü zayıflatacağı düşüncesiyle bu saldırıya karşı gelirken Mehmed'in yandaşı olan Zağanos ve Şahabeddin bu planı destekliyordu. Sonunda Halil Paşa bir yeniçeri isyanı düzenleyerek Mehmed ve yandaşlarını iktidardan uzaklaştırdı. Murat'ın yeniden tahta geçmesi üzerine Mehmed Manisa'ya çekildi, Zağanos Paşa da Balıkesir'e sürgüne gönderildi.

Manisa'da şehzadelik dönemi (1446-1451)
Mehmed'in Manisa'daki ilk yıllarında neler yaptığına dair çok fazla bilgi yoktur. Babasının 1446'da Mora'ya düzenlediği sefere katılmamıştı. 1447 sonlarında ya da 1448 başlarında Arnavut kökenli bir hıristiyan köle olan Gülbahar Hatun'dan ileride padişah olacak Bayezid adında bir oğlu oldu. 1448'de Macarlar ile yapılan II. Kosova Savaşı'nda babasına Anadolu birliklerinin önderliğinde eşlik ederek ilk defa bir savaşta yer aldı. 17 yaşına geldiğinde Gülbahar Hatun ile birlikteliğini tasvip etmeyen babası tarafından Dulkadir hanedanından Süleyman beyin kızı Sitti Hatun ile evlendirildi.

Mehmed Manisa'da bulunduğu sıralarda oldukça başına buyruk bir biçimde hareket etmişti. Onun rızasıyla Türk korsanları Ege'deki Venediklilere saldırıyordu. Hicri takvimle 852 (1448/1449) yılında Selçuk'ta kendi adına paralar bastırmıştı. 1449'un Ağustos veya Eylül ayında annesi vefat etti. 1450 yılında babasının İskender Bey üzerine yaptığı Arnavutluk seferine ve başarısızlıkla sonuçlanan Akçahisar kuşatmasına katıldı.

İkinci kez tahta çıkışı (1451)
II. Murat 1451'in 3 Şubat günü öldü. Mehmed babasının ölüm haberini Sadrazam Halil Paşa'nın özel ulakla Manisa'ya gönderdiği mektupla aldı. Anlatılana göre "Beni seven ardımdan gelsin!" diyerek atına atlayıp, kuzeye doğru yola çıkmıştı. Mehmed 18 Şubat 1451’de Edirne'de ikinci kez tahta çıktı. Çandarlı Halil Paşa'yı sadrazamlık makamında tuttu, İshak Paşa'yı da Anadolu beylerbeyi olarak atadı ve babasının cenazesine eşlik etmek üzere Bursa'ya gönderdi. Daha sonra babasının İsfendiyaroğulları beyinin kızından olan sekiz aylık oğlu Küçük Ahmed Çelebi'yi boğdurttu. Bu şekilde kardeş katli yasası da uygulamaya konmuş oldu. Ahmet Çelebi'nin cenazesi de babası Murat'ınkiyle birlikte Bursa'ya gönderildi.

Mehmed her ne kadar Çandarlı Halil Paşa'yı görevinde bıraktıysa da artık gerçek iktidar kendisiyle birlikte lalaları Şahabeddin Paşa ve Zağanos paşaların başını çektiği savaşçı kesimin eline geçmişti. Mehmed'in amacı Tuna'nın güneyindeki Balkan toprakları ile Fırat'ın batısındaki Anadolu topraklarını alarak büyük dedesi Yıldırım Bayezid'in oluşturmaya çalıştığı merkeziyetçi imparatorluğu kurmaktı. Ancak Bayezid'in aksine bunu yapmak için önce Konstantinopolis'i alması gerektiğini düşünüyordu. Öte yandan gerek batıda ve gerekse de Doğu Roma'da yeni padişah genç yaşı ve tecrübesizliği dolayısıyla ilk başta önemli bir tehdit olarak algılanmamıştı. Bu görüş Mehmed'in 1451'de Venedik, Ceneviz Cumhuriyeti, Macaristan ve Sırp Despotluğu ile babasının yapmış olduğu anlaşmaları yenilemesiyle pekişmişti. Mehmed Doğu Roma'ya da babası dönemindeki dostane ilişkileri devam ettireceğini ve Süleyman Çelebi'nin Konstantinopolis'teki torunu Orhan için yıllık 300 bin akçe ayırdığını bildirmişti.

Mehmed'in yetersiz bir hükümdar olduğunu düşünen yalnızca hıristiyanlar değildi. Tahta geçmesinin ardından Karamanlılar yerel beylikleri yeniden diriltmek üzere ayaklandılar ve Seydişehir ile Akşehir'i ele geçirdiler. Bunun üzerine 1451'in yazında Mehmed Anadolu'ya geçti ve kısa sürede bu isyanı bastırdı. Bu sırada Mehmed'in Anadolu'da bulunmasını fırsat bilen Doğu Roma İmparatoru Konstantinos ulakları vasıtasıyla Süleyman Çelebi'nin torunu Şehzade Orhan'ın ödeneğinin yapılmadığını, ödeneğin ikiye katlanmaması halinde Orhan'ın Osmanlı tahtında hak iddia etmesine izin vereceği tehdidinde bulundu. Mehmed sorunu çözeceğini söyleyerek elçileri gönderdi ancak Edirne'ye döndükten sonra Orhan için ayrılmış olan gelirlere el koydu ve Konstantinopolis'in ablukaya alınmasını emretti.

İstanbul’un fethi (1453)

Topkapı Müzesi, İstanbulMehmed kuşatma hazırlıklarına 1451 sonlarında başladı. Boğaz'ın Anadolu yakasında büyük dedesi Bayezid'in yaptırmış olduğu Anadolu Hisarı'nın karşısına o dönemde Boğazkesen adı verilen Rumeli Hisarı'nın inşa emrini verdi. İmparator Konstantinos Mehmed'e hisarın yapımı için kendisinden izin alması gerektiğini bildirmek için elçiler gönderdi ancak Mehmed elçileri kabul etmedi. İmparator en son 1452'nin Haziran ayında barış görüşmeleri için bir kere daha elçilerini gönderdi ancak Mehmed elçileri reddetti. Bu savaş ilanı anlamına geliyordu. Hisar 1452'nin Ağustos ayında tamamlandı. Böylece boğazın kontrolü Osmanlıların eline geçmiş oldu. Boğazdan geçecek gemiler bundan böyle geçiş parası ödemek zorundaydı. Aksi takdirde gemiler top atışıyla batırılacaktı. 1452 sonlarında ödeme yapmayı reddeden bir Venedik gemisi batırılmış, kaptanı ve tayfası tutuklanmıştı. Söz konusu toplar Erdelli Urban adında bir top dökümcüsü tarafından yapılmıştı. Mehmed kendisinden Konstantinopolis'in surlarını yıkabilecek güçte bir top yapıp yapamayacağını sormuş Urban da "Ne Konstantinopolis, ne de Babil'in surlarının karşı koyabileceği bir top yapabileceğini" söylemişti.

Öte yandan bu gelişmeler karşısında İmparator Konstantinos Papa ve İtalyan şehirlerinden umutsuzca yardım talebinde bulundu ama bunlar sonuçsuz kaldı. Yalnızca Cenova 1452'nin Kasım ayında yardım göndermeye karar verdi ve Giovanni Giustiniani komutasında 700 asker taşıyan Ceneviz kadırgaları 26 Ocak 1453'te Konstantinopolis'e vardı. İmparator Konstantinos, Giovanni Giustiniani'yi kara kuvvetlerinin başkumadan yaptı. Kostantinopolis'teki asker sayısı 8.000 civarındaydı, limanda 26 savaş gemisi bulunuyordu. Daha evvel 700 İtalyanı taşıyan yedi Girit ve Venedik gemisi Şubat ayında şehirden kaçmıştı. Osmanlı ordusundaki asker sayısı ise en az 50.000 idi. Ayrıca Mehmed yalnızca karadan kuşatmanın yeterli olmayacağını düşünerek bir donanma hazırlatmıştı. Bu donanma bahar aylarında boğazın Marmara girişine vardı.

(Resim: İstanbul'un fethinde kullanılan yukarıdaki top, 1807 yılında Çanakkale'yi geçmeye çalışan 6 İngiliz savaş gemisini batırmış, uzun yıllar sonra İngilizler'ce satın alınmak istenmiş, Abdülaziz'in İngiltere seyahatinden 1 sene sonra hediye olarak Kraliçe Victoria'ya Londra'ya gönderilmiştir. Londra Kulesinin bahçesinde bulunmaktadır. Tunçdan yapılmış 15 ton ağırlığında 5 metre uzunluğundadır. İki ayrı parçadan oluşur, döneminin çok ilerisinde bir teknolojiye sahiptir. Fatih'in döktürdüğü toplardan günümüze 6 adetkalmıştır. Bunlardan bir tanesi Eyüp meydanında, 2 tanesi Harbiye Askeri müzede, 2 adedi de Rumeli Hisarı önünde, bir taneside İngiltere Tower of London müzesindedir.)

Osmanlı ordusu 23 Mart'ta Edirne'den hareket etti ve 2 Nisan’da Konstantinopolis'e vardı. Aynı gün Haliç'in girişi zincirle kapatıldı. Karargâhını Romanus kapısının karşısına Maltepe'ye kuran Mehmed son kez teslim çağrısında bulundu ama imparator reddetti. 6 Nisan sabahı ilk saldırı başladı. Kuşatma, aralıklı çatışmalarla 53 gün sürdü. İmparator Konstantinos, Giustinani ile birlikte Romanus kapısını savunuyordu. Şehzade Orhan da Marmara kıyısındaki kıtalardan birini yönetiyordu. 20 Nisan günü Papa'nın gönderdiği üç Ceneviz gemisi ve Sicilya'dan gelen bir Rum yük gemisi şehrin açıklarında belirdi. Marmara denizinde yapılan savaşın sonunda akşam saatlerinde dört gemi Haliç'e girmeyi başardı. Donanmasını bir şekilde Haliç'e indirmesi gerektiğini anlayan Mehmed gemilerini karadan geçirmeye kara verdi. Bugünkü Dolmabahçe'den Kasımpaşa'ya uzanan güzergaha kalaslar döşendi ve 70 kadar gemi silindirler üstünde 22 Nisan sabahında Haliç'e indirildi. Böylece Haliç'in kontrolü Osmanlıların eline geçti. Öte yandan kuşatmanın yedinci haftasında Osmanlılar hâlâ kesin bir sonuç alamamıştı. Bu noktada Halil Paşa son bir kez Mehmed'i teslim çağrısı yapmaya ikna etti ancak imparator teklifi yine reddetti. Bunun üzerine Mehmed 24 Mayıs'ta ayın 29'unda karadan ve denizden büyük bir saldırı yapacağını duyurdu.

Son saldırı hazırlıklarını Zağanos Paşa düzenledi. Osmanlı ordusu 29 Mayıs'ın ilk saatlerinde taaruza başladı. Osmanlılar son taaruzu üç dalga halinde gerçekleştirdiler. İlk iki saat boyunca başıbozuklar surlara saldırdılar, ardından Anadolu birlikleri onların yerini aldı. Son olarak öldürücü darbeyi vurmak üzere yeniçeriler devreye girdi. Bu sırada yaralanan Giustiniani'nin savaş alanından ayrılması şehri savunanların arasında büyük moral bozukluğuna neden oldu. Nihayet sabah saatlerinde Osmanlı askerleri iyi sürgülenmemiş Kerkoporta adlı kapıdan içeri girmeyi başardılar ve kapının üzerindeki burca Osmanlı sancağını diktiler. Mehmed fethin ilk günü öğleden sonra şehre girdi. Ayasofya'ya giderek namaz kıldı ve "Bundan sonra tahtım, İstanbul'dur!" diye buyurdu.

(Resim: Sultan Mehmet'in İstanbul fethedilirken kullandığı kılıç)
Şehir zorla alınmıştı bu yüzden dinî hukuka göre yağmalanabilirdi. Yağma üç gün sürdü. İmparator Konstantinos'un akıbeti meçhuldür. Kimi kaynaklar cesedinin bulunamadığını söylerken, Babinger gibi bazı tarihçiler imparatorun cesedinin mor ayakkabılarından teşhis edildiğini yazar. Şehzade Orhan ise keşiş kılığında şehri terketmeye çalışırken yakalanıp idam edildi.


1- 11 Nisan’da büyük toplar Topkapı-Edirnekapı arasına yerleştiriliyor.
2- Mancınıklar surların önüne mevzileniyor.
3- 12 Mayıs’ta Edirnekapı ve Eğrikapı arasındaki bölgeye büyük bir taarruz yapılıyor.
4- Venedik ve Bizans gemilerine Galata üzerinden havan topuyla aşırtma atış yapılıyor. Bu olay tarihte bir ilk.
5- 29 Mayıs sabahı son muharebe. Ve savunma çöküyor.
6- Cebe Ali Bey Haliç’teki kapıyı kırıp kente giriyor.
7- Bir grup Giritli, Bahçekapı civarında son kez direniyor.
8- Donanma komutanı Hamza Bey’e 29 Mayıs’ta son hücumda deniz surlarına yaklaşıp ateş açması, gerekirse merdivenlerle surlara hücum etmesi emrediliyor. O sabah zırhlı azepler (deniz askerleri) karaya çıkıyor.

Fatih şehrin ticaret merkezi olan Galata’dan kaçmış olan Rumların ve Cenevizlilerin dönmesini sağladı. Rum Patrikhanesi’nin yeniden açılmasına izin verdi; ayrıca bir Yahudi hahambaşlığı ile bir Ermeni Patrikhanesi kurdurdu. II. Mehmed İstanbul’u, farklı dinlerden insanların bir arada yaşadığı, ticaret ve kültür merkezi olan bir başkent yapmayı amaçladı.

Yeni başkentin kurulması Fethin hemen ardından Mehmed şehrin onarımına başladı. Amacı Doğu Roma'yı yıkmak değil onu Osmanlı yapısı içinde diriltmekti. Kuracağı imparatorluk bir İslâm devleti olmakla birlikte Doğu Roma gibi kozmopolit bir yapıya sahip olacaktı. Bu amaçla şehirde Rum Ortodoks Patrikhanesi, Ermeni Patrikhanesi ve Yahudi hahambaşı bulunması gerektiğine karar vermişti. 6 Ocak 1453'te Yorgo Skolaris yeni Ortodoks patriği olarak atandı. Bu yolla Mehmed Ortodoks kilsesiyle Katolik kilisesinin birleşmesini de engellemek istiyordu. Ayasofya camiye çevrildiğinden patriğe resmî makam yeri olarak Havariyun Kilisesi verilmişti. Aynı sıralarda şehirdeki yahudilerin hahambaşı olarak Moşe Kapsali atandı. 1461 yılında ise Bursa Psikoposu Hovakim İstanbul Ermeni Patriği olarak atandı.

Sultan Mehmed, Theodosius Forumu'nun olduğu yerde ilk sarayının inşasını başlattı. Daha sonraki yıllarda Sarayburnu'nda Topkapı Sarayı'nın inşa ettirdi.

Çandarlı Halil Paşa'nın idamı
Fatih, İstanbul’un fethi sırasında ve ilk tahta geçtiğinde (II. Mehmed Han'ı sabırsız, deneyimsiz gördüğünden) sergilediği tutumlar nedeniyle, İstanbul'un fethi sırasında da sürekli olarak kuşatmanın kaldırılması için görüş bildiridiği için hakkında çıkan Bizans'dan para aldı dedikoduları nedeniyle, Çandarlı Halil Paşa’yı 10 Temmuz 1453 tarihinde Edirne'de idam ettirdi. Böylece herkes genç hakana boyun eğdi. Çandarlı Halil Paşa fetihten sonra Yedikule'de Altın Kapı'da kırk gün hapis edildi, 10 Temmuz'da gözlerine mil çekildi (boyun eğiceği yerde Hakan'a dik baktığından, itaatsizliğinden) ve idam edildi. Daha sonra kemikleri oğlu İbrahim Paşa tarafından İznik'e götürülüp türbesine gömüldü. Çandarlı Halil Paşa, idam edilen ilk Osmanlı sadrazamıdır.

Sırbistan'ın fethi

Fatih Sultan Mehmedİstanbul'un fethinden sonra Osmanlılara bağlılığını bildiren ve ele geçirdiği bazı kaleleri geri veren Sırplar, Macarlar ile iş birliği yaparak yeniden düşmanlıklarını göstermeye başlamışlardı. Bunun üzerine 1454 -1457 arasında üç kez peşpeşe Sırbistan'a sefer düzenlendi. Belgrad dışındaki bütün Sırp toprakları ele geçirildi.

(Resim: Semendire kalesi Sırbistan )
Sırp Kralı Bronkoviç'in ölümüyle başlayan taht mücadelelerinden faydalanan Osmanlılar, Sırpları vergiye bağladılar. Taht kavgalarının yeniden alevlenmesi üzerine, Mora seferinde bulunan Fatih, Sırp meselesine son verilmesini emretti. Mahmut Paşa, 1459'da başkentleri Semendire'yi ele geçirilerek Semendire Sancakbeyliği'ni oluşturdu. Böylece Sırbistan'da 350 yıl sürecek Osmanlı hâkimiyeti başlamış oldu.

İstanbul'un fethinden sonra Bizans İmparatoru XII. Konstantin'in oğulları, rakipleri Kantakuzen ailesine karşı Mora'da, Osmanlıların yardımını istemişlerdi. Turahanoğlu Ömer Bey, akıncıları ile duruma müdahale etti ve muhalifler bertaraf edildi. Fakat bu sefer iki kardeş arasında mücadele başlamıştı. Bölge ülkelerinin Mora'yı istilâ niyetlerini bilen Fatih 1458'de harekete geçti. Korent'i ele geçiren Fatih, Mora'nın bir kısmını merkeze bağlayarak, burada bir sancak oluşturdu. Atina ve diğer bölgeler ise Osmanlı yönetimini kabul etti. Kardeşi Dimitrios'a karşı Arnavutların desteğini alan Tomas'ın Osmanlılarla yapılan anlaşmayı bozması üzerine 2.kez Mora'ya sefer düzenlendi. Tomas, Papa'nın yanına kaçmak zorunda kaldı. Bölgeye çok sayıda Türk yerleştirildi. Venedikliler bölge halkını Osmanlılara karşı ayaklandırmaya çalışıyorlardı. Ancak bunda başarı kazanamayan Venedik, Osmanlı kuvvetleri tarafından bozguna uğratıldı (1465).

Anadolu seferi
Anadolu seferine çıkan Fatih Cenevizlilerin önemli üslerinden Amasra'yı, Candaroğulları'nın elindeki Sinop'u aldı.

Kırım Seferi

(Resim: 1600 yılında Kırım Hanlığı )
Fatih Sultan Mehmed 1477'de Gedik Ahmet Paşa ile Kırım Hanlığı'nı Osmanlı Devleti'nin egemenliği altına aldı. Kırım Hanlığına Mengi Giray beyi atayan Fatih, Kırım'ı bağlı devlet statüsünde tuttu. Kırım Küçük kaynarca antlaşmasına kadar Osmanlıya bağlı kaldı.

Mora ve İtalya seferi
1479'da bir antlaşma yaparak Venedik'le 16 yıllık savaşa sona verdi. Venedik Arnavutluk'taki kaleleri Osmanlılara bıraktı, karşılığında Mora'daki bazı iskelelerden yararlanma hakkı elde etti.


Fatih Venedik'le anlaşmaya varınca, İtalya'nın öteki önemli kent devletlerine savaş açtı. 1480'de İtalya'nın güneyindeki Otranto limanını Gedik Ahmet paşa ele geçirdi. Otranto, Roma'ya giden yolda bir köprübaşı olduğu için bu olay Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Osmanlı'lar bu kentte 13 ay gibi bir süre kaldılar sonra terkedip gittiler..

Bosna-Hersek seferleri ve Bosnalıların Müslüman oluşu
Osmanlılara vergi yoluyla bağlı olan Bosna Kralının, anlaşmalara riayet etmemesi üzerine Üsküp'ten harekete geçen Fatih, Sadrazam Mahmut Paşa ve Turahanoğlu Ömer Bey'e Bosna'nın tamamen fethedilmesi emrini vermişti. 1463 yılındaki seferle Bosna Kralı Osmanlı hâkimiyetini yeniden tanıdı. Ancak şeyhülislamın da fetvasıyla sonra öldürüldü ve bu topraklarda Bosna Sancakbeyliği oluşturuldu. Fakat ordunun İstanbul'a dönmesi üzerine aynı yıl, Macar kralı Bosna'ya girdi.


İkinci kez düzenlenen seferle Osmanlılar, Yayçe dışındaki bütün kale ve şehirleri yeniden ele geçirdiler. Bosna seferleri esnasında Hersek Kralı Stefan da ülkesinin bir kısım toprağının Osmanlılara doğrudan bağlanması şartıyla tahtında bırakılmıştı. Ancak 1483 yılında Hersek tamamen Osmanlı toprağı hâline gelecektir. Fatih, Bosna'yı Osmanlı topraklarına kattığı zaman "Bogomil" mezhebindeki Bosnalılara çok iyi davranmıştı. Hem Katolik hem de Ortadoksların kendi kiliselerine almak için baskı yaptıkları Bogomiller bu sebeple Osmanlı yönetimine sıcak bakmışlar ve kendilerine sağlanan din ve vicdan hürriyetinden etkilenerek zamanla Müslüman olmuşlardı. Bu Müslüman Bosnalılara "Boşnak" denilmektedir.

Fatih'in Bosna Fransiskanları'nın özgürlüğü ile ilgili fermanı
Ben, Fatih Sultan Han burada tüm dünyaya duyururum ki bu fermanla tüm Bosna Fransiskanları benim korumam altındadır. Ve; kimse bu insanları veya kiliselerini incitmeyecek ve zarar vermeyecektir. Benim ülkemde barış içinde yaşayacaklardır. Göçmen olmuş bu insanlar için huzur ve özgürlük bulacaklardır. Benim ülkemde olan manastırlarına dönebileceklerdir. Benim ülkemden kimse, vezirlerim valilerim dahi onurlarına zarar vermeyecek ve onları incitmeyecektir. Kimse bu kimselerin canlarına mallarına ve kiliselerine saldırmayacaktır. Bu fermanla, yeri göğü yaratan Allah'ın, Hz. Muhammed'in ve geçmiş 124.000 peygamberin adına kılıcım üzerine yemin ederim ki benim halkımdan kimse bu fermanı çiğnemeyecektir.
Bu ferman dini özgürlüğe yönelik en eski belgelerdendir. 1971'de BM bu fermanı bütün dillere çevirmiş ve yayınlamıştır.

Fatih devrinde Osmanlıların karada en güçlü komşusu ve rakibi Macarlar, denizde ise Venedik idi. Macarlar bu dönemde tek başlarına Osmanlılarla baş edemeyeceklerini bildiğinden, doğrudan bir savaşı göze alamamış, Fatih de tabiî sınır olan Tuna'yı geçmeyi düşünmemiştir. Ancak akıncılar vasıtasıyla, Macaristan'a güvenliğin sağlanmasına yönelik yüzlerce başarılı akın düzenlenmiştir. Keza Venedik Cumhuriyeti de Osmanlılarla doğrudan karşılaşmaktansa Balkanlardaki diğer devletleri kışkırtmayı yeğ tutmuştur. Güçlü donmasıyla Mora ve Ege'deki adalara sahip olmak isteyen Venedik, Osmanlılar karşısında istediği sonucu alamamış, aksine pek çok ada ve kıyı kaleleri Osmanlıların eline geçmiştir.

Eflak ve Boğdan Seferleri

(Resim: Eflak prensi Vlad - Kazıklı Voyvoda)
Yıldırım Bayezid zamanında vergiye bağlanan Eflâk Prensliği'nin başına Fatih tarafından Vlad (Kazıklı Voyvoda) getirilmişti(1456). Osmanlılara bağlı görünen Vlad aslında gizliden gizliye düşmanlık ediyordu. Vlad'ın Fatih'in elçilerini kazığa oturtarak öldürmesi üzerine 1462 yılında Fatih, Eflâk'a bir sefer düzenledi. Boğdan'dan da yardım alan Osmanlı kuvvetleri voyvodayı uzun süre takip etti. Neticede, sığındığı Macarların, Osmanlılarla yaptığı anlaşma üzerine Vlad'ı esir etmeleri ile mesele çözüldü. Fatih voyvodalığa Radul'u getirdi ve Eflâk bir Osmanlı eyaleti hâline geldi.

1455'ten itibaren Osmanlı Hâkimiyetini tanıyan Boğdan Prensliği'nin Kefe'nin fethinden sonra izlediği düşmanca siyaset üzerine Osmanlı kuvvetleri 1475 yılında Racova Savaşında yenilmesine rağmen 1476'da Boğdan'a girdi. Fatih'in bizzat başında olduğu Osmanlı kuvvetleri Boğdan ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Böylece Boğdan da yeniden Osmanlı hâkimiyetini tanımış oldu.

Arnavutluk seferleri
Papalık ve Napoli krallığının desteği ve kışkırtmasıyla harekete geçen Arnavutluk hâkimi İskender Bey, vurkaç taktiği ile Osmanlı kuvvetlerine baskınlar düzenlemekteydi. Bunun üzerine Fatih, bizzat sefere çıkmaya karar verdi.

(Resim: Elbasan Kalesi )
1465 yılında gerçekleşen I.seferde, Elbasan Kalesi'ni yaptırıp, içine asker yerleştiren Fatih, Balaban Paşa'yı bölge için görevlendirerek, geri döndü. Ancak, Papa ve diğer devletlerden aldığı kuvvetlerle Türklere saldıran İskender Bey, Balaban Paşa'yı şehit etti ve İlbasan kalesi'ni kuşattı. Bunun üzerine Fatih II. Arnavutluk Seferi'ne çıktı (1467). Ele geçirilen topraklarda yeni garnizonlar oluşturuldu. Bu sırada İskender Bey ölmüş ve yerine oğlu Jean geçmişti. Arnavutlukta başlayan kargaşa sebebiyle Fatih 3. kez Arnavutluk seferini başlattı. Arnavutların elinde kalmış olan Kroya ve İşkodra kuşatıldı. Nihayet 1479'da Arnavutluk da bir Osmanlı vilayeti durumuna geldi.

Trabzon Rum Devleti'nin yıkılışı
Trabzon Rum devleti, 1024 yılında Latinlerin İstanbulu ele geçirmelerinden sonra tahttan kaçan hanedan ailesi tarafından trabzon da kurulmuştur. Sinop'tan Artvin'e kadar olan kıyı karadeniz sahilinde hüküm sürmüştür. Fatih 1461'de Pontus Devleti'nin (Trabzon İmparatorluğu) başkenti Trabzon'u 1 ay süreyle kuşattı, sonunda şehir teslim oldu ve bu devletin varlığına son verdi.

1462'de yeniden Rumeli seferine çıktı. Eflâk’ı Osmanlı Devleti'ne bağladı ve 1463'te Bosna'yı tamamen ele geçirdi.

Aynı yıl Ege Denizi'ndeki Midilli Adası'nı alınca Venedikliler'le arası açıldı. Bu olay, 1479'a kadar sürecek olan savaşın da başlangıcı oldu. Fatih'in Ege'de ki fethettiği adalar; Taşoz, Eğriboz, Limni, Semadirek, İmroz, Midilli ve Tenedos'dur. 1465'te Hersek'in büyük bölümünü, 1466'da da Arnavutluk'taki bazı kaleleri fethetti.

Uzun Hasan ile Otlukbeli savaşı
Fatih'e karşı Karamanoğulları ve Akkoyunlular ittifakı Osmanlı Devleti'nin gelişen bu gücü karşısında Karamanoğulları, Doğu Anadolu'daki Akkoyunlular'la ittifak kurdu.



Fatih, 1466'da yeni bir Anadolu seferine çıktı. Karamanoğullarının başkenti Konya'yı ele geçirdi. Ama İstanbul'a dönünce Karamanoğulları, Osmanlılara geçen yerleri geri aldılar. Sonradan sadrazam olacak olan Gedik Ahmed Paşa 1471'de Karamanoğullarını bir kez daha yenilgiye uğrattı. Akkoyunlular, Karamanoğullarını desteklemeye devam ettiler. 11 Ağustos 1473'te Otlukbeli Savaşı’nda Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ı ağır bir yenilgiye uğrattı. Ertesi yıl da Karamanoğulları beyliğini tamamen ortadan kaldırdı.


Ölümü
Fatih 1481’de, Anadolu’ya doğru yeni bir sefere çıktı. Ama daha yolun başında hastalandı ve 3 Mayıs 1481’de Gebze'deki ordugâhında öldü. Gut hastalığından öldüğü sanılmakla birlikte, zehirlendiği de söylenir. Ölümünden sonra oğlu Bayezid tahta çıktı. Fatih Camii'ndeki Türbesinde tek başına yatmaktadır. Seferi nereye düzenlediği tam olarak bilinmemektedir. Zira Fatih bu bilgiyi seferin güvenliği açısından çok gizli tutuyor ve kimseye söylemiyordu.Ancak tarihçiler seferin Mısır'a ya da Roma'ya(Papalık)olacağı yönünde tahminler yürütmektedir.Ama başka kitaplar ve tarihçiler ise farlı yerler fetih düzenleyeceği görüşündeydi.Fatih Sultan Mehmet öldükten sonra Papa, 2-3 gün boyunca tüm kiliselerin çanlarını çaldırmıştır.


Halk neden Fatih'ten memnun değildi ?
Halk, Fatih Sultan Mehmed'e İstanbul'u aldığı için büyük saygı duyuluyordu ama aşağıda belirtilen nedenler nedeniyle memnun değildi. 
  • İzlenen sıkı mali politikalardan halk hoşnutsuzdu. Paranın değeri seferlere para yetiştirmek için defalarca düşürülmüştü.
  • Hemen hemen her yıl yapılan seferlerden dolayı yeniçeriler hoşnutsuzdu. Bazı yıllarda tarladaki ürününün hasatını bile yapamayan köylü memnun değildi.
  • Ulemanın ve yöneticilerin sahip olduğu vakıflar ellerinden alınmış ve yeniden tımar sistemine dahil edilmişti. Toprakları devletleştirilenler memnun değildi.
İşte bu sebebler nedeniyle ölümünden sonra babasına benzeyen Cem sultan yerine daha yumuşak huylu ve savaş karşıtı II.Beyazid devlet üst yönetimi ve yeniçeriler tarafından desteklenmiş ve tahta çıkmasına yardımcı olunmuştur.
II.Beyazid 34 yaşında tahta çıktığında kendisinden;
  • Babası gibi değil dedesi II.Murad gibi olması, 
  • Saltanatı sırasında, paranın değerini düşmemesi için, bir defadan fazla para basmaması, 
  • Devletleştirilen toprakların vakıflara geri iadesinin yapılması istenmiştir.
 II.Beyazid bu önerileri dikkate almış ve gerçekleştirmiştir.

Ailesi
Eşleri Gülbahar Hâtun: II. Bâyezid ile Gevher Sultan’ın annesidir.

Gülşah Hâtun: Karamanoğulları'ndan İbrahim Bey’in kızıdır.
Sıtti Mükrime Hâtun: Dulkadiroğlu Süleyman Bey’in kızıdır.
Çiçek Hâtun: Türkmen Beyi kızıdır.
Helene Hâtun: Mora Despotu olan Demetrus’un kızıdır.
Anna Hâtun: Trabzon Rum İmparatoru'nun kızıdır, evlilikleri kısa sürmüştür.
Alexias Hâtun: Bizans prenseslerindendir.

Erkek çocukları
Mustafa
II. Bayezid
Cem Sultan

Kız çocukları
Gevher Sultan. Akkoyunlu Uzun Hasan'ın oğlu Uğurlu Mehmed Mirza ile evli. Oğlu Akkoyunlu Göde Ahmed Bey'dir. 2. kızının adı Kevser diger kızının adı bilinmemektedir.

Gemileri karadan yürüttü mü?
İstanbul'un fethi sırasında 20 Nisan deniz yenilgisinden kızan Fatih, 2 gün içerisinde gemileri Haliç'e geçirin dediği ve bunun gerçekleştiği söylenir. Her biri 800 ton ağırlıkta 8 metre genişlik 64 metre uzunluktaki kadırgalar nasıl oldu da dağ tepe aşılarak bir gecede Haliç'e indiler. Tarihte buna benzer vakalar var. En son II.Mehmet'in padişahlığından 14 sene önce Venedik'liler İtalya da gemilerini 14 km karadan taşımışlardı. Muhtemelen Fatih'te bunu biliyordu. Eğer 72 gemi Tophane-Kasımpaşa üzerinde taşınsa Bizanslılar saraylarından görürlerdi. Daha geriden Beşiktaş dan yapılsa mesafe çok uzardı. Ayrıca Okmeydanında tersane kurulduğu ve gemi inşa edildiği biliniyor. Bu iş ile Timurtaş paşa ve Koca Mustafa Paşa görevlendirilmiş. En akla gelen yanıt, 72 geminin Okmeydanı'nda daha içerlikli tersanelerde inşa edildiği ve bir gecede belki kısa bir mesafede karadan taşınarak Kağıthane deresi aracılığıyla Haliç'e geldiğidir. Okmeydanı Kağıthane arasının nispeten düz ve denize doğru meyilli olduğu düşünülürse karadan yürütme de zor olmayacaktır. Ayrıca o dönemde oralar tamamen orman olduğu için görülmeyebilirde.

Bundan ayrı olarak Haliç'te gerili demir zincirin neden kesilmediği de başka bir merak konusudur. Galata'ya hakim olan Cenevizliler bu işgalde tarafsız kaldıklarına göre zincir Galata da bağlı olduğu kulenin yanında acaba neden kesilmedi de  artık bir efsaneye dönüşen gemilerin dağları aştığı anlatıldı.

Yenilikleri ve kanunnameleri
Fatih, askeri başarılarla Osmanlı Devleti'ni büyük bir imparatorluğa dönüştürdü. Bilime, tarihe ve felsefeye özel ilgi gösterdi. Türkçe'den başka Arapça, Farsça, Latince ve Yunanca kitaplardan oluşan özel bir kütüphanesi vardı. "Avni" takma adıyla şiirler yazdı. Şiirleri Fatih Divanı (1944), Fatih’in Şiirleri (1946), Fatih ve Şiirleri (1959) gibi adlar altında basıldı. Bilim adamlarını ve edebiyatçıları destekleyen Fatih, nesir ustası Sinan Paşa ile şair Ahmed Paşa'yı vezirliğe kadar yükseltti. Ünlü matematikçi ve astronomi bilgini Ali Kuşçu'nun İstanbul'da kalmasını sağladı. Fatih, İtalyan ressam Gentile Bellini'yi 1479'da İstanbul'a getirterek resimlerini yaptırdı.

Fatih, Osmanlı Devleti’ne düzenli ve sürekli bir yapı kazandırmak için önemli düzenlemeler yaptı. Yönetim, maliye ve hukuk alanında koyduğu kuralları içeren Fatih Kanunnamesi, sonraki dönemde de yürürlükte kaldı. Bu kanunname, tahta çıkan padişaha devletin geleceği için kardeşlerini öldürme hakkı veriyordu(Bu madde FatihKanunnamesinin en son maddesidir memurlarının kıyafetlerinin nasıl olacağı söylenmiş sonra bu söylenmiştir onun için ünlü tarihçiler böyle bir yasa olmadığını söylerler) . Fatih’in Osmanlı devlet düzenine ilişkin temel ilkelerin pek çoğu, Tanzimat dönemine kadar geçerliliğini korudu. Fatih’in saltanatı döneminde Osmanlı ülkesinde 500'den fazla mimari yapı yapıldı. Onun adına yapılan en önemli yapı, İstanbul'da bir cami ile medrese, kitaplık, imarethane (aşevi), darüşşifa (hastane), hamam, kervansaray gibi birimleri kapsayan Fatih Külliyesi’dir.

Eğitim ve kültür Fatih Sultan Mehmed'in tarihteki en önemli yanlarından birisi de eğitime verdiği önem olmuştur. Üniversite anlamında Osmanlı tarihinde ve dünya tarihinde bilinen en eski eğitim kurumlarından olan Sahn-ı Seman'ı kurmuştur.

Sahn-i Seman İstanbul'un ilk Türk yükseköğretim kurumudur. Sahn-ı Seman medreseleri Fatih Külliyesi içindeki en yüksek düzeyli medreseler idiler. Sahn-ı Semân'ın eğitim müfredatının hazırlayıcılarından çağın önemli bilim adamı Ali Kuşçu'dur. Medreselerde Ali Kuşçu tarafından düzenlenen bir okutma planının olduğu, hattâ bunun “Kânûnnâme” şeklinde yapıldığı bilinmekle birlikte, ama bugüne kadar incelemesi yapılan Osmanlı arşiv belgeleri arasında ele geçirilememiştir. Bu kanunnamenin aslının 1918 yılında külliyede çıkan yangınla yok olması da olasıdır. Sahn-ı Semân, Kanuni tarafından açılan Süleymaniye medresleri zamanına kadar nakli ve akli bilimlerde öğrenci yetiştirmekteydi. Kanuni devrinde bu medreseler şer'î ilimler ihtisası yapılan medreseler olmuşlar, Süleymaniye medreseleri de aklî ilimlerin ihtisas yeri olmuştur

Fatih'in İstanbul'a atadığı ilk Belediye Başkanı Hızır Bey
Fatih’in Edirne’de bulunduğu günlerdir, yıl 1444. Şehre Acem illerinden bir âlim gelir. Evet adam bilgili, ama kibirlidir. Türkleri hor görür. Birkaç zor soru sorar ve muhataplarını küçük düşürür. Fatih bu tavırdan çok rahatsızdır. “Şu adamı susturacak biri yok mu?” der demez komutanlardan biri “Var sultanım” der, “böyle birini tanıyorum galiba?”

Hızır bey Sivrihisar doğumludur. Hızır Bey müthiş bir hafızaya sahiptir. Esprilidir, kıvraktır, zekidir. Sözün nereye varacağını önceden kestirir ve soruya soruyla cevap verir. Zor meseleleri basite indirger ve çok güzel örneklendirir. Sadece fakih değil ediptir, şairdir. Nasreddin Hoca gibi bir dehanın torunudur o. Hızır Beyin en büyük şansı Molla Fenari gibi bir rahle arkadaşı ve Molla Yegân gibi bir hocası olmasıdır. Molla Yegân onu çok sever, nitekim biricik kızını vererek damat edinir kendine.

Acem âlimi kazandığı küçük zaferlerin sarhoşluğu ile daha büyük, daha çok ses getirecek münâzaralara hazırlanır. Hatta Padişahın huzuruna çıkar ve rakip diler. Fatih, bu kez hazırlıklıdır. Umursamaz tavırlarla etrafına bakar ve güya ilk gözüne ilişen askere (bu aslında Hızır Bey’dir) meydanı gösterir. Acem karşısına çıkarılan genç sipahiye bıyık altından güler. Ancak Hızır bey onun suâllerini rahatlıkla cevap verir. Vakit ilerledikçe kibirli Acem’i ter basar. Sultana hitaben, “Ben bunca diyar gezdim, şunca meclise katıldım” der “ama böylesini ne gördüm, ne de işittim” Lâkin Hızır Bey’in elinden kurtulmak kolay değildir öyle. “Şimdi sıra sende!” deyip onlarca ince ilimden, onlarca zor mesele sorar ki adamcağız dut yemiş bülbüle döner. Acem Fatih’in önüne gelir “Bu çocuğun kıymetini bil!” der ve süklüm püklüm meclisi terkeder.

Fatih onun kıymetini zaten bilir. Hızır Bey’i imparatorluğun merkezine (İstanbul’a) kadı yapar. O devir kadıları beldenin meseleleri ile de ilgilenirler, şehreminidirler. (Belediye başkanı). Fatih, Hızır Bey’le sıkça buluşur. Onun feyizli sohbetlerini içercesine dinler. Devlet işlerini istişare eder. Birbirlerini abi kardeşten öte severler. Hatta Sultan onu sarayında görmek ister. Enderundan güzel bir yer ayırır. Ama Hızır bey kuytulardan hoşlanır. Anadolu yakasında kuş uçmaz kervan geçmez bir köşeye yerleşir ki, burada şekillenen köy adını ondan alır. Kadıköy!

Sinan Paşa (Sivrihisar, 30 kasım 1441- İstanbul, 1486)
Sinan Paşa, İstanbul’un ilk kadısı ve Belediye başkanı olan ünlü bilgin Hızır Çelebi Bey’in oğlu. Ama babasından da üstün biriydi. Kendisine özgü çok cazip bir üslubu ve çok kuvvetli ifadesi vardı; 15. yüzyıl sonlarında yetişmiş bilgelerin düşünce kaynağıdır. En ünlü eseri Tazarruat‘tır.

Başvezir ve alim, tam adı Sinaneddin Yusuf b. Hızır bey b. Kadı Celaleddin Arif’tir. Annesi Molla Yegan’ın kızı, babası ise 2. Murat ve Fatih Sultan Mehmet dönemi bilginlerinden Hızır Bey’dir. Sinan paşa,ilk öğrenimini Bursa’da babasından aldı. Sonra öğretmenleri arasında Molla Yegan, Molla Hüsrev, Molla Fenari, Molla Gürani ve Hocazade Muslihiddin Mustafa gibi devrin büyük bilginleri arasındaki kimseler vardı. İstanbul fethedilince Fatih, Sinan’ın babasını Bursa’dan getirterek İstanbul kadılığına atadı. Hızır Bey İstanbul’un ilk kadısıydı. Bu sırada henüz 16 yaşlarında olan Sinan, kısa sürede ilim meclislerine girmeye başladı. Ancak babasının ölümü üzerine (1459) daha yirmi yaşında iken önce Edirne’de bir medreseye, daha sonra Darülhadis’e müderris olarak atandı.

Fatih’in İstanbul’u bir ilim merkezi haline getirme ve devrinin sivrilmiş alimlerini buraya toplama politikasının sonucu olarak padişah hocası sanıyla İstanbul’a getirtildi ve Sahn Medresesi müderrisliğine atandı. Fatih ona çok büyük saygı duyuyordu ve Sinan Paşa bu atamadan sonra onun huzurunda yapılan tüm tartışmalara katıldı. Padişah ile yakınlığının artması sonucunda kendisine vezirlik rütbesi verildi ve bundan sonra Hoca Paşa ya da Sinan Paşa sanıyla anıldı. Ortak öğrencileri Molla Lütfi (Sarı Lütfi) aracılığı ile Ali Kuşçu’nun öğrettiklerini de öğrenen Sinan Paşa, belirtildiğine göre, bu bilgilerle ünlü Cağmini’nin astronomi makalesine Kadızade’nin yazdığı bir açıklamaya karşı bir eleştiri yazarak kozmoğrafyadaki bilgisini ortaya koymuştur.

Üstün bir zekaya ve erdemliliğe sahip olmasından dolayı Fatih, kendisini 1470′te paşalığa terfi ettirmiştir. Bu sırada öğrencisi olan Molla Lütfi’yi saraydaki özel kitaplığın başına getirmiştir. Sinan Paşa, 1476′da ünlü komutan Gedik Ahmet Paşa’nın yerine başvezir oldu. Bir seneye yakın bu hizmette kaldı. Sonra bilmediğimiz bir nedenle Fatih’le araları açıldı. Görevinden alındı ve hapsedildi(1476). İstanbul alimleri, padişahın bu hareketine karşı cephe aldılar. Fatih’e Sinan Paşa hapisten çıkarılmadığı takdirde eserlerini yakarak ülkeyi terk edeceklerini bildirdiler. Bunun üzerine padişah, Sinan Paşa’yı hapisten çıkardı ve Sivrihisar kadılığına ve müderrisliğine atadı. Fakat İznik’e vardığı sırada, bu kez de arkadan yetişen bir hekim, şüpheci düşünceleri nedeniyle ona deli muamelesi yaptı; onu yeniden hapsettirdi ama ulemanın ısrarıyla yeniden serbest bırakmak zorunda kaldı.

Bu zorlu günlerinde öğrencisi Molla Lütfi, Fatih’in kitaplık memurluğunu bırakarak hocasının yanında yer aldı ve onunla gitti. Sinan Paşa, Fatih’in ölümüne kadar beş sene Sivrihisar’da kaldı. 2.Bayezid padişah olunca vezirliği iade edildi. Yüz akçe yevmiye ile Edirne’de Darülhadis müderrisliğine atandı; rivayete göre de Gelibolu sancağında bulunarak sonra emekli edildi ve 1486′ da öldü.

Ali Kuşçu’nun Fatihin huzurunda ortaya attığı “Bir dar açının bir kenarı genişleme yönüne doğru hareket ettirilirse geniş açı olur ve gene hareket devam edilirse, dik açı olmaksızın dar açı meydana gelir.” probleminin açıklaması için Sinan Paşa üç sayfalık bir yazı yazmıştır. Ayrıca onun yapmış olduğu açıklamalar (şerhler) arasında Kadızade-i Rumi’nin eserleri de bulunur. Kendisinin açmış olduğu özgür düşünceli okul, çok değerli izleyicisi (öğrencisi) olan Tokatlı Molla Lütfi’nin idamıyla kapanmıştır

İstanbul'un daha önceki kuşatmaları
  • İlk İstanbul kuşatması 665 yılında Emevi halifesi Muaviye zamanında oldu, 1 aylık kuşatmadan birşey elde edilemedi
  • İkinci kuşatma 667 yılında oldu. Ebu Eyyüb el-Ensari yani Eyüp Sultan, Emevi'lerin bu seferine katılarak kuşatma sırasında vefat etti. Şiddetli salgın hastalık nedeniyle kuşatma kaldırıldı.
  • Emevi halifesi Muaviye 672 yılında 3. kez kuşatmayı denedi ama bir sonuç çıkmadı
  • Dördüncü kuşatma 712 yılında Emevi halifesi 1.Velid zamanında yapıldı.
  • Beşinci kuşatma 722 yılında Emeviler tarafından yapıldı. Galata fethedildi ve Arap camii inşa edildi
  • Altıncı kuşatma 782 yılında Abbasi'ler tarafından yapıldı ve şehir haraca bağlandı.
  • Yedinci kuşatma Abbasi halifesi Mütevekkil zamanında yapıldı, sonuç vermedi.
  • Sekizinci kuşatma 869 yılında Abbasiler tarafından gerçekleşti, 4 ay sürdü.
  • Arapların(Abbasiler) dokuzuncu ve son kuşatması 970 yılında oldu ve İstanbul haraca bağlandı.
  • Bu arada 864 yılında Ruslar İstanbul'a saldırdılar ancak mağlup oldular
  • Ruslar 936 da şehri denizden kuşattılarsa da gemileri Bizanslılar tarafından rum ateşi ile(yanan gemiler ile saldırı) yakıldı.
  • 959 da Macar'ların saldırısı da sonuç vermedi.
  • 1203 de Latin'lerden oluşan Haçlı ordusu İstanbulu'u ele geçirdi.Şehri yağmaladı. 1261 yılına kadar şehrin yönetimini elinde tuttular. Bu dönemde İznik bölgesine geçen Bizans imparatorluğu 1261 de İstanbul'u yeniden ele geçirdi ve İstanbula'a geri döndü.
  • 1302 de Venedik donanması bir kez daha surlar önündeydi ama bir sonuç elde edemediler.
  • 1348 yılında buı kez Ceneviz'liler denedi olmadı
  • 1391 yılında Yıldırım Beyazid İstanbul'da bir türk mahallesi, cami ve mahkeme kurma isteği Bizans tarafından reddelince kuşatma başlattı, 1396 yılına kadar süren kuşatma sırasında Avrupa Dan gelen haçlı ordusu 1396 yılında Niğbolu muharebesinde bozguna uğradı bunun üzerine Haçlılar Osmanlıların isteklerini kabul ettiler ve kuşatma kaldırıldı.
  • Sonraki yıllarda Yıldırım yeniden şehri kuşattı fakat bu kez de Timur'un Anadolu'ya girmesi nedeniyle kuşatma kaldırıldı.
  • 1412 de Fetret devrinde Musa Çelebi İstanbul'u kuşattığında karşısına Çelebi Mehmet çıkarıldığı için kuşatma kaldırıldı.
  • 1422 de II.Murad kuşatma başlattı. Bizans , Karaman, Germiyan ve Candaroğlu beylikleri tarafından desteklenen padişahın kardeşi şehzade Mustafa'nın isyan ettirterek, Bursa'ya saldırmasını sağlaması üzerine kuşatma kaldırıldı.
  • 1437 yılında Cenevizliler son kez denediler ama mufakkak olamadılar.

Latin Külahı yerine Türk sarığı
Bizans Yıldırım Bayezid döneminden beri Osmanlıların baskısı altındaydı. Bizanslılar kurutuluş için Haçlı ordusu toplanmasını istiyor, Venedik ise bunun karşılığında Ortodoks kilisesinin Katolik kilisesi ile birlişmesini şart koşuyordu. Bizanslılar başka çareleri kalmayınca 1439 da Floransa konsülinde isteği kabul ettiler. VIII.Ioannes antlaşmayı imzaladı fakat Bizans halkı ve din adamları kiliselerini kaybetmek istemiyordu. 1444 de Varna savaşında Haçlı ordusu II.Murad a yenilince işler daha karıştı. Bu arada imparator vefat etmiş yerine kardeşi Konstantin geçmişti. Rumelihisarın yapılması ve boğazların Osmanlı kontrolüne geçmesinin ardından telaşlanan Konstantin de papaya başvurarak iki kilisenin birleştirilmesini onayladığı belirtti. Ardında 1452 de Ayasofya da Roma usulü ilk ayin yapıldı. Fakat halk ve din adamları bunu kabullenmediler.

Grandük Notoras 'Şehirde Latin külahı görmektense Türk sarığını yeğlerim' demişti. Notoras a bunu söyleten Osmanlıların 150 yıldır, fethettikleri yörelerdeki halkın dinine karışmamış ve onlara ibadet özgürlüğü vermiş olmasıydı. Osmanlılar ortodoks kilise ve manastırlarını vergiden muaf tutarak saygı göstermiştir. Oysa Balkanlarda ortodoks bölgeleri işgal eden Venedik ve Macar'lar halka baskı yaparak katolik olmaya zorlamıştı. Bundan dolayı Balkanlardaki halklar her zaman osmanlı yönetimini Macar ve Venediklilere tercih etmiştir.


Kaldığınız sayfaya dönüş için tarayıcınızın(Browser) Back ikonuna basınız.