3 Ekim 2004 Pazar

Odacı

O, bir süredir hastaydı; yiyip içmekten kesilmişti. Gözlerimizin önünde eriyordu, mum gibi . İlçedeki doktorların biri gelip,biri gidiyordu. Herkes başımıza doktor kesiliyor, herkes kendince bir öneride bulunuyordu. Çaresizlik uzadıkça umutlar da donuklaşıyordu. Doktorların elimizden gelen bu kadar demeleri duyanları kahrediyordu. Öyleyse ver elini İstanbul, dedik.

İstanbul ! Biz geldik. Hastamızla; onun yaşam kaygısıyla tükenmeyen umutlarıyla, güçsüz bedeniyle geldik. Senden bir çare umarak geldik. Bu şehrin labirentlerinde bulacağımız Lokman Hekimin sunacağı şifa ilacını içmeye geldik. Bize çare gerek...

Çare, usta cerrahın usta ellerinde.
Usta eller aldı bisturiyi eline, çaldı hastanın tenine. Hasta derinden drine, ölmeden ölmüş gibi ve Cerrah kesti, biçti; hastaya kumaş keser gibi. Bir parça materyal aldı ve biyopsi yaptırın diye verdi.

Durmadık. Koştuk laboratuara, elimiz, ayağımız dolaşarak Yarın dediler. Merhametsizler. Hasta çare bekler, Cerrah rapor... Biz ise beklentiler içinde: Çaresizlik..

Özel laboratuardan raporu uzattılar elimize, ücretini peşin alarak. Müsbet dediler. Ne bilelim iyi sandık. İçten gülümsedik. Hastaya müjde verdik, müsbetmiş diye. Bekleyenleri sevindirdik.
Meğer müsbet tıp dilinde işte o demekmiş... Yani kanser. Mahvolduk, yıkıldık duyunca. Cerrah, aldı rapor diye verdikleri kağıdı eline baktı, baktı, şüpheci yüzünü takınarak, fırlattı önümüze. Bu materyali bir kez de bizim patoloji profesörüne götürün. Selam ve ricamı iletin. Elinizdeki rapor beni tatmin etmedi.

Patoloji kliniğinde profesörü beklerken bir görevliyle tanıştım. İç Anadolu dan gelme. Görünüşü, yüz ifadesi yaşamın onu çok hırpalamış olduğunu gösteriyordu. Bu kliniğin odacısıyım dedi. Söz hocadan açılınca onu çok sevdiğini, emsalsiz bir hoca, müşvik bir baba olduğunu söyledi. Koluma bir altın bilezik taktı dedi. Sonra sordu:
-Niçin ararsınız hocamı?
Elimizdeki materyali göstererek anlattım olayı. Dinlerken değişti adam. Dikleşti, canlandı, gözlerine fer geldi. Ayağa kalktı, sanki önceki adam gitti, yerine Hocam dediği profesör gelmişti.

Gelin benimle dedi. Koridorda arkalı önlü giderken, artık bu saattan sonra hocanın gelmeyeceğini söyledi. Kime ve nereye gittiğimizi bilmiyordum. Bir kapıyı açtı, kendimizi bir laboratuarda bulduk. Önce bir beyaz gömlek giydi, sonra materyali aldı ve bir mikroskopun başına geçti. Başladı incelemeye. Maksadının ne olduğunu hala anlamış değildim. Konuşmuyordu. Bir bilim adamının suskunluğu ve vekarı içinde mikroskoba aldığı preparatı uzunca bir süre taradı, gözden geçirdikten sonra bana dönerek ve hocasının orada bıraktığı yüzünü takınarak:
-Demek buna kanser dediler haa! Vay cahiller vay...Hem de paranızı
alarak. Be hemşerim, neden getirmedin bana! Buna kanser diyen halt etmiş.


Bu an, şaşkınlığımın aptallık derecesine vardığı bir andı.
-Ya nedir öyleyse
-Bu adi bir iltihap olayıdırDeme be hemşerim
-Dahasını da söyleyeyim mi?
Başımı salladım, evet anlamında.
-Bu materyal bir pankreastan alınmış
-Doğru vallahi


Manyaklaşmıştım. Tanık olduğum şu olay odacının bir mucizesiydi. Olacak şey mi? Altın bilezik geldi aklıma. Odacı da bunun hakkını veriyor işte...

Ertesi gün raporu almaya gittiğimde Patoloji profesörü dedi ki:
-gözünüz aydın. Hastanız temiz sayılır. Adi bir iltihaplanma. Oda tedavi edilir. Ünlü cerraha saygılarımı iletin. Geçmiş olsun.

Büyük bir moral gücüyle, ünlü cerraha yeni raporumuzu sunduğumuzda, odacının mucizesini de anlatma olanağını bulduk. Doktor gülümsedi ve bir feylosof bilgeliğiyle şunu söyledi:
İnsanları salt yaptıkları işe göre değerlendirmeyin. Her insanın sezgi ve ilham yeteneği vardır. Bunu keşfetmeye çalışın. Bu , insanın yaratılışından gelen bir özelliğidir. Bu özellik bazan bir odacıda bir profesörünkinden daha güçlü olabilir.


02/ Ekim / 04
Sivrihisar

İbrahim Karaca

29 Eylül 2004 Çarşamba

Sağlık Olsun

Son model, küçük bir arabam vardı. Onu gözümden bile kıskanırdım. Çünkü nice yoksunlara katlanmıştım ona sahip olmak için. Oldu sonunda. Küçük bir araba ama, genç yaşımda bana mutluluk budalası olacak kadar keyif veriyordu. Çevremde dolaşan arıların sayısını da artırmıştı. Sabahları herkes ortadayken, kalabalığı yara yara geçmek, öğünç duygularımı kabartırken, kimbilir kaç kişinin de kıskançlık duygularını tetiklerdim. Olsun, ben mutluyum ya... Gerilmiş yaylarda bana atılacak okları görür gibiydim.

Yollarda kendi halimde gidip, gelirdim. Fiyaka, gösteriş, yarış, çalım gibi mantık ve kural dışı davranışlardan sakınarak.

Buna karşın bir gün bir arı tebelleş olmaz mı? Pirestiji yüksek bir otonun eski ve yıpranmış bir modelinde bir eşek arısı. Bir sabah olsun peşimi bırakmıyor kah ardımda, kah önümde, sağımda solumdaydı. Amacının ne olduğunu kuşkusuz anlamıştım. Eşek arısı değil mi bir şeyin kokusunu almıştır.

Üç gün, beş gün, onbeş gün hep peşimde. Daha sonraki günlerde korna sesiyle dikkatımı çekmeyi denemeye başladı; günaydın der gibi. Kim bilir alabros tıraşlı kafasında nice planları vardı Çapkın mıydı, ya da pis zampara.

Sevmedim bu takip işini.

Peşimi bırakmadı. Neredeyse yol arkadaşım olmuştu. Benden bir yakınlık , karşılık ve ilgi görmemesine karşın kör inadını sürdürüyordu.

Ahh.Körolası adam... Ruhumun derinliklerinde uykuya dalmış merakımı uyarmayı başardın , sonunda kör inadınla.

Kimdi bu adam? Niçin onun hakkında kötü düşünüyorum. Peşin hükümlü olmak ne sağlar. Bakarsın iyi bir insandır. Düşünceleri, davranışları, durumu, hali vakti yerinde birisi olabilir. Hatta hayırlı bir kısmet...neye olmasın? Kısmetin nerede insanın karşısına çıkacağı belli olur mu?
Madem öyle,yarın selamına karşılık vereyim. Ne zararı var.?”

Yarın olur, adam yoktan var olur. Gene selam ve arkasından benim kornanın sesi. Kim bilir karşılıklı iki kornanın sesi, nikah masasını çağrıştırmış olabilir. Belki bunu bir uyuşma, bir anlaşma gibi algılayabilir.

O gün geceden beri yağan yağmurun dineceği yoktu.. Özel otosu olmayanların canını burnuna getirdiğini anlamak benim için hiç de zor değildi. İnsanlar duraklarda sırt sırta, omuz omuza istif edilmiş çuvallar gibiydi. Daha düne kadar o çuvallardan biri de bendim. Yollar göl gibi, selle akıyor ırmaklar gibi. Elektrik tellerine çarpan rüzgar, uluyan kurtlar gibi sesler çıkartıyordu. Biliyorum Sevinç şimdi pencere önünde işe nasıl gideceğini düşünmektedir. Ona. bir sürpriz yapayım, dedim. Kapılarının önünde durunca, o, beni daha önce gördü ve işaret etti: Geliyorum diye.Geldi ve kapıyı açınca , ondan önce parfüm kokusu doldu arabaya. Sonra şiş göz kapakları ve hiç uyumamış gibi fersiz gözleriyle ve başında eşarp ve ıslak papuçlarıyla daldı arabaya.
Bitmeyen sorunlarımızı konuşarak gidiyorduk. Aklım o adama takılmıştı.. Yanımda Sevinç olduğundan ona rastlamak istemiyordum. O, netameli yeri geçmiştik. Neyse ki, yoktu. Sevinmiştim. Yol ayırımına geldiğimizde bir de ne göreyim? Beni beklemiyor mu? Dur !işareti yaptı. Durdum. Elinde bir paketle koşarak geldi. İşaret etti camı aç diye. Elindeki paketi kucağıma attı ve ne dediği anlaşılmadan ,geçen arabaların sıçrattığı sular içinde arabasına koştu. Teşekkürümü duymadı bile. Hediyeden pek çok hoşlanan Sevinç benden izinsiz, paketi aldı ve açtı. Sanki hediye ona verilmiş gibi. Paketten bir karton Amerikan sigarası çıkmıştı. Sevinç :
-Yarısı benim dedi.
-Olur olur dedim.

Pakete tutturulmuş bir de kartvizit bulduk. Karttaki tanıtım şöyleydi: Akın Tanyıldızı. Tekel Bayii. Kartın arka yüzünde beni ararsanız memnun olurum diye bir not ile bir de telefon numarası vardı.

Sevinçten utandım. Durumu anlattım. Baktım ki, o kraldan çok kralcı. Rahatladım. Bir ara ikimiz de sustuğumuzda ben, verilen hediyenin ne anlama geldiğini düşünüyordum. Sevinç sessizliği bozarak başladı akıl hocalığına :
-Kız sen deli misin? Böyle adam kaçırılır mı? Bak sana Tekel Bayiiymiş. Onlar zengin olur. Altındaki arabadan belli. Aklını kullan, bu bir şans.

Sevinç ten böyle bir destek beklemiyordum. Yaşlı bulacağını, yakışıklı olmadığını söyleyeceğini bekliyordum. Gerçi, benim de boyuyla posuyla adamı ilk görüşümdü. Ben de biraz geçmiş, biraz kıro, biraz da kısa boylu bulmuştum. Elbet benim de kusurlarım olmalıydı, onun gözüyle. Öncelikle çok hafif de olsa aksaklığım.

Telefon edip etmemekte günlerce duraksadım. Cesaret edemiyordum. Bu işin sonu nereye varır? Altından ne çıkar? Bilemediğim için ağırdan alıyordum. Ne var ki, içime de bir kurt düşmüştü. Hep onu düşünüyor, hayaller kuruyor ve bütün bunlardan da haz duyuyordum. Sonunda aramaya karar verdim.
Uygun bir zamanı yakalayarak iş yerimde çevirdim numaraları. Anında çıktı. Daha adımı söylemeye fırsat vermeden başladı konuşmaya:
-Hele şükür! Ne mutlu sesini duyana. Naber?
-İyilik güzellik. Haberler sizde olmalı. Bir süredir yolda yolakta görünmediniz.
-İstanbul a gitmiştim. Orada hastalandım. Daha dün geldim işe.
-İyileştiniz mi bari.
-Biraz daha boş lafları karşılıklı alıp verdikten sonra maksadını söyledi :
-Bak ne diyeceğim.
-Buyurun.
-Bu gün öğlen yeğinde misafirim olur musunuz?
..................................................................
Birden bu kadar hızlı yakınlaşmayı pek de iyiye yormuyordum. Haydi ver cevabini , bakalım. . Önce bocaladım, sonra oyaladım.
-Bu gün mü?
-Evet.
-Hiç hazır değilim. Başka bir gün İnşallah.
-Peki, yarın için ne dersiniz?
-Yarın mı dediniz? Haftaya bu gün olabilir.
Ağzımdan çıktı bir kez.
-Gelip alayım seni.
-Yerini ve saatını söyleyin, ben kendim geleyim. Böylesi daha iyi.
-Söylüyorum: Pınarbaşı, Adil in Yeri. Saat 12:30. Tamam mı?
-Tamam. Not ettim.
-Görüşmek üzere, hoşça kalın.


İçimden çok hızlı bir adam diye geçirdim. Selamını aldım ardından sigara geldi. Telefonuna karşılık verdim, yemek teklifi geldi. Acaba yemeğin ardından ne gelecek ?

Restoranın kapısında karşılaştık. Park etmeme yardımcı oldu. Yeşillikler ve akar sular arasında bir restoran. Birlikte girdik içeriye. Sevinci gözlerinden yüzüne vuruyordu. Kendince şık giyinmişti. Mavi bir gömlek vardı üstünde, yakası açıktı. Ben ise yarım kollu, mavi, mini entarimi giymiştim. Yüksek topuklu ayakkabılarım ayaklarımda, Duman rengi çoraplar bacaklarımda, siyah çanta elimde, girdik içeriye. Oturduğumuz en güzel masada yaptığı beylik ve yavan komplimanlardan hoşlanmadım diyemem. Kuaförün yaptığı topuz saç modelinin şahsıma asalet verdiğini söylediğinde gururlanmıştım. Ya aksak ayağım için ne diyecekti.? Fark etmiş miydi acaba?

O gün havadan sudan boş laflarla geçti. Daha çok o konuştu ben dinledim. Arabasını değiştirecekmiş, umursamadım, olabilir gibi başımı salladım. Daha doğrusu o anlatırken ben onun yüzünü gözünü inceliyordum. Derin göz çukurları içinde şahin gibi bakan mavi gözleri vardı. Burnu iri ve kemikliydi. Sık ve sert sakallıydı. Yüzünde yaşamın kader çizgileri daha derinleşmemişti. Giydiği ceket bedenine bir numara bol, pantolonunun modası geçmiş ve ütüsüzdü. Çok az gülüyor, daha doğrusu gülümsemekle yetiniyordu.

Bu bir tanışma yemeği olduğundan uzatmak istememiştim. Merak ettiklerimle ilgili az çok bilgi sahibi olmuştum. O bunca konuşmaları arasında dul ve bir çocuklu olduğunu ağzından kaçırmış, ben de üstüne varmamıştım. Dakikalar ilerledikçe içimdeki olumsuz kanaat güçleniyordu. Sanki akar suyun çevrede yarattığı serinlik bizim masaya da gelmişti
Ona gelince: Sanırım sol ayağımın biraz kısa oluşunu fark etmişti. Ben söylemek isterken o davrandı ve bu kadar kusur kadı kızına da bulunur diyerek havayı yumuşatmak istedi. Böyle şeyler saklanmaz ki... Acaba boyumu da kısa buldu mu? Kendisi de kısaydı. Ama insan kendi kusurunu görmez derler.

Daha ilk buluşmada ikimiz de işe soğuk başladık. Umduğumuzu bulamamıştık. Aylarca süren otomobil flörtü değmezmiş meğer.
Sağlık olsun.

29 / 09 / 04
URLA

İbrahim Karaca

16 Eylül 2004 Perşembe

Kuşlar



Bir baştan gelirler,bir baştan giderler.Kuşlardan söz etmek istiyorum. İlk,yaz,sonbahar. Sessizce gelirler, geldikleri gibi giderler. Önce leylekler... Onların, ilk baharıda peşi sıra getirdiğine inanılır.
Mevsim boyunca barınaklı yerlerde yuva kurarlar. Yavruları olur;üreyip,çoğalırlar yılanlara,baykuşlara ve diğer yırtıcılara rahmen.

Kimileri insanı dost bilir; Güvercin, kumru, ebabil, serçe gibi kimilerinin insan oğluna güveni yoktur, uzak dururlar ondan. İnsan vahşidir onların katında. Kimi zaman bulut gibi geçerler,korku verirler.Bağlara bahçelere davetsiz konuk olurlar.

Onların kol saatleri yok ama, hiç yanılmıyan ve pil istemeyen vücut saatleri vardır. Doğa onlara uygun birerde vücut saati armağan etmiştir; hem de en iyi markadan.

Garip kuşları bilirsiniz değil mi?Onlar sıcak ülkelerde ev bark sahibi olmayanlardır.Yazlıkçı değildirlerdir,minik serçe gibi.

Saçaklarda buz sarkıtları sallanırken,karların üstünde hoplaya sıçraya bir lokma yiyecek ararlar.Pencerinize konarlar.Gagalarıyla cama vururlar,sevimli dilenciler.

Kar her yeri kaplayınca garip kuşlar yerleşim merkezlerine sokulurlar.Gerçi sayılıdır sıkıntılı günleri,kar kalkanda sıkıntıda kalkar

Bizim köy bir kuş cennetiydi bir zamanlar.Yeşillikler,su sesleri ve kuş cıvıltılarıyla başka bir dünya.Sanki çölde bir vaha orda,su yeşilliği yaratınca kuşlara kapıları açıldı ve onlar eli sapanlı kuş avcılarının hırslı,bilinçsiz ve de sadist duygularına armağan edildiler.

Çocuktuk, küçüktük, bilinçsizdik. Çevre korumayı ne okulda öğretmişlerdi ne de ailede. Ellerimizde sapanla pusu kurardık dut ağacını altında.Eceli gelen parlak,kara tüylü sığırcık çirkin sesiyle arkadaşlarını çağırırken,alttan yediği sapan taşıyla kendini yerde bulurdu. Sonra başka çocuklar, başka ağaçlar ve başka kuşlar.Bizce ne büyük bir başarıydı avlayabilmek,bir nevi yetnek ve beceri testiydi kendi özgüvenimiz açısından.

Akşamları keklik sürüleri suya inerdi, karşı bayırlardan ve hep bir ağızdan yükselen nağmelerle güneşin batışını kutsarlardı.Bir kartal sürüsü havada dört dönerdi, yerde bir fare, bir sürüngen hatta bir tavşan görebilmek için.

Siz akşam çayını ulu cevizin gölgesinde yudumlarken saka kuşu ile bülbül yarışırdı sizin hakemliğinizde en son nağmelerle. Gece baykuşun gizemli boğuk sesi köpek seslerine karışırdı. O karanlıkta projektör gibi parlak iri gözleriyle köyün fare ve yılanlarından sorumluydu.
Kendilerini görmeden ağaçkakanı, ibubuğu, tarla kuşunu, yırtıcı kuşları, kargayı, seçeyi seslerinden tanırdık. Hepsinin yuvalarını ve yumurtalarını bilirdik.

Neye yarar? Biz o bilgileri hayvani bir isteğimizi doyurma yolunda kullanırdık.
Bir gün hayalimde saydım da bizim köyde kaç tane kuş türü olduğunu, 30 tür idi..

Gün oldu devran değişti. Bizim köyün önce suyu azaldı.(Bilirsiniz bizim köy İç Anadolu!da bozkırdadır.) Son yıllarda bozkırda yağış azaldı. Sular da...Sonra bahçelerle yeşillikler izledi gerilemeyi. Sonra da kuş türlerinin sayısının 15’e inişini.
Doğru; devran değişti. Yer gök tarla oldu. Kırlar meralar sürüldü, ekildi. Ovanın yeşil rengi sarıya dönünce kuşlara hişşşt dedi bir yüce ses.Onlar da bu dünyada bize göre yer mi yok? Gideriz Dediler ve gittiler.

----------------------------------------------------------------------------------------

Karadeniz de yaşanan bir başka öykü: Adına bıldırcın avı demişler. Halt etmişler. Neresi av bunun? Bu düpedüz tuzağa düşürmek.Sonbaharda Kırım da ,Rusya da, Moldavya da, Ukrayna da havalar soğumaya başlayınca bıldırcınlar kafileler halinde güneye doğru yola çıkarlar. Çıkarlar çıkmasına da önlerinde kocaman bir denizin, Karadenizin varlığını bilmeden. Uzun bir uçuş yolu. Saatlerce kanat çırparak, yorgun ve aç. Mola veremezler, duramazlar, dinlenemezler, karınlarını doyuramazlar. Bir kara parçasına ulaşabilme umuduyla uçarlar da uçarlar. İlk hedef Karadeniz in güney kıyılarıdır. Gece ilk ışık bu kıyılardan göz kırpacaktır.

Yorgun ve aç bıldırcına o ışık bir umuttur.; umutla dalar ışığa, hayır fileye. Ve bu anı bekleyen hain avcı yere dökülenleri toplamayı yetiştiremez .
Buna bıldırcın avı diyorlarmış. Neresi av bunun?

------------------------------------------------------------------------------------------------

GAP da bir inceleme gezisindeyiz. Tarihe Mezopotamya olarak adını yazdıran kutsal topraklarda. Uçsuz bucaksız ovalarda susuzluğa, yaşamın olağan bir olayı gözüyle bakma alışkanlığına sahip köylülerle konuşuyoruz. Fakirlik, geri kalmışlık, çaresizlik, yağmurda ıslanmış giysiler gibi bedenlerini sarmış. Onlar için sorun önemini ç çoktan yitirmiş ; çünkü alışmışlar. Hastalıkların en umutsuzu alışmışlık Alışıldı mı bir kez, sorunlar sorun olmaktan çıkıyor.

Bir köy kahvesinin önündeyiz. Karşımda kırık bir iskemlede oturana yaşını soruyorum . Altmış beş diyor. Ben seksen beş tahmin etmiştim. Sonra neden ağaç dikmediklerini sordum.Köylerde , yollarda, kırlarda, tarlalarda, bahçelerde bir tek ağaç görmek mümkün değil.
Kendilerine soru yönelttiğim herkes sıkıldı. Bu sorunun sorulmasından. Cevap vermek istemediler, başlarını eğdiler. Altmış beşlik uyandı, uykudan uyanır gibi Doğrusunu ben söyleyeyim mi?” dedi. Başımı sallayarak onayladım, Söyle der gibi.
-Ağaç olursa kuş gelir.
Tüylerim diken diken oldu. Sordum ötekilere:
-Doğru mu
-Doğru
dediler.

Bir genç doğruldu oturduğu yerden.:
-Evet çok acı. Kuşu yavrularımıza okulda resimlerden göstererek öğretiyorlar Dedi. Ve ilave etti:
-Bölgede kuşlar için barınacak ağaç ve yiyecek sebze, meyve bulunduğunda onlara musallat olurlar, varsayımına inanıldığını gördük, Güney Doğu da.

Kuşsuz bir ülke,
Ruhsuz insanlar diyarı olurmuş.
Ağaçsız ülke ise,
Saçsız bir kıza benzer.

-----------------------------------------------------------------------------------------

Urla nın yazlıklarından birinde bir adam, vaktiyle evinin bahçesine on adet selvi kavağı dikmiş. Gel zaman git zaman kavaklar öyle boy atmışlar ki, her biri 25-30 m olmuş.

Şimdilerde göçmen kuşlardan serçeye benzeyen bir kuş türü kiralamış bu kavakları; yalnız geceden geceye. Akşam olunca beşer onar gruplar halinde gelip geceyi bu ağaçlarda geçirirler. Kavak dallarında çoğalır, çoğalırlar.Kesin 500-1000 kuş 10 ağacın üstünde.. Güneş batmaya çok yakınken hepsi bir ağızdan ötüşürler, cıvıldaşırlar. Kuş sesleri çevreye yayılır İnsanlar ibadet eder gibi bir huşu içinde dinlerler kuş seslerini. Sonra güneş batar. Artık gelen olmaz. Bilirler ki güneş giderken onların kapılarını kapatmıştır, ertesi sabaha . kadar. Sabah güneş kapılarını yeniden açarken, sesler yeniden başlar. Yaşamın bir parçasıdır o coşkulu sesler.
Bu düzen böyle sürüp gider sanırdık. Ama, gitmezmiş.

Doğanın güzelliklerinden nasibini almamış insafsızın, bağnazın biri, kavaklara çok yakın bir yerde bir gazino açar. Gazinocu her akşam saat 22 de kuşlar uykudayken, havai fişeklerle reklam gösterisi yapar. Fişekler havada bomba gibi patlayınca, uykusundan sıçrayarak uyanan yüzlerce kuş, can havliyle kendilerini boşluğa atar. Bir kıskı balkonlara sığınır. Bilmedikleri yerlerde minik kalpleri pıt pıt atarken, dönebilenler çaresizlik içinde yeniden evlerine dönerler.

Revamıydı kuşlara yapılan bu işkence, bu zulüm? Korkarım bir gün gelir, kuşlar kendi haklarını korumayı öğrenirler. Dayanışmanın erdemini kavrarlar. Miting yaparlar, dernek kurarlar; insanlara ders verebilmek için.
Deprem yiyen kuşlar evlerine geri dönerler .depremi yemişlerdir ama, evleri yıkılmamıştır .

6.
sonunda o da oldu : evleri yok oldu
bir sabah dört genç adam geldiler. Kavakların dibine çömeldiler.birer sigara yaktılar kavakların sahipleriyle anlaşmışlardı.Yüksek yüksek ağaçlara baktılar sonra saptadılar yöntemlerini. Ev sahibi yoktu aralarında. Yüreği dayanamazmış,otuz yıl emek verdiği on leventtin devrilişine.
Gelenler çaldılar testereyi,vurdular baltayı,devirdiler leventleri yan yana.acımasızlar kurşuna dizdiler on Levendi.
Acısı yüreğime oturdu on Levendin.
Akşam olmuştu.Gelmeye başladı kuşlar.Heyhat ! Büyük bir düş kırıklığı.Artık ne kavaklar vardı ne de kuşların yuvaları.Yüzlerce kuş boşlukta döndüler durdular.

Sonunda,bin tane kuş, kavaklı evin çatısında,balkonun da,bahçesinde toplandılar.
Tatlı cıvıltılar yerine, Mozart ın Ölüm Marşını seslendirdiler.Evde bulunmayan ev sahibini uygarca protesto ettiler.Dört cellat adama lanet yağdırdılar.
Kuşlar insanlardan akıllı çıktılar.Silahlarını insanlığa karşı kullanmadılar.İnsanlığın erdemine olan inançlarını korudular.

Kuşlar,ertesi sabah utançlarından görünmemek için güneşten önce orayı terk ettiler. Belki de artık buralara gelmeyecekler,yeni kavaklar yetişmedikçe.

16/09/2004
URLA

İbrahim Karaca

10 Eylül 2004 Cuma

Aşk Şarap ve Akıl

Kumsalda bir masa. Güneşli ve sakin bir gün. Ayaklarımın dibinde deniz, masada balıklar ve şarap, ben ve o. Bu kadar sahne ve dekor. Güleç yüzler, neşeli gözler. Bir kadeh, bir daha...Bu benim için, bu sana, bu da aşkımızın onuruna. İçelim...

Aşk da şarap gibi kadehlerle ölçülebilir olsaydı; bilirdim aşkımın kaç kadehlik olduğunu.
Şarap aşkı coşturur, sonra çığırından çıkartıp, şeytanın önüne atarmış Onun için şarap, şeytanın ortağıdır demişler. İkisi birden çöktüler imiğime bu gün, ama pes ettiremediler. Hangi güç yok edebilmiş aşkı insanlık tarihi boyunca

Çok içmişim. İğrendim şaraptan; attım boş şişeyi denize. Kaldık masada ikimiz : Ben sevgilim.
Hedefimizi koymadan ortaya, henüz sonu belli olmayan bir yoldayız onunla . Bu yolun sonu selamet değilmiş gibi geliyor bana. Bir çıkmaz sokağa giriyor olmayalım! Neyin uğruna? Haz , zevk ve heyecan dünyasında yaşamak ise bir gün duvara toslamak da var; haberin ola...
Bir dostum Onu bana uygun bulmamıştı ; yaşlı demişti, çirkin demişti.Güven vermiyor, demişti. Oysa daha önce Aklını kullan, kaçırılacak biri değil deyen de oydu. Yol yakınken dön diyen de...Bu aşamada aşkımı nasıl feda edebilirim ; O, öyle dedi diye.

Aşk fırtınasında akıl mı kullanılır; akıl kalmıyor ki, kullanasın. Ne aklımı kullanabildim, ne de mantığımı bu yolda. Onların yüzünden akıl ve mantığın kölesi olmak istemezdim doğrusu.
Beni duygularım götürdü o dünyaya. Ben aslında onların esiri oldum. O hazzı , zevki ve heyecanı onlar tattırdı bana. Mutluluk buysa onu aşkın dünyasında buldum. Yaşamım boyunca kör mantık elimden tuttu mu bir gün?Mantığa kalsa, duygu alemimdeki tüm kazanımlarımı bir paket yapıp derin denizlere atmalıymışım. Kuru mantığı balıklar bile yemez. İşte o zaman kaygılarım beni bitirir.

Konuşan arkadaşımın tuzu kuru tabi. Elbet aklını kullan diyecekti. Kullandım. İşte bu çıkmaza soktu sonunda.
Bırak ! herkes kendi yolunda...

10 / 09 / 2004
URLA

İbrahim Karaca

5 Eylül 2004 Pazar

Ayınga (Kaçak Tütün)

AYINGA (KAÇAK TÜTÜN)

Bizimköy e geldikleinde karanlık çökmüş, kurt kuş yuvasına, insanlar evlerine çekilmişti. Köyün bekçiliğini baykuşa bırakmışlardı. O her günkü yerinde tüner, sabaha kadar her şeyden o sorumluydu. O uğursuz sesiyle öterken yılanlar, çıyanlar, fareler çıkamazdı, girdikleri delikten.

Kapıya yanaştılar yavaşça ve seslendiler:
-Küçükana biz geldik. Hele kapıya çık
Bu bir bildik kişinin sesi değildi. Hayır mı şer mi gecenin bu saatında diyerek avluyu geçip kapıya varır.Heyecanlanmıştır. Korkaklık şalı omuzlarında kapıyı açar ki, karanlıkta iki adam ve tahta yüklü bir öküz arabası Adamlar sokuldular yavaşça ve ürkek tavırlarla ve de sığınırcasına:
Biziz, biz Küçükana yabancı değil Altı ay önce de gelmişlerdi bir akşam vakti sessizce. Kapının önünde durakladılar bir lahza. Sonra Küçükana bordo kapıyı ( Çift kanatlı, büyük kapı) açtı, onları aldı, çektiler avluya arabayı, öküzleri saldılar boyunduruktan, kapıyı dayakladılar arkasından. Adamlar yol yorgunluğunu unutacak kadar seviçliydiler. Tahtaların altında gizli çuvalları çıkartıp samanlığa koydular. Kapıyı kilitleyip anahtarı aldılar.
-Aç mısınız? Diye sordu Küçükana, kendi oğullarını ağırlar gibi
-Ne de olsa uzun yoldan geliyoruz Küçükanamız halden anlar dedik, geldik ocağınıza. Ölülerinizin ruhu hürmetine ne getirebilirseniz. Yoksa kuru ekmek ile bir testi su da yeter bize.

Ertesi sabah köyde tahtacılar geldi haberi yayıldı. Anlayan anlamıştı. Gerçekten arabaları tahta yüklüydü. Hem de Orman İşletmesinin izin Damgasını taşıyan. Bunlardan da birkaç tane satmadılar denemez .Ama bu kadarcık bir kazanç için bunca yolu tepmeye değer miydi? Onların geçek ticaretini bilenler az değildi. Hatta çocuklar bile ortada bir dolap döndüğünü sezinler gibi olmuşlardı. Çeşme başındaki çocuklardan biri:
-Ayıngaymış, dedi. Ama öteki çocuklar bir şey anlamadılar.
-Ayınga ne demek?
-Bak oğlum ! Bunlar ayıcı. Ayınga ayının adı. Ben gördüm. Avluda. Kap kara. Dana kadar. Müthiş anırıyor. Siz duymadınız mı? Bir dişleri var, vallahi kama gibi. Galiba parayla oynatacaklar. Görürüz.
Bir başka çocuk:
-Var mısınız? Gidip şu delikten bakalım. Der.
-Yok. Olmaz, kızdırırız. Delikten atılır üstümüze. Elinin tersiyle bir vuruşta on adamı yıkarmış.
-duymadınız mı ? Bir keresinde bizim çobanı dağa kaldırmış. Köylüler tüfekleriyle zor almışlar elinden.
Başka bir çocuk:
-Yok yahu. O atıyor. İnanmayın. Ayınga tahta demek. Biz yonga demiyor muyuz? Onlar da ayınga demişler. Baksana arabaları tahta yüklü.

Çocukların merakı bir türlü bitmek bilmez. Aralarından birini , büyüklerin bulunduğu yere danışmaya gönderirler ve şu öğüdü verirler:
-Bak oğlum! Şu ayakta duran adam var ya, gördün mü? Ona git sor bakalım, ayınga neymiş?
Çocuk koşarak gider:
-Emmi, Ayınga tahta mı, ayı mı? Nedir?
Adamın çocuğu bir dövmediği kalır.:
-Kereta! Bu yaşta ne işiniz var, ayıngayla mayıngayla. Şimdi atarım seni önüne . Görürsün ayıyı, dayıyı.
Çocuk koşarak dönerken arkadaşlarına sesleniyordu:
-Ayıymış ayı. Valla adam beni ayının önüne atacaktı..

Alış veriş yapanlar çoğunlukla kadınlardı. İş yerlerinde bulunan kocaları için alıyordu. Alıcı gelince, adam kalkıp kilitli kapıyı açarak çuvaldan çıkardığı, gazeteye sarılı, iple bağlı bir kiloluk paketlerden istediği kadar verip, avlunun arka kapısından yolcu ederken kadını, dilini tutması için uyarırdı. Akşama kadar süren, sözüm ona tahta satışı iyi gıdıyordu. Satıcılar memnundu da ne hikmetse arabadaki tahtaların azaldığı yoktu. Adamlar bu işin kurdu Küçükana ya üç paket vermyi de ihmal etmediler. Aslında bu ikram bir dahaki seferin rüşvetiydi, yani bir yatırımdı

Geceye kaygısız girdiler. Karıları yarın akşama kadar tok. Öküzleri de doyurulmuş, araba avluda. Mal dersen kilit altında. Kendilerini bir kalenin güvencesinde hissediyorlardı.
Ama, olan oldu işte. Gece üç el silah sesi duyuldu. Uyandı tüm köylüler.
-Arama var! Dedi, Başçavuş.
-Hayrola komutan! Ne araması? Anarşist, terörist falan mı?
Görürsünüz şimdi. Açın kapıları.
Kapılar açılır. Köy odasında uyuyan tahtacıların yüreği hop eder.
Kalk arkadaş, valla basıldık. Dinle bak. Candarmaların sesleri. Işıldakla evleri arıyorlar. Gecenin bu vaktinde herkes ayakta. Olacak şey mi bu? Odadakileri araçları başına götürerek, tahta yüklü arabayı aradılar .Aradıklarının ne olduğunu söylemediler. Ne malı bulabildiler, ne de bir ip ucu. Köylülerin ağzı çok sıkıymış hiç renk vermediler. Sonunda elleri boş çekip gittiler.

Sabah erken daha tan yeri ağarmadan, serin rüzgarı arkadaş seçerek, gönülsüz öküzlerini arabaya koşarak , yola koyuldular. Küçükana sabah namazına kalktığında avluda ne araba vardı, ne de öküzler. Bu yolların onları nerelere götürdüğünü kendileri de bilmiyordu. Bildikleri tek şey,barut kokan ekmeklerini bir gün midelerinin artık kabul etmeyeceğiydi.

Bir hafta sonraydı. Köy kahvesinde tütün tabakalarını çıkartıp sigara saran erkekler söyleniyorlardı: bak. İçimi de çok tatlı. Borley tütünüymüş. Halis Amerikan. Şu kokuya baksana. Bu tütün aslen Amerikan olsa da bizde yetiştiriliyormuş. Ayınga dedin mi, işte böyle olmalı. Verdiğin paraya değmeli. Bu konuşmalara kulak misafiri olan yabancı birisi:
-Ayıngacıları mı konuşuyorsunuz?
-Yok emmi. Tahtacılardan. Arkadaş tahta almış da... Onlar ayıngacı mıymış ? Haberimiz yok. Sorması ayıp olmasın, ne olmuş onlara.?
-Ne olacak? Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge...
-Eeee, sonra?
Bir sessizlik oldu. Herkes sözün sonunu beklerken ihtiyar:
-Ben kasabada duydum: İki kaçakçı yakalanmış. Candarma arabaya , öküzlere ve de tütüne el koymuş.
Oturanlardan, tabakası ayıngayla dolu birisi bir sigara sarmaya uğraşırken söyleniyordu kendi kendine:
-Ne sandınız? su testisi, su yolunda kırılır. Oğlum! Yap bi sade. Kallavi olsun.

05/ Eylül / 04
Sivrihisar

İbrahim Karaca

15 Ağustos 2004 Pazar

Mühürlenen Çeşme

Mavikadın Çeşmesi çir akar. Olsun, suyu tatlı ya sen ona bak. Çeşmeler arasında en ünlüsüdür o. Acem çeşmesiyle Ak çeşme ise mahalleye uzak sayılır. Ayrıca onlardan birinin suyu hafif kekremsi, diğerinin ise yolu yokuştur.Mavikadın çir ( gür karşıtı) aktığından kovalar, bakraçlar, helkeler, güğümler sıraya dizilir, kuyruk olurlar.
Sucu kadınlar
Başlarında yazmalar, yemeniler, çarlar
Ayağında şalvar
Şallı atkılı kadınlar...
Mahalleden haberler, dedi kodular
Kaptırmış kendisini, kovası dolmuş, taşmış
Haberi yok. Çeşme başında.
Güçlü zayıf demeden, hasta sökel ayırt etmeden, iki elinde iki bakraç, kolları gerile gerile, kona kalka su taşirlar yaşamak ve yaşatmak için evlerine. Kiminin yolu yokuş , kimininki düz. Narin kollar kopa kopa. Yaz kış demeden. Karlı buzlu yollardakayarak, sıcakta terini silerek... Su değil eziyet, zulüm taşırlar evlerine kova kova Mavikadın Çeşmesinden.

Bir adam yaşar mahallede. Bu görüntüyü penceresinden yıllardır seyreden: Askeroğlu. O artık baksa da görmez olmuş, çünkü kanıksamış. Vaktaki kendi yakınlarından biri, bir kış günü, elinde kovalarla kayar ve düşer ve kolu kırılır su yolunda . O zaman sorumluluğunun sigara ve kahve içmekten ibaret olmadığını idrak edere kadere isyan eder Yeter artık der.

Yeter artık bu işkenceye, bu zulme diyerek öfkeyle dolup taşan Askeroğlu bu kadere savaş açar.
Onun çilekeş mahallesi, Kartalkaya denen yüksek, püskürük ,granit kayalardan oluşan bir dağın eteğindedir. Bilinmeyen bir zamandan beri bu dağın dibinden bir su gelir. Kimseye yararı olmayan bu su bir yere kadar başı boş akar sonra kaybolur. Sıcaklar başlayınca bütünüyle kaybolan bu suya eskiler Hör hör adını vermişler. Hör hör den yararlanmak ise kimsenin aklına gelmemiş. Bir yakınının geçirdiği bir kaza üzerine uyanan ilham perisi, Askeroğlunun kafasına konar : Hör hörü canlandırmak.

Bir ilkbahar günü, güneşli ve ılık. Saat sekizde o yanına aldığı üç işciyle ve de gerekli donanımla Kartalkaya da işe başlar. Kent ayaklarının altındaBu ortamda yaşamış ve bu fani dünyadan göçmüşleri düşünür. Bu gün de Kartalkaya da hastasıyla fakiriyle, kadere küskünüyle, öksüzüyle yetimiyle susuz mahallenin kötü kaderine kazma vurmaya gelmiş bir iyiliksever vatandaş.
Vururlar kazmayı. Taşınır topraklar ve iki gün sonra, saat yirmide Hör hörün önündeki kayalar kaldırılınca bir galeri çıkar karşılarına. Duymuştu o böyle bir galerinin varlığını da görmemişti. Korkuyla, ürpertiyle girerler karanlığa. Ellerinde fener, kazma , kürek, el arabası. İnsan boyu yükseklikte bir galeri ve zeminde toprak künkler ve içinde kim bilir nice zaman ötesinden beri akıp gelen suyun umutlu sesi.
Üç kişi adım adım ilerledikçe korku büyür, dev olur gözlerinde. Bir hava deliğinden sızan gün ışığı onları hem ürkütür, hem sevindirir. Üç kişi kendilerince suyun kaynağına ulaştıklarını sanırlar. Düşündükce heyacanları artar.
Günler geçer, bir sabah saat sekizde girerler galeriye ellerinde fener.Giderler, giderler üç kişi art arda. Sonra, öndeki irkilir birden. Feneri kaldırıp bakar ki ileriye birde ne görsün? Dün çalıştıkları yerde bir göçük; galeriyi kapatmış. Dururlar, düşünürler, biraz da korkarlar ve geri çekilirler Tünel göçmüştür. O anda hepsi aynı şeyi düşünür: ya biz içerdeyken göçseydi?!Tabi kaynağa ulaşılamaz Dönerler geri. Tarihin karanlıklarından akıp gelen başı boş suları da künk içine alınca eski su iki katına çıkar.
Çalışmalar dışarıda sürdürülür. Önce ark açılır, sonra yeni borular döşenir. Mahallede uygun bir yere Askeroğlu kazmayı vurur. Orda çeşmenin mermer başlığı yapılır. Kurnalar takılır, oluklar konur. Borular çeşmeye bağlanır. Halk çeşme başında toplanır. O başlarında. Heyecanlı bir bekleyiş . Gözler onda, umutlar onda, kulaklar onda. İçinden okuduğu dua bitince o,kutsal eliyle vanayı açınca, yüksekten gelen basınçlı sular fışkırır, haykırır, hörül hörül. İnsanlar suya koşar, ıslanır, alkışlar.Yaşasın naraları atılır. Bu coşkuyu yıllar önce hörhörün suyuyla yaşamış ve göçüp gitmiş ölüler bile duymuştur. Suya hasret mahalleli:
Kapatın vanaları Sular boşa akmasın derken kimileri:
Bırakın, bırakın aksın. İnsanımız suya doysun Der.
Halkın içinden bir ses yükselir:
Bu çeşmenin adı Askeroğlu Çeşmesi olsun
Fakat o yüce adam karşı çıkar bu öneriye.
Bu çeşmenin adını atalarımız koymuş: Hörhör. Ben vicdani sorumluluğumu yerine getirdim. Helal olsun Der .

Peki, şimdiye kadar başka Askeroğlu lar yok muydu? UzakgörmezBelediye miyop gözlüğünü neden takmaz?
Selam ! Çir akan Mavikadın çeşmesi. Bilesin ki pabucun dama atıldı. Artık arada bir halini hatırını sormaya değil, haberleri, dedi koduları almaya geliriz

İki adam gelir konağın kapısına: İki zabıta memuru. Üniformalarından belli Belediyeden oldukları. Kapının demir tokmağını vururlar. Tak, tak, tak.

Kim o
Belediye zabıtası. Efendi emmimiz evde mi
Hee. Napıcaksınız
Haber ver geliversin aşağıya kadar
O aşağıya gelir. Zabıtayla karşılaşınca şaşırır. Onlardan biri der ki:
Efendi Emmi, ellerinden öperiz. Bizi Reis gönderdi. Çeşmeyi mühürlemeye geldik. Allah razı olsun, bir sevap işlemişsin.Ancak Belediyeden izin almamışın. Reise danışmamışsın. Valla Reis çok alınmış. Kızgın. Kaçak inşaat . Gidin mühürleyin dedi. Ellerinden öperiz Kusura bakmayın biz emir kuluyuz. Mühürleyeceğiz çeşmeyi
Evladım, biliyorum siz emir kulusunuz. Ama Reis bilsin ki biz de hakkın kuluyuz. Aha çeşme, aha kaderi değişen çeşme. Mühür de elinizde. Ne duruyorsunuz, bana neye danışıyorsunuz? Buyurun mühürleyin
Memurlar çeşme başında, memurlar şaşkın. Yapamazlar, elleri varmaz Konuşmalara kulak veren bir kadın, yanındaki komşusuna, o da ötekilereiletince haberi, yıldırım hızıyla mahallede yayılır. Eline kovasını, bakracını alan kadın, çoluk çocuk çeşme başına koşar. Zabıta kalabalıktan ve birbirine vurarak çıkartılan kap kacak sesinden ürker. Kalabalığın dizginlenemiyeceği anlaşılan, hıncından korkan memurlar görünmeden sıvışırlar ve soluğu Belediyede alırlar Yüzlerini kaplayan koku ve heyecan içinde, gördüklerini Reis e anlatırlar.
Siyasetin, halk harekatına karşı konulamaz kuralını yüzünde bir şamar gibi hisseden Reis , kendisinin politik bir hata yaptığını geç anlar.

14/ 08 04
Sivrihisar

27 Temmuz 2004 Salı

Başka Dünyalar

Arada bir onunla çıkıyorduk. Her gün telefon ediyor övgüler, iltifatlar, espriler yağdırıyordu. Sahil kahvesinde arabanın içinde yan yana oturuyor gurubu seyrediyor, muhabbet ediyorduk. Aslan pençesi gibi iri ve kemikli elleri vardı Tuttuğu yerden ses getirirdi.Öpüşü de öyleydi; duygularımı kabartıyordu. Daha önceleri de sevgililerim olmuştu ama, onlar hep çıt kırıldım, hanım evlatlarıydı. Bunu tanıyınca ötekilere erkek demeye dilim varmıyor.
Hafta sonları için bana ipotek koymuştu. Ege nin kıvrım kıvrım koylarını tarıyorduk. Emsalsiz panoroması ve ayna gibi denizi ile en gözde koylar ağırlıyordu bizi. Çadırımızı kuracak uygun bir yer bulmak sorun olmuyordu. Ata dedi ki bir gün:
İster misin bu Pazar Gümüşdereye gidelim; balık yemeye.
Ret edilir mi hiç...

Günlerden Pazar. Masmavi bir gökyüzü ve güneşli, rüzgarsız bir havada çıktık yola. Onun arabasıyla gidiyoruz; uçuyoruz sanki. Geldik Gümüşdere ye. Yabancısı olmadığımız balık restoranında garson bize bir kıyak yaptı; Denizin kıyısına bir masa yaptı. Oturur oturmaz denizi seyre dalmışım. Gözlerimi ayıramadım mavi sulardan. Havada martılar uçuşuyor, çirkin sesleriyle ciyak ciyak... Yerdeki insanlar gibi. Onların da derdi aynı: balık. Bir tekne denize açılıyor, poyrazda çırpınan bayrağıyla. Bir diğeri denizden dönüyor; almış nasibini denizden. Bu tekne ekmek teknesi. Üç beş kişi kıyıda dinelişler, gelen tekneye bakıyorlar , aralarında söyleşiyorlar. Bir bankta sevgililer oturmuş, onlar de denize bakıyor, sanki denizden bir gelecekleri varmış gibi. Poyraz serin serin yüzümü okşuyor. Garson lüferlerimizi getirince kayık tabaklarda, kokusu çevreyi sardı. Limon sıkıca lüferin beyaz etine ağzım sulandı.Bankta oturanlar bize bakıyor, hayır kayık tabaklarda gelen lüferlere bakıyorlar. Neden onlar masada değiller? Neden balık yemiyorlar? Tabiiii. Balık parayla. Balık parayla ama aşk bedava. İnsanlar aşkı yaşayamayacaklarsa, ya da balık yiyemeyeceklerse niye geldiler bu dünyaya?
Boşalan kadehimi garson sormadan doldurdu. Garsonun ütüsüz ve biraz da kirli görünen beyaz gömleğine ve siyah papyonuna baktım belli etmeden.Bir köylü çocuğu olduğu her halinden belliydi. Köyünü bırakmakla geleceğini kurtarmış. Akıllı çocukmuş
Ata art arda ahiret soruları sormaya başladı; ailemle, işimle, maaşımla ilgili. Bir köpek peydahlandı ayaklarımın dibinde . Balık artıklarını ister gibi bakıyordu yüzüme. Sanki bir tanıdıkmış gibi bakanlardan biri de şu bankta tek başına oturan kız idi. Kimi bekliyordu? Epey zaman geçtiği hlde beklenen gelmemişti. Kalktı ve gitti. Üzüldüm. Kaygısız bir ortamdaydık. Tek başıma neredeyse bir şişe şarabı bitirmiştim. Güneş, Haydi artık evlerinize dercesine alçalıyordu. Kalktık. Bakımsız tuvaletleri yüzünden papyonlu garsona fırça çektim. Yılışık yılışık baktı yüzüme. Özür dilemeye bile aklı yetmedi. Papyon kravat takmak yetmez , temizliği ve nezaketi de öğrenmek gerek.
Dönüşte radyodan dinlediğim şarkılara eşlik ederken, o da tek gözüyle bacaklarıma bakıyordu. Haklıydı adam. O gün duygularımı dizginliyemiyordum. Mutluluktan içim içime sığmıyordu. Sebebini şarap sanmayın, yanımdakiydi. Ona dedim ki: “Ben bu halimle eve gidemem . Sarhoşluk yakamı bırakana kadar bir yerde vakit geçirelim.
Öyleyse en uygunu benim ev. Zaten size de yakın. Hem fakirhaneyi görmüş olursun.”
Olur. Demiş bulundum ; başıma geleceği düşünmeden. Düşünseydim, sanki Hayır mı diyecektim. Ne yapalım, inceldiği yeden kopsundu.
Fakirhane dediği gerçekten bir fakir eviymiş. Üstelik yerler, camlar, masa, koltuklar toz içindeydi. Eşyalarının hepsi bakımsız ve eskiydi. Bir eve kadın eli değmezse işte böyle olurdu.
Bir kahve yapayım dedi Ata.
İyi olur, açılırız, dedim.
Ardından mutfağa vardım,ben yapayım kahveyi diye. Elinden aldım. Boş kalan kollarıyla arkadan sarıldı.
Dur ! Kahve var elimde. Dökülecek Dediysem de bırakır mı hiç.?
Kahveleri içince elimden tuttu. Biliyordum, olayın nereye varacağını. Teslim... Ama ona değil. İçimde kabaran duygulara. İsyan çıkmıştı içimde. Bütün duygularım ayaklanmıştı; çünkü gözlerim kapanmış başka dünyalara dalmıştım. Başka dünyalara... Sadece yaşanarak anlaşılan ama, anlatılamayan başka dünyalara...
Dünyam değişti, kendim değiştim. Akşam eve dönen ben, sabahki ben değildim. Çünkü onu daha çok sevdim.

27 / 07 / 04
URLA

12 Temmuz 2004 Pazartesi

Alıç Ağacı Çiçekleri

ALIÇ AĞACI ( Crataegus dikmensis )


Bizim köylü Ahmet Ağa nın oğlu Coşkun ile karşılaştım, çarşıda. Koruma Derneğinin kongresi için gelmiş kente.
Tam sırasıydı;ona bizim oralardaki alıç ağaçları kıyımını hatırlatmanın. Biliyorum; Kongrede konuşup, bir çözüm bulacağız dedi.
Kongrenin çok çekişmeli geçmesine karşın Coşkun başkan seçilmeyi başarmıştı.
Onun başkanlık haberi daha tarlalardaki, yazıdaki, derelerdeki alıç ağaçlarına ulaşmadan başkan, alıç ağaçlarının sebepsiz yere kesilmesi yasağını yürürlüğe koydu. Haberin duyulması üzerine, tüm alıçların alkış sesleri bozkırın gece sessizliğinde dalga dalga yayıldı.
Alıç ağaçlarının Piri, uzun saçları ve sakalıyla, siyah cübbesi ve asasıyla o gece rüyamda karşıma dikildi. Başkana karşı gönül borçları olduğunu söyledi. Ve mucize bir iletişimle o haberi tüm alıç ağaçlarına geçti.
Coşkun o sabah tohum ekmeye tarlasına geldiğinde, uzaklardaki ağaçlar bile ona Günaydın diyerek, kıvançlarını dışa vuruyorlardı. Başkan onlara şapkasını sallayarak karşılık verdi.
O beraberinde getirdiği malzemelerle 150 yıllık ağacın gövdesinin çevresinde alçak bir duvar ördü. Ve onu korumaya aldı. Getirdiği levhayı da ağacın gövdesine çaktı.
Rosaceae ( Gülgiller ) Familyasından.
Crataegus dikmensis=Dikmen alıcı.
150 yaşında

Göğsüne takılan onur madalyasının ve koruma altına alınmasının mutluluğunu tüm alıç ağaçları ovayı çınlatan alkış sesleriyle kutladılar. O anda içinde patlayan mucize duyguyu bastıramayan yüzellilik alıç ağacının tüm dalları kar yağmış gibi açılan bem beyaz çiçeklerle süslendi.
İhtiyar bu çiçekleri Coşkun;a adadı.

12/ Tem. / 04
Sivrihisar

6 Temmuz 2004 Salı

Ateşle Oynayan Kız

KURŞUNLU CAMİİ

İki kız, ikisi de onyedisinde. Aynı mahallenin aynı sokağında; okuldaki gibi. İkisi de hoppa, ikisi de neşeli. Hep gülerler, gamzeli yanaklar, inci dişler, ela ve kahverengi gözler. Parlak, gür, siyah saçlar... Hicran balıketi, Gülşen biraz tombul. Dünya umurlarında değil. Kar, kazanç, para onların yaşamında yok. İkisinin de babası esnaf; Kazançları şöyle böyle.
Hicran ile Gülşen yan yana gelince ya yeni müzik albümlerinden seçme şarkılar dinlerler, kendileri de eşlik ederek, ya da erkek arkadaşlarından, aşklarından açarlar konuyu. Erkek arkadaşları...Okulda bıraktıklarını sandıkları, oysa davetsiz olarak evlerine kadar gelen gençlik aşklarını...Bulutların üstündeler, melekler gibi. Dans ederler ayakları yere basmadan. Gençlik işte; umurlarında mı dünya....
İki oğlan da onlardan kalmaz. Biri babasıyla kasap dükkanında, öteki ayakkabıcıda. Gözleri müşteride değil, müşteri kılığında gelen sevgililerinde. Bazan pencerede, bazan Pazar yerinde bir anlık...Görünüp kaybolurlar.
Kimin evi boşsa dörtlü orada. Evde yapılan börek ve kurabiyelerle çaylar içilir, müzik dinlenir. Yaşamları bu kadar. Burası küçük yer , başka şeye elvermez.

Çay yapmak için girdikleri mutfakta Gülşen, sevgilisine der ki:
Bzimkiler yoklar, görüyorsun. Karabayır köyüne gittiler, yarın dönecekler. Ben evde yalnızım Bu kadar söz oğlanı kudurtmak için yetti ve Gülşenin sözünü o tamamladı:
Bu akşam gelebilirsin Evet. Gelebilirsin saat 23 dediye yineledi, Gülşen ve ilave etti:
Pencere dibine gel. Yerden bir avuç kum al ve cama fırlat. Ben anlarım ve perdeyi açıp kapatırım, seni görürüm. Sonra aşağıya inip karıyı açarım. Sakın zile basma

Mutfaktkiler tepside dizili çay bardaklarıyla geldiklerinde meraklı Hicran:
Kız bi dolap döndürdünüz mutfakta demekten kendini alamaz.
Mutfakta yapılsa yapılsa ne yapılabilir, Ablacım. Bize bu yetmezDer oğlan.
İki genç, gözleri saatta, ve onları anlamayan , umursamayan saat. Saatlar 23e gelirken bir kız perdenin arkasında ve bir oğlan pencere dibinde, bir avuç kum elinde. Kilise çanının onbir adet vuruşu, iki gencin yüreklerinin küt küt vuruşu ve pencere camından yankılanan kum sesleri, hepsi bir birine karıştığı bir anda açılan bu kapı gönüllere açılan bir kapıydı. Sevap kapısıydı, günah kapısıydı. Sarıldılar kapı arkasında bir birlerine ve yukarda sedirde, perdenin
gerisinde öpüştüler, koklaştılar, ağlaştılar ve konuştular gelecekle ilgil

Gülşen çok seytek kasap dükkanına gider. Sevgilisini ya görür, ya görmez. O da kapının önünden geçerken bazan tökezler, önüne bakmadığından, pencerede onu ya görür ya görmez. Pazar yerinde anne önde, kız arkada sepetiyle ama, gözler alış verişte değil; kalabalık arasında onu arar, ya görür , ya görmez.

Üç ay geçer, üç yıl gibi. Gene bir uygun durum çıkar. Bu kez de anne ve baba iki günlüğüne bir başka kente başsağlığına gidecekler. Gülşen gene tek başına kalacaktır . Şeytan aklına girer ve Gülşen kasap dükkanında çalışan sevgilisine Hicranın aracılığıyla haberi ulaştırır. Senaryo belli, roller belli. Gece saat 23:00 ve parola kum. Hicran, Gülşenden daha meraklı ve de sabırsız. Ertesi günün çabk gelmesi için elinden gelse saatları ileri alacak.
Hicran, etesi gün muradına erer. Gülşen onu tahrik edecek biçimde çevirdikleri filmi anlatır.

Akşamın karanlığı çökerken yaşamın üstüne, kapının zili çalar. Gülşen pencereden bakar ki, kapıda bir polis. Ne var acaba diye kuşkulanır ve korkarak kapıya iner. Kapıyı açınca polis giysisi içinde gülümseyen bir yüz çıkar karşısına: Abisi. Abi, polis olup uzak bir ilçede görev yapmaktadır. Kucaklaşırlar, hasretlik giderirler, sedire karşılıklı otururlar. Abi, anneyi, babayı sorar.Bilgi alır. Kendi kendine :Aksi şans bula bula bu günü mü buldun der. Gülşen de içinden aksi şans bu günü mü buldu.Sanki günler tükenmiş gibidiyerek acınır.
Gülşen durgun ve düşüncelidir.Abisinin konuşmasını takip edemez Abi fark eder ve sorar:
Bizim kız! Rahatsız mısın, düşünceli görüyorum seni
Yok yok. Komşu ekmek getirecekti de onu gözetliyorum. Bari ben alıp geleyim diye ayağa kalkar, Sen şu gazeteye bakakoy der ve fırlar. Fırlar ama furuna değil; kasap dükkanına. Bır de varır ki, oğlan yok. Onu göremeden döner. Hani ekmek ? diye sorunca Abi:
Aksilik. Fırın kapanmış der.
Şimdi ben gelirken açıktı. Ne çabuk kapanmışAbi, telaşımı hoşgör. Yanlış söyledim. Fırında ekmek kalmamış

2

Abi kardeş konuların içinde kaybolurlar. Bir de bakarlar ki saat 10 olmuş Gülşen:
Yoldan geldin, yorgun olmalısın. Yatağını yapayım
Kız yatağı hazırlar. Allah rahatlık versin diyerek kendi odasına geçer.
Gülşen huzursuzdur. Aklı saata takılı kalmıştır. Saatlı bombanın patlamasına ise bir saat kalmıştır. Kız kaygılı , sinirli ve de çaresiz..
Ve işte vakit tamam. Kulağı seste, cama kum atacak. On dakika geçer ses mes yok. Sevinir, inşallah gelmekten vaz geçmiştir, ya da bir engel çıkmıştır, diye. Yarım saat geçer hala bir belirti yok.Kızın tedirginliği tam yok olacağı bir sırada, cama atılan iri kum taneleri, sanki onun başına atılan taşlar gibi gelir ona. Uyanan Abi, ne olduğunu bilmeden perdeyi açınca, sokakta bir heykel gibi dikilen siyah kazaklı, uzun boylu delikanlıyı görür. Önce bakışmalar, sonra oğlan baltayı taşa vurduğunu anlayınca kaçar. Abi arkasından seslenir.
Hey ! Baksana! Kimsin sen? Ne arıyorsun burda?
Oğlan arkasına bakmadan kaçarken, sinirleri bozulan Abi, Hırsız var, hırsızdiye bağırır. Kız sırtında geceliğiyle Abinin yanına gelir. Çok korkmuş gibidir. Fikir yürütür:
Abi bu kesin hırsız. Babmların evde olmadığını bilen birisi. Evi boş sandı. İşi garntiye almak için camı tıklatarak bir yoklama çekti. Ya sen olmasaydın ben ne yapardım?
Uykusuz geçen gecede iki kardeş olayın heyecanını kafalarından atamazlar. Ertesi gün gittikleri yerden dönen anne ve babaya endişeyle anlatılan olay onların da rahatını kaçırır. Birlikte yorumlarlar. Anne der ki:
Hatırlayın. Bu ikinci kez oluyor. O zaman da biz evde yoktuk.Abi:
Bana göre iki olayı da yapan aynı kişi. Hem de bizleri iyi tanıyan biri.
Bakarsınız bir gün yine gelecektir. Onu bulup dersini vermeliyiz.
Anne, Abiye sorar:
Eşkalini söyle hele. Ne gıbalıydı (Genel görünüm)?
Siyah kazağı vardı. İnce, uzun boylu, 20 yaş civarında, gür saçlıydı. Karanlıkta daha çok göremedim. Anne:
Bana kalırsa bu, Acemlerin kasap Şükrünün boşta gezen oğlu. Bizi m burdan sık geçer. Hem de boynu kırılacak gibi bakarak Anne kıza dönerek:
Hani okulda sana daklaşan ( İlişen) bu oğlan değil miydi? Adı neydiSelimder kız.
Abi sorar:
Nerede bulunur bu hergele? Ne iş yapar?

3
Anne:
Boşta gezer dedim ya.
Baba:
Hayır hayır. Kasap Şükrünün oğlu babasının ynında çalışır Abi:
Anlaşılan oğlanın amacı hırsızlık değil. Doğru söyle bizim kız! Bir ilişkiniz var mı? Birbirinizi seviyor musunuz?
Vallahi, billahi yok abi. Ne gördüm, ne konuştum.Gece sabaha kadar olayı kafasında irdeleyen, planlayan Abi, sabah olunca Ben çarşıya gidiyorum deyip evden çıkar. Kasap Şükrünün dükkanına varır.Tezgah başında gördüğü gence : Selim sen misin diye sorar, Selimin aklına hemen akşamki olayın hesaplaşması gelir . Korkar ve bocalar.
Dün gece saat 12 de sen neredeydin diye sorar.
Evdeydim. Yatmıştım. Ulan it oğlu it. Kimi kandırıyorsun diye üstüne yürür. Kapışırlar. Dar dükkanda bir birini duvara, tezgaha çarparlar. Abi , Selimi çok hırpalar. Kan revan içinde bırakır. Lakin canı yanan ve kurtulamıyacağını anlayan Selim
canhavliyle tezgahtaki kasap bıçağına uzanır. Çarşıda Abi önde Selim arkada koşarken korkudan kimse varamaz kurtarmaya. Oğlan yakalamak üzereyken polis Abi bir dükkana sığınır ve nefsi müdafa durumunda kalınca Polis Abi beylik tabancasını çeker ve ateşler. Olayı Hicranın tanıklığı aydınlatır.
.
6/7/04
Sivrihisar

28 Haziran 2004 Pazartesi

Viyana Yollarında

( Bir anı öykü )

Aylardan şubat. Her yerde kar ve tipi var. Ağaçlar beyaz giysilerini giymiş, doğa beyaz yorganını çekmiş üstüne.

Paris Simplon Ekspresinin Sirkeci Garından kalkışına dakikalar kaldı. Yurdumdan ayrılacağım için duyduğum buruluk, önümdeki günlerin hyaliyle heyecana dönmüştü . Hem sevinçliydim hem de ayrılık üzüntüsü içinde; ruh halim karma karışıktı.

Yol boyu köyler, evler, bahçeler, tarlalar, insanlar gördüm. Art arda istasyonlar ve gene insanlar... trenin tekerleklerinin tak, tuk sesleri ve arada bir boğuk sesi...

Gidiyorduk : Edirne, Dedeağaç, İskece, Kavala, Selanik, Üsküp, Priştina ve Belgrad diye. Ve gecenin karanlığında kah uykulu, kah uyanık. Güneş doğarken komünist apartmanları, işçi lojmanları ve geniş caddeleriyle Belgrad gözlerimin önündeydi. Zagreb e ulaştığımızda garı çok kalabalık gördüm. Burası öncekinden sanki daha sıcak bakıyordu biz yolculara. İnenler, binenler, eşyalar, çoluk çocuk bağırışlar, çağırışlar... Trenin pencereleri büfe gibi çalışıyordu.

Kompartumanımızın kapısının açıldığı koridorun penceresinde orta yaşlı bir adam, dirseklerini dayamış, başı dışarda. Belli ki kompartuman sıcak, onu sıkmış. Hem serinlemeye çlışıyor, hem de insan manzaralarını seyrediyordu. Bir başka adam geldi. Aynı pencereye yanaştı. Öteki adamın üstüne abandı. Sanki aşağıda birini görmek istermiş gibi. Gözlerim üstündeydi. Son gelen ötekinin arka cebinden cüzdanını çekip aldı ve koşarak orayı terk etti. Ben çarpılan adamı hemen uyardım. Polis ! Polis diye bağırarak koştu ardından.

Yolların ayrıldığı yere gelmiştik. Gar binasındaki yazıya göre burası Maribor olmalıydı. Burada bizim trenin yolcularına anons edilerek, Viyana ya gideceklerin bekleyen trende yerlerini almaları isteniyordu. Kadın erkek, çoluk çocuk, valiz, çanta, hemen her dilden havada uçuşan sözcüklerle, bır telaş içinde trenin vagonları doluverdi.

Ağır bavulumla vagonun koridorunda sürtünerek ve başımı uzatarak aradığım yeri sonunda buldum. Ancak bavuluma üç kompartman geride yer bulabilmştim. Aynı yerde değildik. Aramızda üç kopartman vardı.

Koridorun kapısı açılınca iki polis ile bilet kontrolörü göründüler. Parlak sarı düğmeleriyle siyah elbiseli, asık suratlı bir görevli pasaport kontrolü yapıyordu. Arkasından gelen ise biletleri kontrol eden kişiydi. Bizimkileri bitiren görevliler arka kompartmanlara geçtiler. Sonra tren hareket etti ve sınırdan geçerek Avusturya nın Spielfeld garında durdu. Aynı işlemler burada tekrarlanacaktı. Geldiler ve kontrollarını hızla yaparak bana kadar ulaştıklarında ummadığım bir durum beni çok üzmüştü. Avusturya güvenliği :
-Sizin eşyalarınız nerede
diye sorunca, var, göstereyim diye ayağa kalktım.Polisle üç kompartman geriye gittik. Gittik ama , ne görsem beğenirsiniz? Bavulum koyduğum yerde yoktu. Başımdan kaynar sular döküldü. Mahcup, endişeli ve panik içinde orada oturanlara sordum.:
-Burada benim bavulum vardı. Bakınız yok. Kim aldı biliyor musununuz?
İşçi kılıklı biri yarım Almanca ile dedi ki:
-Yugoslav polisi, sahip çıkan olmayınca alıp götürdü.

Ne yapabileceğimi bilmediğimden şaşkınlık içindeydim. Yanımdaki polisten yardımcı olmasını rica ettim. Çaresizlikten dokunsalar ağlayacaktım. Gel benimle dedi polis. Birlikte gar şefliğine gittik . Olayı anlattık. Pasaportumu incelediler. Şef aldı ve çekmecesine kilitledi. Bana dönerek:
-üzülme, çözümleriz. Dedi.

Hemen Yugoslav polisine telefon ederek durumu anlattı.Onlar da bavulun ellerinde olduğunu, kilidini açarak içindekileri incelediklerini, yasaklı bir durumun bulunmadığını ve gelecek ilk trenin makinistiyle gönderbileceklerini söyleyince içim rahat etti

Her taraf bembeyaz. Karla kaplı, soğuk bir şubat günüydü. Şefin odasındaki sobadan yayılan tatlı sıcaklık, iliklerime kadar ısıtmıştı beni. Şef saatına baktı ve ayağa kalktı.Bana dedi ki:
-İstersen salona geç. Orda da soba var. Şimdi işçiler gelirler. Orada yemek de yiyebilirsin

Karnım doyunca moralim de düzeldi. Bir de bavuluma kavuşsaydım... Salonda beklemeye başladım. Giderek sobanın ateşi sönüyordu. Ayaklarım üşümeye başladı. Gözüm saattayken, trenin keskin düdük sesi duyuldu, uzaktan. Hemen şefe koştum :
-Geliyor, geliyor ! dedim sevinçle.
-Duydum dedi.


Ve geldi. Şefle makiniste vardık. Bavulum makinistin ayaklarının dibindeydi. Onu kapacak gibi bakıyordum. Şef aldı ve bana verdi:
-Haydi! Atla trene dedi.

Atladım. Bu kez bavulumla aynı kompartumanda yer aldık. Rahattım ve gidiyorduk. Görevliler gene kontrola geldiler. Bu kez memura karşı güçlüydüm; Bavul yanımda yaa. Cesaretle gösterdim. Memur baktı ve geçti. Arkasından gelen polis pasaportlara bakıyordu. Benimkini istedi. O anda ne olduğumu bilemedim. Yığılacağım sandım. Kendimi toparlayınca, akılsız kafam, pasaportumun Şefin masasında kilitli kaldığını hatırladı. Olayı polise anlattım. Polis inanmak istemedi, kuşkulandı. Graz kentine gelmiştik. Tren durunca polis beni alıp gar müdürüne götürdü. Hikayeyi dinleyen müdür, bir önceki istasyona telefon etti. Cevap alınca inandı ve bana bir işlem yapmadan bıraktı. Ancak ben pasaportsuzdum. Şef, pasaportu ilk gelecek trenle göndereceğini söyleyince içime su serpildi. Viyana garında , polisle irtibatlı olarak geceyi geçirmek , kulağıma küpe oldu. Uymadan geçirdiğim gece boyunca acemiliğime, bilgisizliğime ve unutkanlığıma hem şaşıyor, hem kızıyordum.

28/6/04
Sivrihisar-Yavşan

İbrahim Karaca