ANKARA ÜNV.ZİRAAT FAKÜLTESİ 1947 YILI MEZUNLARI
Konforlu otobüsümüzle oto yolda uçar gibi giderken güler yüzlü hostesimiz ikrama başladı: çay, kahve, kola, her çeşit meşrubat...Nezaket ve kibarlık duygularıyla yüklü güzel kız yolcuların ilgi olduğunun bilincindeydi. Böyle hostesler sadece hava yollarında olur sanırdım. Meğer modern hosteslik hizmetleri gök yüzünden yere de inmiş.
Yolculuk Alanya ya . İzmir den Alanya 600 Km. Böyle uzun bir yol ancak böyle koforlu bir otobüsle göze alınabilir. Hele yolcular bizim gibi 75 lik iseler.
Bizler 55 yıl önce aynı sınıflarda 4 yıl birlikte öğrenim görerek hayata atılan ziraat mühendisleriyiz. Fakültedeyken bir sınıfta 100 kişiydik. Şimdilerde ayaklarımız yere istediğimiz kadar sıkı bassa da onları bir kaydıran var. Artık kaygan zeminde yol alıyoruz. Kaydık, düştük ve bu yıla 61 kişi gelebildik.
Mezun olduktan 55yıl sonra ilk buluşmamızı Kuşadası nda gerçekleştirdik. Bu buluşmamızda heyecanın da mutluluğun da en yoğununu yaşamıştık. Kaderin cilvesi, bazılarımızın siması belleklerimizden hepten siliniş ; tanıyamadık birbirimizi. Zaman tüm hünerini acımasız biçimde simalarımızda göstermiş. Ellişer yılı sırtımızda taşıtan kader, şimdi geçmiş karşımızda alay edercesine gülüyor, çocuksu hallermize.
Bir hafta sonra, doyamadan ayrıldık Kuşadası ndan Sonraki yıllar: Çeşme ( 1999 ), Marmaris ( 2000 ), Fethiye ( 2001 ) ve Alanya ( 2002 ) ağırladı bizleri. Ülkenin dört bir yanından kalkıp gelen arkadaşlarımızla bu yıl da Alanya da buluşuyoruz.
SSevinçli buluşmayı hayal ederek gidiyorduk. Arkadaşlar gazetelerini bitirmişler, birbirleriyle şakalaşıyorlar, gülüşüyorlardı. Erkekler konuşmaların dozunu gittikçe artırarak, muhabbet batağına saplanıyorlardı. Böyle olur kuşkusuz; bir araya gelince, bir arada çoğaldıkça seslerini yükseltirler
Oto yolda Aydın a doğru koşuyoruz. Oto yolun vazgeçilmez güvencesi, rahatı ve konforu, klimanın nimetleri bulara eklenince, gel keyfim gel...
Bu yollar beni iyi tanır; kaç kez geçmişim burslardan. Eski yolları, eski araçları anımsarken, alaycı mizahımla gülüyorum eski günlere şimdi. Neydi o günler? Külüstür, bakımsız, hurda otobüslerle 4-5 saatta alırdık bu yolları. Bu gün ise elimdeki kahvem dökülmeden 1,5 saatta.
Aydın a doğru yol alırken otoyolun refüjine dikilmiş kilometrelerce uzayıp giden, sarı çiçekli bir süs bitkisinin eğilip kalkan dalları sanki bizi selamlıyordu. Gözlerimi sarı çiçeklerden bir an bile ayırmazken, bir zamanlar bulunduğum Tahran Elbruz arasındaki oto yolun refüjünde yol boyunca yetiştirilmiş rengarenk gülleri hayranlıkla izlediğimi anımsadım.
Gidiyorduk kilometreleri yutarak uzakta görünen Aydın ın apartmanlarına doğru. . Solumuz gümüş renkli bir orman, yalnız zeytin ağaçlarından oluşan. Sağımız gene zeytin ve incir bahçeleri. Bakımlı, verimli zeytin ağaçları dağların eteklerinde, dağa tırmanmayı çam ağaçlarına bırakmışla
Dağlar dağlar...Yol boyunca birbirine ulalı dağlar. Mor renkli ufuklardan ovaya günrşi salıveren Aydın Sıradağları. Mavi gök yüzünden yayılan sıcak gün ışığı, kıştan kalmış, soğumuş kemiklerimi ısıtıyor.
On, oniki katlı renk renk boyalı, beşi onu bir arada modern apartmanlar, izmir ile yarışa çıkmış sanki. Otobüsümüz Aydın ı hızla geçti. Adnan Menderes Bulvarı nın levhasını ancak okuyabildim.Yaa ! Sarı Zeybek? Efelerin ölümsüz anısına dikilen Sarı Zeybek anıtının karşısına geçip, geçmişi hayal etmek, onun şahsında, Aydınlıların emperyalizme, zulme karşı vatan topraklarını korumak için gösterdikleri direnme azmini ve kararlılığını içten duymak isterdim. Aydınlının efelik ruhunun Sarı Zeybek in şahsnda sembollenişini hissetmek isterdim. Oysa oraları uçar gibi geçtik.
Hala ayni iklim, ayni torak ve ayni coğrafyada gidiyorduk.
Güneş bu gün görevini tamamlamış gibi bulutların arkasına çekilirken, yağmur taneleri cama vurmaya başlamıştı. Önce bir damla yapıştı cama, sonra ikinci ve üçüncü damlayla buluşunca, hepsi birden kayıp gittiler. Sonra yenileri. Önce asfalt ıslandı, sonra toprak. Yapraklardan kayan damlalar toprağı doyurunca seller, su basmaları ve heyelanlar...İşte hepsinin nedeni o ilk damlaydı..
Yaz bulutu çekip gitti.. Güneş kızmış gibi bulutun yaptıklarına, onun ıslattığı yerleri kuruturken biz, Nazilli ye doğru yol alıyorduk.. Doğa, aynı doğa. Menderes nehrine doğru pamuk tarlaları, beyaz çarşaflı yorganını çekmiş toprağın üstüne. Yollarda tek tük traktörler ve direksiyonda yarınların aydın ve zengin köylüleri. Güneşten korunmak için başlarında poşu sarılı, Sarı Zeybek in efeleri tarlalarda. Kiminin elinde kürek, kiminde tırpan, çapa, ve orak...Bir karga sürüsü üstlerinde. Kargalar ne kadar da çok birbirlerine benziyorlar. Bunlar birbirlerini nasıl seçerler acaba? Yanılmadıklarına bakılırsa onlarda insanlarda olmayan bir üstünlük olmalı. Onların insanlardan daha toplumcu olduklarına inanıyorum. Hiç değilse kendilerince bir neden uydurarak birbirlerini öldürmüyorlar. Oysa bazı yazarlar kargayı, ağzındaki peyniri kurnaz tilkiye kaptıracak kadar aptal tanıtırlar. Karganın akıllı ve cesur bir kuş olduğunda hiç kuşkum yok.
Bir Titrek kuşu havada ve olduğu yerde kanatlarını titreterek duruyor. Kargaları denetliyor olmalı. Ama, yaklaşamıyor onlara. Kim bilir aklından neler geçiriyor... Şimdi eşi de geldi yanına.
Otobüsümüz Sultanhisar a doğru hızla yol alırken, önümüze aniden fırlayan bir sincap yüzünden sürücümüz ani bir fren yaptı. Yüreğimiz ağzımıza geldi sanki. Zavallı hayvan atikliği ve çevikliği sayesinde ezilmekten kurtuldu ve soluğu büyük çam ağacının dallarında aldı.Sultanhisar da incir, üzüm, zeytin gibi ürünlein yanında portakal bahçeleri de görmeye başladık. Portakal bahçelerini de geride bırakınca, artık B.Menderes vadisinin sonuna geldiğimiz bitki örtüsünden anlaşılıyordu. Yol kentin kıyısından geçtiğinden Nazilli yi yeterince göremiyoruz..Ama çatılara yerleştirilmiş güneş enerjisi tesisleri hiç hoş görünmüyordu.
Şimdi yeni bir iklim alanındayız.. Burada ne zeytin, ne de incir ağaçları var. Çünkü burası İç Ege Dağlarda çam ağaçlarının yerini, maki denilen ve Akdeniz ikliminin göstergesi olan, kısa boylu ağaççıkların aldığını görüyoruz.. Bu görüntülere dalmışken kendimizi Denizli nin varoşlarında bulduk. Bir dağın eteğinden başlayıp, ovaya yayılarak süren ve tarım topraklarını altına alan bir kent.
Kente girişte, yolun sağını solunu kapsayan sanayi çarşısı dışardan gelenlere hiç de hoş görünmüyor. Çirkin görünüşlü, basit evlerle kente girişi bağışlamadım. Kent merkezinden çevreye doğru yeni açılmış, henüz ağaçsız ve binasız geniş bulvarlar, parlak geleceğin habercisidir. Denizli geleceğe yatırım yapıyor.
Kentte bir meydanda kentin amblemi olan ünlü horozun heykelini gördük. Müjdeci horozun anıtını, öncülüğün simgesi olarak algıladım.. Horoz, karanlıkların sona erişinin habercisidir.
Otobüs durunca bir restoranın önünde kaptan yemek molası verdi. Restoranın adı büyük harflerle yazılmıştı. Restorana modern bir imaj kazandırılmak istenmiş. Her tarafa boy boy mantar resimleri asılmış.Geniş bir alanı kaplayan, tavanı ahşap kaplama, güçlü kalas makasların taşıdığı çatının altında onlarca masa ve yüzlerce sandalye. Yeşillikler arasında ve ana yollardan birinin üstünde. Tek tip giysili garsonları var. Köylerden tutup getirilen, garsonluk öğretilmeden hizmete sokulan yakışıklı delikanlılar. İnsan garson elbisesi giymekle garson olamıyor ki...
Neden mantar lokantası? diye soruyorum garsona.
Mantar yaparık da ondan” diyor.
Sırf muziplik olsun diye soruyorum, işte:
-Spesiyaliteniz mi?
-Hayır. O dediğini yapmıyoruz. Bizim aşcıbaşı yabancı yemekleri bilmiyor..Onun için ya ızgara yaparık, ya da mantar.”
Bir kedi geldi ayağımın dibine. Yüz bulsa masaya çıkacak. Alıştırmışlar. Çok anlamlı bakıyordu yüzüme. Galiba garsonun anlamadığını o anlamıştı. Izgara iste diyecek gibiydi..
Bitmek bilmeyen dağlar arasında, dar vadilerde, çizgi gibi incecik yollarda gidiyorduk. Gördüğümüz manzara, karakuşun yuva yapmak isteyeceği, dorukları ak dağlar arasından bizi güneye çeken yolboyunca biri yerini diğerine bırakan manzaralardı Arada bir , bir dağın eteğinde, o dağa yapışmış gibi duran köylere hayran hayran bakıyor, oralarda yaşayanların dünyalarını anlamaya çalışıyordum.
Dağları geride bıraktığımızda bir ovanın başlangıcındaydık. Tarlaları su basmış, göl gibi olmuş. Bu sular ne zaman çekilecek de köylü tarlasını ekecek? Bir başka tarlada köylüler şen şakrak çalışıyorlar., galiba pamuk ekiyorlar. Bir traktör bekliyor tarlanın anında; eskiden atların öküzlerin beklediği yerde.
Leylekler de gelmiş. Şehirlerde haberimiz olmuyor, ilkbahardan, doğadan. Haberimiz olmuyor leyleklerden, kuşlardan, kelebeklerden. Haberimiz olmuyor, kır çiçeklerinin bizler için sunduğu güzelliklerden, doğanın yaptığı çağrılardan davetlerden Otobüsün içindekilere bakıyorum, ya uyuyor, ya da uyumaya çalışıyor.Konuşan tartışan, nutuk çekenler geride kaldı. Kitap da okumuyor insanlarımız. Okumayı milletce sevmiyoruz. Kıtap taşımanın külfetine bile katlanamıyoruz.
Tarlada çalışan kadın arkadaşlarının usangaçlığı gitsin diye türkü dinletiyor yanık sesiyle. O türküsünü dağlara , taşlara, otlara ağaçlara adıyor. Onlara ninni söyler gibi. Bu türkü sitem doluydu : güneşe sitem. Güneşin kendilerini daha mevsim başında kavurduğunu, oysa kendilerinin kusuru olmadığını, tek isteklerinin vatan bildikleri bu topraklarda yaşamak istediklerini, bu ovada henüz taze ve körpe olduklarını, eğer güneş kavurmazsa, kuraklık vurmazsa güzel kalacaklarını söylüyor, birbirlerinden medet umuyorlardı. O türküye bizler de kulak tıkayarak geçtik, gittik; yıllar boyu olduğu gibi..Hala gidiyorduk konforlu otobüsümüzle ve de sunulan ikramlarla, nice tepeleri akbaşlı dağları geride bırakarak, hep mor ufuklara doğru Acıpayam ovasına gelindiğinde, dağın, taşın badem ağaçlarıyla süslendiğini gördük. Bunları seyre doyamadan yeni bir ovaya ulaştık: Tefenni ovası.
Başta şeftali ve kaysı olmak üzere, armut, erik ve kiraz gibi meyvelerin modern teknikle yetiştirildiği plantasyonları izledik yol boyu. Bu ovada sanki ürün yerine servet fışkırıyor topraktan. Burası kültür mantarı üretimi için de en uygun doğal koşullara sahip.
Üstüme yıkılacakmış gibi duran yeşil örtülü, ak başlı dağların sergilediği peyzaj güzelliğini görebilme koşuluyla izin verdiği geçitlerden geçerek Korkuteli ilçesine ulaştık. Doğanın kucağına eğilerek, bükülerek acayip şekiller almış yüzyıllık ağaçların heybetli duruşları, sanatçılara ilham veren şekilleri, renk zenginliği, yollarda, evlerle, akar sularla bütünleşerek, anlamlı ve zengin peyzaj oluşturan, doğanın sitem yüklü sözlerini esen yel, kulaklarıma ulaştırdı..Ditordu ki o sitem yüklü ses: Ey şairler, peyzaş mimarları, ressamlar, heykeltraşlar neredesiniz? Sizlerin yolunuz buradan geçmez mi? Bu güzellikleri algılayabilen, yudum yudm içerek sarhoş olan, haz duyan, kaç kişi var acaba ? Doğa haklı değil mi sanatçılara sitem etmekte.
Korkuteli bir cennet. Yeşillikler arasına saklanmış, nazenin yüzünü bir açıyor, bir kapatıyor. Güzel ve şirin evleri, geniş caddeleriyle sevimli bir kent..Denizli üzerinden gelen bir yol ile Burdur üzerinden gelen yolların kavşağında..
Sağımızda gördüğümüz yüksek, sivri ve karlı dağların arkası Antalya. Gördüğümüz dağlar ise 3070 m yüksekliği olan Bey Dağları ile Yanartaş Dağlarıdır. Bu dağlar Antalya ya kuzeyden gelen serin rüzgarları keserek Antalya nın sıcak ve nemli olmasına yol açar.
Otobüsümüz Antalya oto garında çok kısa bir mola verdi. . Evvelce
22 Nisan 2004 Perşembe
Balık Aldı Götürdü
İkisi de birbirine ilgi duyuyordu; bu sayede yakınlaştılar. Bir yolculukta tanışmış, tanışıklıkları kısa sürede arkadaşlığa dönüşmüştü. İçten ve candan arkadaşlık. Cep telefonuyla haberleşmeler ilişkilerini ısıtırken, hafta sonu gezileri de samimiyetlerini derinleştirmiştir. Kız, zengin sayılan bir ailenin biricik kızı. Genç yaşta özel bir arabaya kavuşunca, çevresi ona dar gelmeye başlar. Gerçi ona güzel denemezdi. Bunu kendisi de biliyordu. Ama uzun boylu oluşu, bu eksikliğini gideriyor, göz dolduruyordu. Kız, biraz dik başlı ve sözünü çekmeyen, biraz da açık sözlüydü. Adı: Pınar, yaşı: 24, üniversiteyi bitireli bir yıl olmuştu.
Bir akşamüstü bir çayevinde buluşurlar. Bir şeyler yiyerek çay içerken der ki Pınar:
Ben burada yüksek yapmak istiyorum. Bu nedenle okuduğum okuldan bitirme belgelerimi almaya gideceğim. Yalnız yola çıkmak istemiyorum. Bir bakıma daha acemi sayılırım. Bana eşlik eder misin?”
Çok isterim der oğlan. Ama, izin sorunu var.
Evden mi, iş yerinden mi
İkisi de. Eve bakma, asıl iş yerinden. Gayret edeyim bakalım
Oğlanın adı: Hakan. Yaşı: 27 ve bekar. O da ünlü bir üniversiteyi bitirmiş Orta halli bir ailenin ortanca oğlu. Uzun boyu, gür saçları ve sert görünümüyle, belli etmek istemese de Pınar ın beğenisini kazanmıştır.
Hakan iş yerinden izni koparınca Pınar a telefonla bildirir. Ve program başlar.
Öğleyin çıktıkları yolculukta akşama doğru, yağmur yağarken varırlar oraya. Otele inerler ve odalarına çıkarlar. Kapıyı kapatınca oğlanın ilk gözüne çarpan, odadaki çift kişilik yatak olur. Bu görünüm onun heyecanını artırırken, bir söz aklına gelir: Dört duvar içinde hiçbir şey günah ve sakıncalı değildir. Kıza yaklaşır, yakalayıp atar yatağın üstüne. Öpüşürler ... Sonra yemeğe inerler. Pınar, yemekten sonra yorgunluğunu öne sürerek gece dişa çıkmamayı yeğler. Hakan da buna uyar.
İkisi de ilk kez birlikte bir gece geçirecekler. Bu sıradan bir gece olmayacak elbet. Onun için ikisinde de saatın yelkovanıyla yarış eden bir heyecan benliklerini sarmaya başlar.
Saat 23 . Teklif Pınar dan gelir :
Bakıyorum, yorulmamışsın.
Ben araba kullanmadım ki....der. Yorulayım.
Öyleyse...
Öyleyse yatalım.
Yatak odasındalar. Soyunurlar. Önce Pınar. Sadece çamaşırlarıyla kalırken, loş ışıklar altında, Hakan ın aç kurt gibi bakışlarına hedef olur. Her ikisinde de libido duygusu yükselir. Hakan çırıl çıplak kendini yatakta bulur. Ama utangaçlığı Pınar ı çekingen kılar. İki çıplak vücudun dokunmasından doğan haz ve zevk, gemi azıya almış at örneği dizginlenemez. Hakan şaka yollu sorar:
Hani, yorgundun?
.............................. Loş ışık sabaha kadar yanar. Maçın ikinci yarısı, ikinci güne bırakılır. Üçüncü gün ise belgeler çantada, dönüş yolundalar. Huzur ve mutluluğun büyüsü onlardan başka cici arabalarına bile sinmiştir. Ancak bir kötü rastlantı onların rahatını kaçırmaya yetmiştir. Rastlantının böylesi görülmüş şey değil. Hakan ve Pınar otel odalarının kapısından çıkıp, kapıyı kapatırken, bitişik odanın kapısı ayni zamanda açılır, oradan da Pınar ların çok yakın aile dostları olan Gülten ler karı koca çıkmazlar mı? Pınar:
A !... Gülten teyze diye bir çığlık atar ki... İkisi de şaşkına dönerler. Gülşen hanım kaş göz hareketleriyle Hakan ı göstererek:
Nişanlın mı, sözlün mü? diye sorar.
Kız , şakaya dökerek:
Ne sayarsanız, artık, der. Bizimkiler duymasın olur mu?
Temmuz ayı yaşama ağılığını koymuştur. Terin sel gibi aktığı insanların kaçmak, saklanmak için serin bir kovuk aradıkları ay temmuz. Bu ayın etkisi , hızı, şiddeti bir denizlere, kıyılara kumsallara geçmiyor. Geçmiyor ki, buralar insanlarla dolu. İpini koparan serin sulara atmış kendini.
Aralarında telefon konuşmalarının, iletilerinin sonu gelmez.. Söylenenler hep ayni sözcükler, aynı tümceler. İkisinin de açlığını çektiği işleri ve tatlı sözleri anlatan söz dizeleri.
Pınar der ki telefonla:
;Biz yarın denize gidiyoruz. Gelmez misin?
Her zamanki plaja mı?
Evet.
Sizinle mi geleyim?
Oğlum ! Senin adama kastın mı var.
Şaka yaptım, şaka. der. Gelirim elbet..
Kumsalda, ayakları suda, güneşe poz veren, bikinili uzun boylu bir kız. Bu pozunu ABD nin Ohio eyaletinin mısır koçanlarının reklamını yapan mayolu kızın kartpostalından kopya ettiği belli .Kız çevresine bakıyor. Boynunu güvercin gibi arkaya kadar çevirerek birini arıyor. Gözü yollarda. Kimi dersiniz?
Denizin 40 m açığında iki insan başı sularda inip inip çıkar. Yüzleri görülmüyor ama, bunlar, onlar. Oğlan yan yoldan gelip, denize dalar. Kızın yanına gelir; kimsenin dikkatini çekmeden
Öğleden sonra arkadaşım gelecek botu yla. Botunu bana bırakacak. Gezeriz değil mi
Gezeriz. Motorlu mu?
Yok canım, kürekleri var kıyıdan oldukça açılırlar Pınar merakla sorar:
Şu görünen yerler nedir?
Bir nevi mağara., deniz oymuş..
Haydi yüzerek gidelim o tarafa yakından gör.
Varırlar mağaranın ağzına. Kız korkar. Giremez, dönerler. İskele başına yaklaştıklarında Hakan der ki:
saat 6:oo da ben botla iskele başına geleceğim. Beni görünce gel. Seni az ilerden alırım. Tamam mı?
Tamam tamam, haydi şimdi sen çık önce, ben sonra çıkarım.
Saat 6 : oo ve denizde bir bot ile açılan iki kişi. İstikamet mağaralar. Uzakta akşamın doyumsuz manzarasını seyre dalarlar bir süre. Güneş erken paydos etti bu gün, tepenin arkasında onu bekleyenlere gitti. Onun bıraktığı yeri loş bir karanlık işgal etti.
Bir akşamüstü bir çayevinde buluşurlar. Bir şeyler yiyerek çay içerken der ki Pınar:
Ben burada yüksek yapmak istiyorum. Bu nedenle okuduğum okuldan bitirme belgelerimi almaya gideceğim. Yalnız yola çıkmak istemiyorum. Bir bakıma daha acemi sayılırım. Bana eşlik eder misin?”
Çok isterim der oğlan. Ama, izin sorunu var.
Evden mi, iş yerinden mi
İkisi de. Eve bakma, asıl iş yerinden. Gayret edeyim bakalım
Oğlanın adı: Hakan. Yaşı: 27 ve bekar. O da ünlü bir üniversiteyi bitirmiş Orta halli bir ailenin ortanca oğlu. Uzun boyu, gür saçları ve sert görünümüyle, belli etmek istemese de Pınar ın beğenisini kazanmıştır.
Hakan iş yerinden izni koparınca Pınar a telefonla bildirir. Ve program başlar.
Öğleyin çıktıkları yolculukta akşama doğru, yağmur yağarken varırlar oraya. Otele inerler ve odalarına çıkarlar. Kapıyı kapatınca oğlanın ilk gözüne çarpan, odadaki çift kişilik yatak olur. Bu görünüm onun heyecanını artırırken, bir söz aklına gelir: Dört duvar içinde hiçbir şey günah ve sakıncalı değildir. Kıza yaklaşır, yakalayıp atar yatağın üstüne. Öpüşürler ... Sonra yemeğe inerler. Pınar, yemekten sonra yorgunluğunu öne sürerek gece dişa çıkmamayı yeğler. Hakan da buna uyar.
İkisi de ilk kez birlikte bir gece geçirecekler. Bu sıradan bir gece olmayacak elbet. Onun için ikisinde de saatın yelkovanıyla yarış eden bir heyecan benliklerini sarmaya başlar.
Saat 23 . Teklif Pınar dan gelir :
Bakıyorum, yorulmamışsın.
Ben araba kullanmadım ki....der. Yorulayım.
Öyleyse...
Öyleyse yatalım.
Yatak odasındalar. Soyunurlar. Önce Pınar. Sadece çamaşırlarıyla kalırken, loş ışıklar altında, Hakan ın aç kurt gibi bakışlarına hedef olur. Her ikisinde de libido duygusu yükselir. Hakan çırıl çıplak kendini yatakta bulur. Ama utangaçlığı Pınar ı çekingen kılar. İki çıplak vücudun dokunmasından doğan haz ve zevk, gemi azıya almış at örneği dizginlenemez. Hakan şaka yollu sorar:
Hani, yorgundun?
.............................. Loş ışık sabaha kadar yanar. Maçın ikinci yarısı, ikinci güne bırakılır. Üçüncü gün ise belgeler çantada, dönüş yolundalar. Huzur ve mutluluğun büyüsü onlardan başka cici arabalarına bile sinmiştir. Ancak bir kötü rastlantı onların rahatını kaçırmaya yetmiştir. Rastlantının böylesi görülmüş şey değil. Hakan ve Pınar otel odalarının kapısından çıkıp, kapıyı kapatırken, bitişik odanın kapısı ayni zamanda açılır, oradan da Pınar ların çok yakın aile dostları olan Gülten ler karı koca çıkmazlar mı? Pınar:
A !... Gülten teyze diye bir çığlık atar ki... İkisi de şaşkına dönerler. Gülşen hanım kaş göz hareketleriyle Hakan ı göstererek:
Nişanlın mı, sözlün mü? diye sorar.
Kız , şakaya dökerek:
Ne sayarsanız, artık, der. Bizimkiler duymasın olur mu?
Temmuz ayı yaşama ağılığını koymuştur. Terin sel gibi aktığı insanların kaçmak, saklanmak için serin bir kovuk aradıkları ay temmuz. Bu ayın etkisi , hızı, şiddeti bir denizlere, kıyılara kumsallara geçmiyor. Geçmiyor ki, buralar insanlarla dolu. İpini koparan serin sulara atmış kendini.
Aralarında telefon konuşmalarının, iletilerinin sonu gelmez.. Söylenenler hep ayni sözcükler, aynı tümceler. İkisinin de açlığını çektiği işleri ve tatlı sözleri anlatan söz dizeleri.
Pınar der ki telefonla:
;Biz yarın denize gidiyoruz. Gelmez misin?
Her zamanki plaja mı?
Evet.
Sizinle mi geleyim?
Oğlum ! Senin adama kastın mı var.
Şaka yaptım, şaka. der. Gelirim elbet..
Kumsalda, ayakları suda, güneşe poz veren, bikinili uzun boylu bir kız. Bu pozunu ABD nin Ohio eyaletinin mısır koçanlarının reklamını yapan mayolu kızın kartpostalından kopya ettiği belli .Kız çevresine bakıyor. Boynunu güvercin gibi arkaya kadar çevirerek birini arıyor. Gözü yollarda. Kimi dersiniz?
Denizin 40 m açığında iki insan başı sularda inip inip çıkar. Yüzleri görülmüyor ama, bunlar, onlar. Oğlan yan yoldan gelip, denize dalar. Kızın yanına gelir; kimsenin dikkatini çekmeden
Öğleden sonra arkadaşım gelecek botu yla. Botunu bana bırakacak. Gezeriz değil mi
Gezeriz. Motorlu mu?
Yok canım, kürekleri var kıyıdan oldukça açılırlar Pınar merakla sorar:
Şu görünen yerler nedir?
Bir nevi mağara., deniz oymuş..
Haydi yüzerek gidelim o tarafa yakından gör.
Varırlar mağaranın ağzına. Kız korkar. Giremez, dönerler. İskele başına yaklaştıklarında Hakan der ki:
saat 6:oo da ben botla iskele başına geleceğim. Beni görünce gel. Seni az ilerden alırım. Tamam mı?
Tamam tamam, haydi şimdi sen çık önce, ben sonra çıkarım.
Saat 6 : oo ve denizde bir bot ile açılan iki kişi. İstikamet mağaralar. Uzakta akşamın doyumsuz manzarasını seyre dalarlar bir süre. Güneş erken paydos etti bu gün, tepenin arkasında onu bekleyenlere gitti. Onun bıraktığı yeri loş bir karanlık işgal etti.
7 Nisan 2004 Çarşamba
Öğretmenin Cesareti
Yüksek öğrenimimi bitirince Ağrı il merkezinde bir okulda öğretmenliğe başladım. Doğma büyüme Ağrılı değilim. Meslek kariyerimin daha başındayken, sevgi sıcaklığı ve şefkat duyarlılığıyla ellerime emanet edilen fidanların gün be gün serpilip gelişmekte olduklarını gördükçe içime mutluluk doluyordu. Mutluluk rüzgarlarının içimde esmeye başladığı o günlerde, gurbette çok gereksinim duyduğum, genç bir erkek öğretmenin sıcak ilgisine karşı duramadım.
Çok geçmedi onunla evlendik.
Her şey yolunda gidiyordu. Bir de baktık ki, onun askerliği gelivermiş;Urfa Jandarma Birliğine gönderdiler.
Ağrı da yalnız kalmıştım. Çevreyle olumlu ilişkilerim yalnızlık ve de hasretlik duygularımı bastırmaya yetmiyordu. Kocamla aramızda karlı dağlar vardı: Aağrı nire, Urfa nire? Sonunda saya saya bitirdik o bitmeyecek sandığımız günleri.
Şimdi de kocam için Bakanlıktan gelecek tayin emrini bekliyorduk. Geldi gelmesine de, Eskişehir Valiliği emrine verildiğini öğrenince bir kez daha sarsıldık. Dilekçemiz dikkate alınmamıştı, demek.
Karı koca göçebeler gibi birimiz bir yerde, öteki başka bir yerde. İkimizin aynı yere tayinin hiç mi olanağı yoktu?
Araya koymadık insan bırakmadık: siyasıler, partililer, zenginler... Olmadı olmadı.
Bir gün kader beni bir vali ile tanıştırdı. Sonra o valinin Devletin zirvesinde bir göreve getirildiğini öğrenince sevindim. Ankara ya giderek onunla yüz yüze görüştüm. O, uzun boylu, üçgen yüzlü, uzun burunlu, enine boyuna bir adamdı. Ona sorunumu anlattım. Bakandan benim için bir randevu almasını rica ettim.
Çok geçmedi alınan randevu bana bildirildi.
Randevu avucumun içinde, büyük bir heyecanla yeniden Ankara ya koştum; soluğu Bakanlıkta aldım. Özel Kalem Müdürüne randevumdan söz ettim. O saatta bakanın önemli bir toplantı yapmakta olduğunu öğrendim. Kır saçlı, şişman adamlar, şık bayanlar koltuğunda dosyalarla girip girip çıkarken geçen her dakika huzurumun kaçmasına neden oluyordu. Görüşme umudum gittikçe azalırken, içerden her an bir çağrı bekliyordum. Odaya girip çıkanlara bakılırsa çağrılacağım yok gibiydi. Özel Kalem Müdürünün yüzüne baktım. Adam anladı ve konuşmadan omuzlarını silkti; tıpkı çocuklar gibi. Ve avuçlarını açtı Benim randevu defterimde adınız yok der gibi. Bakan şimdi Meclise gidecek. Vakti yok. Sizi kabul edemez demez mi?
İster misin bütün gayretlerim boşa gitsin.
Zor anlar, en süratli alternatif çözümler üretilen zamandır. O anda kafamda bir şimşek çaktı. Bir kağıda adımı, görevimi, iş yerimi yazdım. Arka yüzüne de kendisinden benim için randevu alanın adını ve saatını. Pusulayı müdüre uzattım. Bunu bakana verir misiniz? dedim. Müdür almadı; Bakan bana bir talimat vermedi diye. Bir an durakladım. Derin bir nefes aldım. Cesaretimi topladım. Özel Kalem Müdürünün yapamadığını ben yapmaya karar verdim. Bakanın odasına yönelip, kapıyı açtım. Müdür arkamdan seslendiyse de aldırış etmedim. Kararlılıkla Bakanın yanına vardım. Başta Bakan olmak üzere herkesin bakışları üzerimde yoğunlaşırken çok heyecanlanmıştım. Kağıdı Bakanın önüne koyup, konuşmadan odadan çıktım.
Beş dakika sonra toplantı sona erer, içerdekilerle Bakan da dışarı çıkar Ben çekip gidecek sanmıştım. Göz göze geldik. Bana yöneldi, elimi tutup, odasına çekip götürdü. Bakan, kocaman, dazlak kafalı, oturduğu koltuğu dolduran, şık giyimli, biraz sert görünümlü bir adamdı.Çok konforlu ve zevkli bir çalışma odası vardı. Beni kibarca kabul etti. Yirmi dakika dinledi. Kendisi pek konuşmadı sayılır. S onunda Özel Kalem Müdürünü çağırıp, benim de Eskişehir Valiliği emrine verilmem için gerekli direktifi benim yanımda verdi.O an öyle rahatlamıştım ki anlatılmaz.
Bakan ayağa kalkınca ben de kalktım. Elimden tuttu ve sözleri bitene kadar, minik elim onun avucu içinde yüreği çarpan bir serçe gibiydi. Bana dedi ki: Bir bakanın görüşmesini kesmek için yürek ister. Anladım ki sende bu yürek var. Her şeyi göze alarak cesaretini kullandın. Unutma ki, insanların başarısı için inançlı olmaları yetmez. İnancı cesaretle güçlendirmek gerekir.Cesaret, inancınız doğrultusunda harekete geçme seçeneğinizi verir. Cesaret her yerde en güçlü öncelik ve üstünlüktür. Meslek yaşantınızda bu sözlerimin senin yolunu aydınlatmasını umut ederim. Sen de bu fikri öğrencilerine aşılamalısın.
O heyecanla Eskişehir e koştum ; kocama müjdeyi vermek için. Trende giderken kafamda iki çeşit senaryo oluşturdum:
Senaryo I. Bakanla olan görüşmemizin olumsuz sonuçlandığı. Ama bu 24 saat sürecek bir aldatmacaydı.
Senaryo II. Elde ettiğim başarılı sonuç.
Birincide o çok üzüldü. İkinci gün ikinci senaryoyu anlattığımda ise inanamadı ve sonra sevinçten, şaşkınlıktan deliye döndü, dünyalar kadar sevindi.
Eşime böyle bir şaka yapmam da bir cesaret ürünüydü.
7/ 4 / 2004
Sivrihisar
Çok geçmedi onunla evlendik.
Her şey yolunda gidiyordu. Bir de baktık ki, onun askerliği gelivermiş;Urfa Jandarma Birliğine gönderdiler.
Ağrı da yalnız kalmıştım. Çevreyle olumlu ilişkilerim yalnızlık ve de hasretlik duygularımı bastırmaya yetmiyordu. Kocamla aramızda karlı dağlar vardı: Aağrı nire, Urfa nire? Sonunda saya saya bitirdik o bitmeyecek sandığımız günleri.
Şimdi de kocam için Bakanlıktan gelecek tayin emrini bekliyorduk. Geldi gelmesine de, Eskişehir Valiliği emrine verildiğini öğrenince bir kez daha sarsıldık. Dilekçemiz dikkate alınmamıştı, demek.
Karı koca göçebeler gibi birimiz bir yerde, öteki başka bir yerde. İkimizin aynı yere tayinin hiç mi olanağı yoktu?
Araya koymadık insan bırakmadık: siyasıler, partililer, zenginler... Olmadı olmadı.
Bir gün kader beni bir vali ile tanıştırdı. Sonra o valinin Devletin zirvesinde bir göreve getirildiğini öğrenince sevindim. Ankara ya giderek onunla yüz yüze görüştüm. O, uzun boylu, üçgen yüzlü, uzun burunlu, enine boyuna bir adamdı. Ona sorunumu anlattım. Bakandan benim için bir randevu almasını rica ettim.
Çok geçmedi alınan randevu bana bildirildi.
Randevu avucumun içinde, büyük bir heyecanla yeniden Ankara ya koştum; soluğu Bakanlıkta aldım. Özel Kalem Müdürüne randevumdan söz ettim. O saatta bakanın önemli bir toplantı yapmakta olduğunu öğrendim. Kır saçlı, şişman adamlar, şık bayanlar koltuğunda dosyalarla girip girip çıkarken geçen her dakika huzurumun kaçmasına neden oluyordu. Görüşme umudum gittikçe azalırken, içerden her an bir çağrı bekliyordum. Odaya girip çıkanlara bakılırsa çağrılacağım yok gibiydi. Özel Kalem Müdürünün yüzüne baktım. Adam anladı ve konuşmadan omuzlarını silkti; tıpkı çocuklar gibi. Ve avuçlarını açtı Benim randevu defterimde adınız yok der gibi. Bakan şimdi Meclise gidecek. Vakti yok. Sizi kabul edemez demez mi?
İster misin bütün gayretlerim boşa gitsin.
Zor anlar, en süratli alternatif çözümler üretilen zamandır. O anda kafamda bir şimşek çaktı. Bir kağıda adımı, görevimi, iş yerimi yazdım. Arka yüzüne de kendisinden benim için randevu alanın adını ve saatını. Pusulayı müdüre uzattım. Bunu bakana verir misiniz? dedim. Müdür almadı; Bakan bana bir talimat vermedi diye. Bir an durakladım. Derin bir nefes aldım. Cesaretimi topladım. Özel Kalem Müdürünün yapamadığını ben yapmaya karar verdim. Bakanın odasına yönelip, kapıyı açtım. Müdür arkamdan seslendiyse de aldırış etmedim. Kararlılıkla Bakanın yanına vardım. Başta Bakan olmak üzere herkesin bakışları üzerimde yoğunlaşırken çok heyecanlanmıştım. Kağıdı Bakanın önüne koyup, konuşmadan odadan çıktım.
Beş dakika sonra toplantı sona erer, içerdekilerle Bakan da dışarı çıkar Ben çekip gidecek sanmıştım. Göz göze geldik. Bana yöneldi, elimi tutup, odasına çekip götürdü. Bakan, kocaman, dazlak kafalı, oturduğu koltuğu dolduran, şık giyimli, biraz sert görünümlü bir adamdı.Çok konforlu ve zevkli bir çalışma odası vardı. Beni kibarca kabul etti. Yirmi dakika dinledi. Kendisi pek konuşmadı sayılır. S onunda Özel Kalem Müdürünü çağırıp, benim de Eskişehir Valiliği emrine verilmem için gerekli direktifi benim yanımda verdi.O an öyle rahatlamıştım ki anlatılmaz.
Bakan ayağa kalkınca ben de kalktım. Elimden tuttu ve sözleri bitene kadar, minik elim onun avucu içinde yüreği çarpan bir serçe gibiydi. Bana dedi ki: Bir bakanın görüşmesini kesmek için yürek ister. Anladım ki sende bu yürek var. Her şeyi göze alarak cesaretini kullandın. Unutma ki, insanların başarısı için inançlı olmaları yetmez. İnancı cesaretle güçlendirmek gerekir.Cesaret, inancınız doğrultusunda harekete geçme seçeneğinizi verir. Cesaret her yerde en güçlü öncelik ve üstünlüktür. Meslek yaşantınızda bu sözlerimin senin yolunu aydınlatmasını umut ederim. Sen de bu fikri öğrencilerine aşılamalısın.
O heyecanla Eskişehir e koştum ; kocama müjdeyi vermek için. Trende giderken kafamda iki çeşit senaryo oluşturdum:
Senaryo I. Bakanla olan görüşmemizin olumsuz sonuçlandığı. Ama bu 24 saat sürecek bir aldatmacaydı.
Senaryo II. Elde ettiğim başarılı sonuç.
Birincide o çok üzüldü. İkinci gün ikinci senaryoyu anlattığımda ise inanamadı ve sonra sevinçten, şaşkınlıktan deliye döndü, dünyalar kadar sevindi.
Eşime böyle bir şaka yapmam da bir cesaret ürünüydü.
7/ 4 / 2004
Sivrihisar
22 Mart 2004 Pazartesi
Bir Günlük Harman
Böyledir bu dünya...Yaşayanlar mutluluk dağıtan kuşun arkasından koşarlar. Yakalamaya uğraşırlar. Arada bir de yakaladıkları olur. Çoğunlukla yorgun düşerler mutluluk yolunda Bu sözleri söyleyen Pir-i Fani bu gece de konuk oldu rüyamda. Sözü vardı bana, ecdadımı anlatacaktı. Bir heves, bir merakla başladık sohbete:
Süleyman ve İsmihan; dan olma Ahmet doğrusu bir başkaydı diye söze başlayan Pir-i Fani ekledi: O dışa dönük, hoşsohbet, güler yüzlü ve iri
kıyım bir dostumdu. Dostumdu diyorum; çünkü beni en iyi o anlıyordu. Dallarımda asılı duran bir kutuda kahve ve kahve gereçleri bulunurdu. İşe ara verdiğinde gölgemde oturur, kendine bir kahve yapardı. Pek severdi kahveyi. Ben ise merak ederdim. Ben ise merak ederdim: Kap kara kahvenin nesini severler diye.
Bir gün o yokken açtım kutuyu, ben de bir kahve yaptım. Bir fincanı zorla içtim.Hiç mi hiç sevmedim.
Bir yaz sabahıydı. Güneş yeni doğmuştu. Sabahın doyum olmaz serinliği çiftçileri iş başı yapmaya çağırıyordu. İşte böyle bir sabah saatında Ahmet atarabasıyla çıka gelmez mi tarlaya. Gözlerime inanamadım. Şaşırmıştım. Çünkü, ben atı çok az, o da binek hayvanı olarak tanımıştım.
Ahmet çekti arabayı tarlanın başına. Araba da arabaydı haaa. Üstüne resimler çizilmiş, renk renk boyanmış. Ya o tekerlek kampanalarının sesi... O sesler daha şimdiden kağnıların kemane seslerini bastırmıştı.
Yüz yıllardır tarlalarda yok edilemeyen ayrık otunu pulluk denen araç çatır çatır köklerinden kopartırken Ahmet Ağa pullukta koşulu atların arkasından yetişemiyordu.
Atlar ona çok para kazandırdı . Gözü paraya doydu Ağanın ve o kentin zenginleri arasında yerini aldı. Sonra da orta boy bir davar sürüsü sahibi oldu.Ve artık o, gerçek bir Ağa idi .Ağalar gibi giyinirdi. Çizmeleri vardı, gümüş köstekli saatı da. Bir yere gideceğinde, uşak arabayı kapıya çeker, arabaya yün minder atılır, Ağa üstüne kurulur. Dizginler sürücünün elinde sigara Ağanın dudaklarında, yağız atlar kasabanın yolunda, içinden içinden bir türkü mırıldanırdı, keyfinden.
Oçocukları arasında en fazla Coşkuna güvenirdi. O son kuşaktan diyerek ekledi ve başladı Coşkunu anlatmaya.:
Coşkunun gününde çok yenilikler oldu.Köylüler yeniliklerle yüz yüze geldilerse de çekingenliklerini yenemediler. Her yeniliğe kuşkuyla baktılar. Bekleyip, sonucunu görmeyi yeğlediler. Ama onların içinden bir Coşkun çıktı ki: O yenilikci ve atılgandı. Zaten ülkenizin ekonomisi de canlanmaya
2
başlamıştı Sizinkilerin Demirkırat dedikleri bır siyaset ortamı doğmuştu. Partiler kuruluyor, insan emeğini aza indirgeyen bir tarım tarzı ufukta görünüyordu.Kentlerde dernekler kuruluyor, köylülerin kısaca Motor dedikleri; kokulu, acı bir çeşit suyla kendi kendine çalışan, yürüyen,arkasına takılan 4 kulaklı pulluğu ya da arabayı çeken , adam boyu tekerlekleri olan bir makinayla karşılaştık. Motor denen bu makinalar banka kredisiyle alınabiliyordu.. Yani peşin parayla değil.
Ağanın oğlu Coşkun durur mu? O da aldı bir motor.
Bir sabah erken Coşkun çıka geldi tarlaya. Ne gelişti o geliş...Babasının at arabasının pabucunu çoktan dama atmıştı. Bir saltanatla geldi yanımıza.Tabi
Coşkun mest,bense şaşkın.Ürktüm, sevemedim o canlı makinayı.Bir gün omakina insanlara hükmedecek gibi geldi bana. Onu bir üretim aracı değil de bir silah gibi görmüştüm, o gün.
Coşkun ogün uğramadı yanıma. Makinadan inmediki... Dostluğuma gereksinimi kalmamıştı artık. Yorulmadı ki ,gölgemde dinlensin. O dört kulaklıyla yanaştı tarlanın bir başından, akşam olmadan çıktı öteki başından. Atalarının at , öküz ile, karasapanla, tek kulaklı pullukla on, onbeş gün çift sürdükleri o tarlada o ,ayağını toprağa basmadan işi bitiriverdi. Ne yanıma geldi ne de hoşçakal dedi.Bastı gaza toz duman içinde, kulakları sağır eden gürültüsüyle çekti gitti.
Temmuz sıcaklık ayarını yükselterek gelmişti. Tarlalarda ekinler sararmış ve olgunlaşmıştı. Eskilerin iki ay sürdükleri, çoluk çocuk tarlalara döküldükleri hasat zamanıydı. Bizim Coşkun bu kez başka bir makineyle geldi. Makinanın gürültüsünden konuşmamızı anlayamıyorduk Onun bu heyula ile tarlaya girişiyle çıkışı bir oldu. Yarım günde makine biçti, öğüttü, sapı, taneyi ayırdı ve çekildi bir kenara. Coşkun yere atladı,ellerini havaya kaldırarak “işte bu iş bu kadar deyip, harmana başlamadan harmandan kalktığını anlatmak istedi.
Bir an geçmiş gözlerimin önünde canlandı ve geçmiştekilere seslenmekten kendimi alamadım: Ey kara sapan, kara kağnı, bir çift öküzlük iş gücü, orak, tırpan ve kara çarık. Hepinize selam ola!Coşkun sizlerin aylarca uğraştığınız, yorulup bittiğiniz, terleyip, aç, susuz kaldığınız işleri makinalara yaptırıyor . Yorulmadan ve de bir günde. erken gelip, erken gitmişiz demeyin sakın. Aslında değişen bir şey yok.Bakmayın siz araçlara.Lütfullahı ve karısını tereyağlı tarhana çorbası ve dananın baş gönünden yapılan çarık mutlu etmeye yetiyordu.Onlar azıcık aşım kaygısız başım derlerdi.
Coşkuna fazla imrenmeyin . Bakalım o mutlu mu? Karnı tok
ama,Midesi yediklerini eritmiyor.Makinelerin Sizlerin borcunu nasıl ödeyeceğim diye uykuları kaçıyor. Sizlerin hiç uykularınız kaçmış mıydı?Siz bilmezsiniz Coşkunun bankalara olan borcunu. Ya ödeyemezse... O zamanmakinalar geri alınacak. Arkasından da torununuz ya hastaneye ya hapishaneye...Hayat denen tatlı rüya makine demek değildir. Onun için sizler yerinmeyin. Sizler zamanında gelip zamanında gittiniz
Ey Pir-i Fani! Hani sen okur yazar değildin.Bir bilge gibi konuştun. Bu nasıl oluyor?
Benim çok güçlü içgüdüm var. O beni korur ve yaşatır. Hiç aldatmaz Benim bir de ilham yeteneğim var. Beni bu yeteneğim konuşturur. Bunlarla ben olacakları önceden sezerim.
İstersen konuya dönelim. Motor çıkınca insanların bana gereksinimi kalmadı. Geleceği görüyorum. Korkma diyorsun. Nasıl korkmayayım? Geçen gün motor dediğiniz o canavar ile geldiler. Komşu tarlada benden daha yaşlı bir arkadaşım vardı.Geldiler ve zinciri yaktılar boynuna ve bağladılar motora. Bastılar gaza basylar gaza. Alıç takmıştı pençesini bozkırın bağrına bir kez. Dayandı, bozkırdan aldığı güçle. O dayandı, onlar bastı. Sonunda dostumun her bir parçası koparken çatır çatır bozkıra Elveda dedi.Sürüdüler onu köpek ölüsü gibi, bırakıverdiler tarlanın anına.
Ertesi gün gene geldiler. Gene boğum boğum zıncır ellerinde. Bu kez bir başkasının boynuna. Belli ki maksatları alıç ağaçları kıyımı.Yazı yüzünde tüm alıç ağaçları yas tutarken, aldırmadı cellatlar.Bastılar gaza. Ağaç çatırdadı, eğildi ama, alamadılar. Motorun tekeri patinaj yaptı. Bir daha denediler, zincir koptu. Alamadılar onu. Tüm alıç ağaçları derinden bir ohhh! Çektiler. Çünkü geleneklere göre idam sehpasında ip koparsa mahkum bağışlanırdı. Bağışlanacak sanmıştı herkes. Nerdeee... Cellat baltayı alınca yanaştı ağaca.Avuçlarına tükürdü, dişlerini sıktı, başladı var gücüyle vurmaya.Bir mucize bekliyordum. Tüm alıçlar birlik olup, yürüyecekler baltanın üstüne sandım. Cellat son vuruşunu indirdiğinde balta kazanmıştı ama, hiç alkışlayan olmamıştı.
Baltanın kıydığı ağaç can havliyle tıkılınca cellat altında kaldı ve can verdi.
Meğer alıç ağaçları tarlalarda çalışan motora engel oluyormuş. Öyleyse bu gidişle sıra bana da gelecek. Zaten Coşkunun yüzüme bakmayışından kuşku duyuyordum. Zaten motor dedikleri bu canavarı hiç sevmemiştim. “Ölümüm onun yüzünden olur derdim.
Coşkunun tarlaya her gelişinde, arabasında zincir var mı diye bakardım.
Süleyman ve İsmihan; dan olma Ahmet doğrusu bir başkaydı diye söze başlayan Pir-i Fani ekledi: O dışa dönük, hoşsohbet, güler yüzlü ve iri
kıyım bir dostumdu. Dostumdu diyorum; çünkü beni en iyi o anlıyordu. Dallarımda asılı duran bir kutuda kahve ve kahve gereçleri bulunurdu. İşe ara verdiğinde gölgemde oturur, kendine bir kahve yapardı. Pek severdi kahveyi. Ben ise merak ederdim. Ben ise merak ederdim: Kap kara kahvenin nesini severler diye.
Bir gün o yokken açtım kutuyu, ben de bir kahve yaptım. Bir fincanı zorla içtim.Hiç mi hiç sevmedim.
Bir yaz sabahıydı. Güneş yeni doğmuştu. Sabahın doyum olmaz serinliği çiftçileri iş başı yapmaya çağırıyordu. İşte böyle bir sabah saatında Ahmet atarabasıyla çıka gelmez mi tarlaya. Gözlerime inanamadım. Şaşırmıştım. Çünkü, ben atı çok az, o da binek hayvanı olarak tanımıştım.
Ahmet çekti arabayı tarlanın başına. Araba da arabaydı haaa. Üstüne resimler çizilmiş, renk renk boyanmış. Ya o tekerlek kampanalarının sesi... O sesler daha şimdiden kağnıların kemane seslerini bastırmıştı.
Yüz yıllardır tarlalarda yok edilemeyen ayrık otunu pulluk denen araç çatır çatır köklerinden kopartırken Ahmet Ağa pullukta koşulu atların arkasından yetişemiyordu.
Atlar ona çok para kazandırdı . Gözü paraya doydu Ağanın ve o kentin zenginleri arasında yerini aldı. Sonra da orta boy bir davar sürüsü sahibi oldu.Ve artık o, gerçek bir Ağa idi .Ağalar gibi giyinirdi. Çizmeleri vardı, gümüş köstekli saatı da. Bir yere gideceğinde, uşak arabayı kapıya çeker, arabaya yün minder atılır, Ağa üstüne kurulur. Dizginler sürücünün elinde sigara Ağanın dudaklarında, yağız atlar kasabanın yolunda, içinden içinden bir türkü mırıldanırdı, keyfinden.
Oçocukları arasında en fazla Coşkuna güvenirdi. O son kuşaktan diyerek ekledi ve başladı Coşkunu anlatmaya.:
Coşkunun gününde çok yenilikler oldu.Köylüler yeniliklerle yüz yüze geldilerse de çekingenliklerini yenemediler. Her yeniliğe kuşkuyla baktılar. Bekleyip, sonucunu görmeyi yeğlediler. Ama onların içinden bir Coşkun çıktı ki: O yenilikci ve atılgandı. Zaten ülkenizin ekonomisi de canlanmaya
2
başlamıştı Sizinkilerin Demirkırat dedikleri bır siyaset ortamı doğmuştu. Partiler kuruluyor, insan emeğini aza indirgeyen bir tarım tarzı ufukta görünüyordu.Kentlerde dernekler kuruluyor, köylülerin kısaca Motor dedikleri; kokulu, acı bir çeşit suyla kendi kendine çalışan, yürüyen,arkasına takılan 4 kulaklı pulluğu ya da arabayı çeken , adam boyu tekerlekleri olan bir makinayla karşılaştık. Motor denen bu makinalar banka kredisiyle alınabiliyordu.. Yani peşin parayla değil.
Ağanın oğlu Coşkun durur mu? O da aldı bir motor.
Bir sabah erken Coşkun çıka geldi tarlaya. Ne gelişti o geliş...Babasının at arabasının pabucunu çoktan dama atmıştı. Bir saltanatla geldi yanımıza.Tabi
Coşkun mest,bense şaşkın.Ürktüm, sevemedim o canlı makinayı.Bir gün omakina insanlara hükmedecek gibi geldi bana. Onu bir üretim aracı değil de bir silah gibi görmüştüm, o gün.
Coşkun ogün uğramadı yanıma. Makinadan inmediki... Dostluğuma gereksinimi kalmamıştı artık. Yorulmadı ki ,gölgemde dinlensin. O dört kulaklıyla yanaştı tarlanın bir başından, akşam olmadan çıktı öteki başından. Atalarının at , öküz ile, karasapanla, tek kulaklı pullukla on, onbeş gün çift sürdükleri o tarlada o ,ayağını toprağa basmadan işi bitiriverdi. Ne yanıma geldi ne de hoşçakal dedi.Bastı gaza toz duman içinde, kulakları sağır eden gürültüsüyle çekti gitti.
Temmuz sıcaklık ayarını yükselterek gelmişti. Tarlalarda ekinler sararmış ve olgunlaşmıştı. Eskilerin iki ay sürdükleri, çoluk çocuk tarlalara döküldükleri hasat zamanıydı. Bizim Coşkun bu kez başka bir makineyle geldi. Makinanın gürültüsünden konuşmamızı anlayamıyorduk Onun bu heyula ile tarlaya girişiyle çıkışı bir oldu. Yarım günde makine biçti, öğüttü, sapı, taneyi ayırdı ve çekildi bir kenara. Coşkun yere atladı,ellerini havaya kaldırarak “işte bu iş bu kadar deyip, harmana başlamadan harmandan kalktığını anlatmak istedi.
Bir an geçmiş gözlerimin önünde canlandı ve geçmiştekilere seslenmekten kendimi alamadım: Ey kara sapan, kara kağnı, bir çift öküzlük iş gücü, orak, tırpan ve kara çarık. Hepinize selam ola!Coşkun sizlerin aylarca uğraştığınız, yorulup bittiğiniz, terleyip, aç, susuz kaldığınız işleri makinalara yaptırıyor . Yorulmadan ve de bir günde. erken gelip, erken gitmişiz demeyin sakın. Aslında değişen bir şey yok.Bakmayın siz araçlara.Lütfullahı ve karısını tereyağlı tarhana çorbası ve dananın baş gönünden yapılan çarık mutlu etmeye yetiyordu.Onlar azıcık aşım kaygısız başım derlerdi.
Coşkuna fazla imrenmeyin . Bakalım o mutlu mu? Karnı tok
ama,Midesi yediklerini eritmiyor.Makinelerin Sizlerin borcunu nasıl ödeyeceğim diye uykuları kaçıyor. Sizlerin hiç uykularınız kaçmış mıydı?Siz bilmezsiniz Coşkunun bankalara olan borcunu. Ya ödeyemezse... O zamanmakinalar geri alınacak. Arkasından da torununuz ya hastaneye ya hapishaneye...Hayat denen tatlı rüya makine demek değildir. Onun için sizler yerinmeyin. Sizler zamanında gelip zamanında gittiniz
Ey Pir-i Fani! Hani sen okur yazar değildin.Bir bilge gibi konuştun. Bu nasıl oluyor?
Benim çok güçlü içgüdüm var. O beni korur ve yaşatır. Hiç aldatmaz Benim bir de ilham yeteneğim var. Beni bu yeteneğim konuşturur. Bunlarla ben olacakları önceden sezerim.
İstersen konuya dönelim. Motor çıkınca insanların bana gereksinimi kalmadı. Geleceği görüyorum. Korkma diyorsun. Nasıl korkmayayım? Geçen gün motor dediğiniz o canavar ile geldiler. Komşu tarlada benden daha yaşlı bir arkadaşım vardı.Geldiler ve zinciri yaktılar boynuna ve bağladılar motora. Bastılar gaza basylar gaza. Alıç takmıştı pençesini bozkırın bağrına bir kez. Dayandı, bozkırdan aldığı güçle. O dayandı, onlar bastı. Sonunda dostumun her bir parçası koparken çatır çatır bozkıra Elveda dedi.Sürüdüler onu köpek ölüsü gibi, bırakıverdiler tarlanın anına.
Ertesi gün gene geldiler. Gene boğum boğum zıncır ellerinde. Bu kez bir başkasının boynuna. Belli ki maksatları alıç ağaçları kıyımı.Yazı yüzünde tüm alıç ağaçları yas tutarken, aldırmadı cellatlar.Bastılar gaza. Ağaç çatırdadı, eğildi ama, alamadılar. Motorun tekeri patinaj yaptı. Bir daha denediler, zincir koptu. Alamadılar onu. Tüm alıç ağaçları derinden bir ohhh! Çektiler. Çünkü geleneklere göre idam sehpasında ip koparsa mahkum bağışlanırdı. Bağışlanacak sanmıştı herkes. Nerdeee... Cellat baltayı alınca yanaştı ağaca.Avuçlarına tükürdü, dişlerini sıktı, başladı var gücüyle vurmaya.Bir mucize bekliyordum. Tüm alıçlar birlik olup, yürüyecekler baltanın üstüne sandım. Cellat son vuruşunu indirdiğinde balta kazanmıştı ama, hiç alkışlayan olmamıştı.
Baltanın kıydığı ağaç can havliyle tıkılınca cellat altında kaldı ve can verdi.
Meğer alıç ağaçları tarlalarda çalışan motora engel oluyormuş. Öyleyse bu gidişle sıra bana da gelecek. Zaten Coşkunun yüzüme bakmayışından kuşku duyuyordum. Zaten motor dedikleri bu canavarı hiç sevmemiştim. “Ölümüm onun yüzünden olur derdim.
Coşkunun tarlaya her gelişinde, arabasında zincir var mı diye bakardım.
5 Şubat 2004 Perşembe
Kendimizi Sorgulamak
Bir vakfın geleneksel yemekli toplantısında, ünlü bir kişinin yapacağı konuşmaya davet edilmiştim. Vardım ki, salon benim gibi davetlilerle dolmuştu. Çoğunluğu tüccar, sanayici ve iş adamı yüzlerce kişi birlikte yemek yemek ve konferansı dinlemek için gelmişti.
İnsanız; bazan mutsuz, bazan da doyumsuz olabiliyoruz. Kaygılarımız oluyor.
Meğer tüm olumsuzlukların çaresi içimizdeymiş; kendi kendimizi sorgulama alışkanlığımızın olmayışındanmış.
Gerçekten biz toplum olarak kendimizi sorgulama alışkanlığını edinememişiz. Sorgulamak deyince, hep başkalarını sorgulamayı anlamışız.
Oysa mutluluğa açılan kapının sihirli anahtarı, kendimize soracağımız bir
Soruda gizliymiş.
Neymiş o soru? İşte konferansın konusu da bu ya...
Yemeğin ardından Vakıf Başkanı kürsüye gelerek, konuşmacıyı çağırdı. Ama sürpriz olsun diye adını söylemedi. Onu konuşmanın bitiminde kendisinin söyleyeceğini ifade etti.
Konuşmacı orta boylu, şişman görünümlü, tepesindeki saçları dökülmüş, arkadakiler uzayıp uçları arkaya dönünce hoş bir hava vermiş, yakışmış, güleç yüzlü, yaşlı ama enerjik, dışa dönük bir kişi. Aslında o, medyatik bir kişi olduğundan tanıtım için fazla söze gerek yoktu. Başkan kürsüyü konuşmacıya bırakırken, bir hoş geldiniz alkışı yükseldi. Teşekkür sözü alkışlar arasında kaybolurken, o sözlerine başladı.
Ben bir köylü çocuğuyum. Anam, babam da köyün kahrını çekmiş insanlardı . Onlar her türlü çiftçilik işlerinde çalışırken ben de gölgeleri gibi onların ayaklarının dibinden eksik olmazdım. Devlet kapısında memuriyete başlayıncıya kadar, bir köylü kadar köylü olmuştum. Onun için Benim köylü halkımı, ben çok iyi tanırım.
Konuşmacı, insanın kendisinin sorgulanmasından hazetmediğini söylerken, dinleyicilerin tüm dikkatlarını üstüne çekebiliyordu. Derin bir sessizliğin içinde tek duyulan onun arka arkaya sıraladığı ve ağır ağır söylediği çok virgüllü sözcükleriydi.
Diyordu ki: Bir insanın geleceğini, onun belli koşullarda doğmuş olması belirlemez. İnsan köyde, kentte her hangi bir yerde doğmuş olabilir. Çok zengin ya da çok fakir olarak gelmiş olabilir. Bu kazanımların ya da yoksullukların kalıcılığına güvenmemelidir. Dünyamızda her şey değişim sürecindedir. Ancak insan aklının gücü sayesinde değişimlere uyum sağlamaya çalışır.
Konuşmacı bi yudum su içtikten sonra, dinleyicileri süzdü, uyandırdığı etkiyi ölçmeye çalıştı ve gülümseyerek devamla:
İnsan istemediği sürece hiçbir şey olduğu gibi kalmak zorunda değildir, genellemesinden yola çıkarak şöyle sürdürdü konuşmasını:
İnsan kendisine mutsuzluk ve doyumsuzluk veren bir durumu değiştirmek istediğinde kendisine şu soruyu sormalıdır: Öyleyse nasıl olmasını istiyorsunuz? İstek belirlendikten sonra tüm davranışlar isteneni gerçekleştirecek ögelere odaklanmalıdır. Böylece yaşamınızı olumsuz etkileyen faktörleri saf dışı etmiş ve onların etkisinden kurtulmuş olursunuz.
Unutmayınız. İnsan istemediği sürece hiçbir şey olduğu gibi kalamaz. Olumsuzları seçiniz ve onları yaşamınızdan çıkartmanın savaşını veriniz
Bir saat kürsüde kalan konuşmacı, ana fikri bu olan konuşmasına biraz da anılarını katarak, son sözlerini vakur bir ifadeyle Ben.............., hepinize saygılar sunuyorum diyerek bitirdi.
05 / 02 / 2004
Alsancak-İZMİR
İnsanız; bazan mutsuz, bazan da doyumsuz olabiliyoruz. Kaygılarımız oluyor.
Meğer tüm olumsuzlukların çaresi içimizdeymiş; kendi kendimizi sorgulama alışkanlığımızın olmayışındanmış.
Gerçekten biz toplum olarak kendimizi sorgulama alışkanlığını edinememişiz. Sorgulamak deyince, hep başkalarını sorgulamayı anlamışız.
Oysa mutluluğa açılan kapının sihirli anahtarı, kendimize soracağımız bir
Soruda gizliymiş.
Neymiş o soru? İşte konferansın konusu da bu ya...
Yemeğin ardından Vakıf Başkanı kürsüye gelerek, konuşmacıyı çağırdı. Ama sürpriz olsun diye adını söylemedi. Onu konuşmanın bitiminde kendisinin söyleyeceğini ifade etti.
Konuşmacı orta boylu, şişman görünümlü, tepesindeki saçları dökülmüş, arkadakiler uzayıp uçları arkaya dönünce hoş bir hava vermiş, yakışmış, güleç yüzlü, yaşlı ama enerjik, dışa dönük bir kişi. Aslında o, medyatik bir kişi olduğundan tanıtım için fazla söze gerek yoktu. Başkan kürsüyü konuşmacıya bırakırken, bir hoş geldiniz alkışı yükseldi. Teşekkür sözü alkışlar arasında kaybolurken, o sözlerine başladı.
Ben bir köylü çocuğuyum. Anam, babam da köyün kahrını çekmiş insanlardı . Onlar her türlü çiftçilik işlerinde çalışırken ben de gölgeleri gibi onların ayaklarının dibinden eksik olmazdım. Devlet kapısında memuriyete başlayıncıya kadar, bir köylü kadar köylü olmuştum. Onun için Benim köylü halkımı, ben çok iyi tanırım.
Konuşmacı, insanın kendisinin sorgulanmasından hazetmediğini söylerken, dinleyicilerin tüm dikkatlarını üstüne çekebiliyordu. Derin bir sessizliğin içinde tek duyulan onun arka arkaya sıraladığı ve ağır ağır söylediği çok virgüllü sözcükleriydi.
Diyordu ki: Bir insanın geleceğini, onun belli koşullarda doğmuş olması belirlemez. İnsan köyde, kentte her hangi bir yerde doğmuş olabilir. Çok zengin ya da çok fakir olarak gelmiş olabilir. Bu kazanımların ya da yoksullukların kalıcılığına güvenmemelidir. Dünyamızda her şey değişim sürecindedir. Ancak insan aklının gücü sayesinde değişimlere uyum sağlamaya çalışır.
Konuşmacı bi yudum su içtikten sonra, dinleyicileri süzdü, uyandırdığı etkiyi ölçmeye çalıştı ve gülümseyerek devamla:
İnsan istemediği sürece hiçbir şey olduğu gibi kalmak zorunda değildir, genellemesinden yola çıkarak şöyle sürdürdü konuşmasını:
İnsan kendisine mutsuzluk ve doyumsuzluk veren bir durumu değiştirmek istediğinde kendisine şu soruyu sormalıdır: Öyleyse nasıl olmasını istiyorsunuz? İstek belirlendikten sonra tüm davranışlar isteneni gerçekleştirecek ögelere odaklanmalıdır. Böylece yaşamınızı olumsuz etkileyen faktörleri saf dışı etmiş ve onların etkisinden kurtulmuş olursunuz.
Unutmayınız. İnsan istemediği sürece hiçbir şey olduğu gibi kalamaz. Olumsuzları seçiniz ve onları yaşamınızdan çıkartmanın savaşını veriniz
Bir saat kürsüde kalan konuşmacı, ana fikri bu olan konuşmasına biraz da anılarını katarak, son sözlerini vakur bir ifadeyle Ben.............., hepinize saygılar sunuyorum diyerek bitirdi.
05 / 02 / 2004
Alsancak-İZMİR
25 Aralık 2003 Perşembe
Musalla Taşında
Yurt dışı dönüşümde diye başlamıştı Akın söze. Elimde hediyelerle onu ziyarete gelmiştim. Beklenmedik bir durumla karşılaşacağım hiç aklımdan geçmezdi. Dükkanının kepengini kapalı buldum. İşte hesapta bu yoktu dedim.
Dükkan komşularına sorduğumda; Duanızı eksik etmeyin dediler. Evlerine gitmeye yüzüm olmadığından, sırdaşı ve kıymetli arkadaşına koştum.
Arkadaşından, onun yaşaması için artık bir umut kalmadığını, beyninde ur saptandığını öğrenince, dünya başıma göçtü sandım.
Acıyla ve sıkıntıyla beklenen o kara gün geldi sonunda.
Dünyanın en acı gerçeğiyle yüz yüzeydim .
O, 45 yaşında musalla taşında ve hayatta bir baltaya sap olamamış ben ise ancak başkalarının kanatları altında, hayırsız anılarımla kalakalmıştım.
25 / 12 / 2003
Alsancak - İZMİR
Dükkan komşularına sorduğumda; Duanızı eksik etmeyin dediler. Evlerine gitmeye yüzüm olmadığından, sırdaşı ve kıymetli arkadaşına koştum.
Arkadaşından, onun yaşaması için artık bir umut kalmadığını, beyninde ur saptandığını öğrenince, dünya başıma göçtü sandım.
Acıyla ve sıkıntıyla beklenen o kara gün geldi sonunda.
Dünyanın en acı gerçeğiyle yüz yüzeydim .
O, 45 yaşında musalla taşında ve hayatta bir baltaya sap olamamış ben ise ancak başkalarının kanatları altında, hayırsız anılarımla kalakalmıştım.
25 / 12 / 2003
Alsancak - İZMİR
21 Aralık 2003 Pazar
Bir Hükümet Tabibinin Öyküsü
Tayin emrimi ilçenin tek eczanesinde arkadaşlarla otururken aldım. Gerçi bekliyordum. Geciktikçe de geriliyordum. Heyecanım doruktaydı. Sonunda beklediğim mektup geldi. Titreyen ellerimle zor açtım zarfı. İki satır yazıyı okurken kalp atışlarımı arkadaşlarım duyacaklar sandım. Neresi çıkacaktı mektuptan: bir il, bir ilçe, belki de bir belde.
Cide çıktı. İlk kez duyunca bu adı, şaşırdım. Daha doğrusu heyecan sardı
Bedenimi. Cide ? ! Neresiydi Cide? İlçe mi, bucak mı? Herneyse işte gerçek buydu. Yanımdaki koltuk yavaşça çekerken beni , arkadaşlar iki satırlık emri tartışmaya başlamışlardı. Eczanenin ilaç kokan havasında çözüm aradılar. Bulamadılar. Sonra PTT den öğrendik ki, Cide, Kastamonu;ya bağlı Karadeniz kıyısında bir ilçedir.
Bu atama hayatımın ilklerinden biriydi: Devlete ilk kapılanışım, ilk memuriyetim, ilk üstlendiğim mesleki görev. İlklerde daha bu günden düş kırıklığına uğramıştım. Oysa bu yolda nice beklentilerim nice emellerim ve hayallerim vardı. Bir il merkezi, ya da tanınmış bir yer neden olmasındı? Yığıldım kaldım. Oturduğum koltuktan kalkamadım. Arkadaşlarıma beni teselli etmek düştüyse de bunun ne anlamı olabilirdi.
Maliyeden ilk maaşım olan 160 TLyi cebime koyarak yola çıktım. Ankara, Kastamonu derken, üçüncü gün İneboluya vardım. Akşam olmuş el ayak çekilmişti. Cideye daha bir günlük yolum vardı. Bir otel sordum , gösterdiler. Eğer otel dedikleri buysa vay halime benim. Doktor olduğumu söyleyince otelci katibine seslendi: Bak oğlum! Doktor beye en iyi odayı ver.Tek kişilik ücret al Dedi. Bana dönerek: Doktor bey odalarımız iki yataklıdır. Biz sizden tek yatak ücreti alacağız. Kusura bakma her günün ücretini peşin alıyoruz Dedi. Karşılık vermedim.
Tahta bavulum katibin elinde, pardösüm kolumda tahta merdivenleri gıcır rdatarak çıktık üçüncü kata. Deniz ve ilçenin beyaz evleri yeşillikler içinde hoş bir manzara sergiliyordu. Odamın perdeleri solmuş ve çekmiş olduğundan pencereyi kapatamıyordu. Kapı kilidi bozuk, tabandaki tahtalar bastıkca gıcırdıyordu. Cilasız iki sandalye ile bir küçük sehpa vardı. Yerler betondu. Karyolalar eskiydi. Bir tek elektrik ampulü sallanıyordu tavandan. Lavabo ve tuvalet her katta bir tane olup ortaklaşa kullanılıyordu .
Perde işlevini yapmadığından güneş, sabah erken uyandırdı. Yarı uyur, yarı uyanık katipten gideceğim yer ile ilgili bilgi aldım. İskelede gezinirken karşılaştığım bir genç bana, Cideye karadan yol olmadığını, ancak deniz yolunu kullanmak zorunda kalacağını söyledi . İskele hareketlenmeye başlamıştı Tekneler, kıyı köylerden yolcu getiriyordu. Bu gün İnebolunun pazarıymış. Hareketlilik ondan kaynaklanıyormuş. Kuşluk vakti olduğu halde henüz bir şey girmemişti karnıma. İki simit aldım; birini pardösümün cebine koydum. Orada külhani kılıklı bir genç gördüm. Geleni geçeni kontrol ediyordu, göz ucuyla. Yaklaştım ve sordum:
Cideye hangi motor gidecek acaba
Sen Cideye mi
Evet
Yanıma geldi. Konuşmadan bavulumu elimden çekip aldı, tekneye fırlattı. Ne olduğunu anlamadan bakakaldım. Kendim kendimi bağlamış oldum. Ne geri alabilirdim, ne de elimden başka bir şey gelirdi.
Hareket ne zaman
Yüzüme bile bakmadan:
Gideriz, gideriz. Sen kaybolma, buralarda, göz önünde bulun
Buralarda bulunuyordum. Sıkıntıdan çatlayacaktım. Deniz rüzgarı rahatsız etmeye başlamıştı. Elleri kıçının üstünde avare biri daha benim gibi geziniyordu. Adama yaklaşıp, elimle göstererek sordum:
Bilginiz ver mı, bu motor ne zaman hareket edecek
Nereye
Cideye
Cidenin tek motoru var. Oda dolmuş çalışır. Bu olacak sanırım . Her gün bir dolmuş gider. Acele işi olanlar, özel tutarlar
İkindi vakti olmuştu. Elinde torbası, filesi, poşetiyle pazarcılardan bazıları doğruca gelip motorda yerlerini alıyorlardı.
Bavulumu kapar gibi elimden alan delikanlıya yaklaşıp kendinin görevli bir kişi olup olmadığını sordum:
Kaptan yardımcısıyım dedi.
Hani kaptan nerede dedim.
3
O zamanını bilir Dedi.
Pazarcılar tekneyi doldurmuştu. Güneş de neredeyse dağların ardına kayıyordu.
Şapkası kaptanı andıran bir adam göründü. Yolcular tanıdılar. Kaptan yardımcısı ( cimacı):
Haydi! Kimse kalmasın iskelede diye ilk ve son uyarısını yaptı. Kaptan dedikleri orta boylu, şişman, gür bıyıklı, meşin ceketli bir adam. Hışım gibi geldi. Kimseyle konuşmadan atladı tekneye. Çevirdi kontak anahtarını, ateşlenince motor herkesin yüzü güldü; en çok da benimki.
Şimdi kıyıdan yüz metre açıktan tam gazla kayıyorduk Karadenız’in sularında batıya doğru. Ortalık kararmıştı. Poyraz yüzümü üşütüyordu. Cimacı yolculardan birer lira olan dolmuş ücretini toplarken nerede ineceklerini de soruyordu. Benden başka Cide diyen olmamıştı .
Alaca karanlıkta kıyı boyunca, beyaz ve şirin evleriyle köyler görüyordum. Her köye gelişimizde inenler oluyordu. Sonunda iki kişi kaldık. Benden önceki bey bir başöğretmendi. O da hoşça kal deyince bir ben kaldım.Gene karanlığa açılmıştık. Rüzgarın savurduğu sular giysilerimi ıslatmıştı . Titremek geliyordu içimden. Ne kara tarafında, ne de denizde bir ışık vardı. Bizi gören yalnız ay ve yıldızlardı. Doğrusu ne kaptana ne cimacıya ve ne de denize güvenim vardı
Epeyce gittikten sonra Kaptan yardımcısını yanına çağırdı. Direksiyonu ona bırakarak yanıma geldi. Karşımda kararsız bir duraksama içindeydi . Ne düşündüğünü anlamam mümkün değildi. Gizemli bir hali vardı.
Yunusları görüyor musun dedi. Motorla yarış eder namussuzlar dedi. Karanlıkta zor seçebiliyordum. Tabancasını çekip ateş etti. Bir çocuğun oyuncak tabancasıyla oynadığı gibi oynarken bir acayiplik fark ettim: Kaptanın sağ elinin orta parmağı yoktu. Yani parmaksızdı. Onun tabancayla oynaması içimekorku düşürmüştü. Durup dururken bu yaptıklarının ne anlamı vardı? Yanıma oturdu ve bir sigara yaktı. Bana da ikram etti, almadım.
Konuşmuyorsun. Denizden, karanlıktan koktun mu
Denizden değil de senden korktum demek geldi içimden.
Cideye daha yolumuz var. Motorda da bir sen kaldın. Bilet almadın, değil mi?”
Hayır almadım. Alayım Diye elimi cüzdanıma atarken sordum:
Bir lira, dolmuş. Değil mi
Yok beyim! Olur mu? Ne zamandır tek seni taşıyoruz. Mazot yakıyoruz. Deniz suyuyla çalışmıyor ki, bu meret
Peki, ne vereceğiz
Yüz lira. Taksi ücreti
4
Olur mu? Ben bunu taksi olarak tutmadım ki
Ben anlamam. Canın burada tartışacak kadar ucuz değildir sanırım Sahile kadar yüzmeye gücün yeter mi? Bavulunu yarın balıkçılardan alırlar. Bak etrafa... Karanlığa, soğuk sulara bak
Ne yapacağım belliydi. Tartışmayı kestim.Titreyen ellerimle çıkartıp 100 lirayı saydım. Cüzdanımda sadece 5 liram kalmıştı. Hırsımdan ağlamak geliyordu içimden.
Kıyıda kayalıklar göründü. Kaptan dümeni oraya kırdı. Vardık ve büyük ve yerli bir kayanın yamacına durduk.
i bakalım, al valizini. İn aşağıya
Niçin burada indiriyorsun? Burası dağ başı. Üstelik gece. Ne tarafa gideceğimi bile bilmiyorum. Üstelik taksi ücreti aldın
Hadi, hadi çok konuşmadedi ve valizimi alarak kıyıdakitaşlığa fırlattı. Ben de arkasından atladım. Canımı kurtardığıma sevindim.
Başladı mı yeni bir macera. Bavul bir elde, pardösü öbirinde. Gök yüzündeki aydan medet umuyordum. Çünkü tek tanığım oydu. Ve bana kıyı boyunca yürü der gibi geliyordu. Yürüdüm kıyı boyunca; kah kumsaldan, kah kayalardan, otlar, çalılar arasından.
Bir saat sonra oradaydım.
Benim gibi solgun ve yorgun sokak lambalarının aydınlığında
Ne tarafa gideceğimi düşünürken bir köşe başında bir lambanın altında durdum. Bir düdük sesi geliyordu uzaktan. Bu gece bekçisinin düdüğü olmalıydı. O sesi bir kez daha duyduğumda, yaklaşmıştı. Sokağın öte başında görününce bekci,
bekçi diye seslendim. Önce duyuramadım. Yorgunluktan ve üzüntüden sesim bile çıkmıyordu. Daha yüsek perdeden bağırınca “duydum anlamında düdükle cevap verdi. O sıra tepemde bir pencere açıldı. Başını uzatan bir adam:
Ne oluyor yahu? Hırsız falan mı?” diye sordu. Utandım.
Kusura bakma kardeşim. Ben doktorum. Uzaktan geliyorum da bekçiyi çağırıyorum
Adam içerdeki karısına:
Deli mi, divane mi? Sözde doktormuş. Kim bilir hangi hastadan dönüyor
Bekçiye kendimi tanıttım. Ama onun kafası almamıştı.
Afedersin bey seni tanıyamadım. Toktur mu demiştin
Evet , doktorum. Yeni geliyorum. Tanımazsın elbet
Bu saatta sokakta. Hayret doğrusu Hadi beni dispansere götür deyince, bekçi esas vaziyetine geçti.
Ve selam durdu.
4
Sen herkesi tanır mısın
Burası küçük yer, beyim. Ben de başbekçiyim (!) ne de olsa. Herkesi tanımam lazım
Valizimi aldı elimden, cadde boyu yürürken, yolda, maruz kaldığım rezaletleri anlattığımda bekçi öyle kızmıştı ki:
O kaptan dediğin adamı şurada görsem alimallah çeker vururum. Namussuz herif!..Toktur bey seni Allah yolladı ilçemize. Vururum vallahi. Allaha da hesabını veririm.
Dispansere geldik sonunda. Gelişim ilçede hemen duyuldu. Hastalar kuyrukta. Bir gece kapım vuruldu güm güm güm. Pencereden bakıp sordum:
Hasta mı
Aman yetiş, toktur bey. Adam ölecek. Elini ayağını öpeyim
Hastayı dispansere götürün. Hemen geliyorum
Adamın kolu kopmak üzereydi. Çok kan kaybetmiş. Kolu incelerken sağ orta parmağının olmadığını fark ettim. Yani parmaksızdı. Birden irkildim. Duraksadım. Yüzüne baktım tekrar tekrar. Evet oydu. O parmaksız kaptan.Hiçbir şeyi belli etmeden kolunu sordum:
Ne oldu koluna? İş kazası falan mı
Keşke öyle olsaydı.Balık avlarken dinamit elimde patladı. Toktur bey: Ben yaptım, sen yapma. Allah belamı verdi zaten
Kolun damarlarını bağladım. Yarayı diktim. Yapabileceklerimi yaptım. Hastaya eşlik edene:
Yarın hastayı İstanbul a ulaştıracaksınız. Sakın geciktirmeyin hastanız ölür Dedim.
Ertesi sabah dispansere geldiğimde ilk işim hastayı sormak oldu. Verdiğim ilaçlar sayesinde ateşi çıkmamıştı. Hasta rahatlamıştı, konuşabiliyordu. Yalnız konuşurken yüzüme bakmıyordu. Mahcup bir hali vadı.
Eminim o beni çoktan tanımıştı. Onun için göz göze gelemiyordu.
Hastaya eşlik eden girdi odama Onu da tanımıştım. Kaptanın cimacısıydı. Suçlu, mahcup ve utangaç bir tavırla sordu:
Toktur bey, Allah sizden razı olsun.Vapurumuz geldi. Gidiyoruz. Borcumuz ne kadarsa ödeyelim.
Duraksadım, düşündüm. O bana, ben yere bakıyordum. Düşünüyordum. Karar verdim ve dedim ki:
Borcunuz 99 liradır.
Cimacı alay ettiğimi sanarak şaşırdı. Sonra masanın üstüne bir 100 liralık koydu. Ben de ona 1 lira geri verdim. Adam anlayamamıştı. Açıkladım:
Bak oğlum! Bu bir lira teknenin dolmuş ücreti. Geri kalan 99 lira var ya, onu kaptana sor. O bilir ne parası olduğunu. 21/ Ara / 03 URLA
Cide çıktı. İlk kez duyunca bu adı, şaşırdım. Daha doğrusu heyecan sardı
Bedenimi. Cide ? ! Neresiydi Cide? İlçe mi, bucak mı? Herneyse işte gerçek buydu. Yanımdaki koltuk yavaşça çekerken beni , arkadaşlar iki satırlık emri tartışmaya başlamışlardı. Eczanenin ilaç kokan havasında çözüm aradılar. Bulamadılar. Sonra PTT den öğrendik ki, Cide, Kastamonu;ya bağlı Karadeniz kıyısında bir ilçedir.
Bu atama hayatımın ilklerinden biriydi: Devlete ilk kapılanışım, ilk memuriyetim, ilk üstlendiğim mesleki görev. İlklerde daha bu günden düş kırıklığına uğramıştım. Oysa bu yolda nice beklentilerim nice emellerim ve hayallerim vardı. Bir il merkezi, ya da tanınmış bir yer neden olmasındı? Yığıldım kaldım. Oturduğum koltuktan kalkamadım. Arkadaşlarıma beni teselli etmek düştüyse de bunun ne anlamı olabilirdi.
Maliyeden ilk maaşım olan 160 TLyi cebime koyarak yola çıktım. Ankara, Kastamonu derken, üçüncü gün İneboluya vardım. Akşam olmuş el ayak çekilmişti. Cideye daha bir günlük yolum vardı. Bir otel sordum , gösterdiler. Eğer otel dedikleri buysa vay halime benim. Doktor olduğumu söyleyince otelci katibine seslendi: Bak oğlum! Doktor beye en iyi odayı ver.Tek kişilik ücret al Dedi. Bana dönerek: Doktor bey odalarımız iki yataklıdır. Biz sizden tek yatak ücreti alacağız. Kusura bakma her günün ücretini peşin alıyoruz Dedi. Karşılık vermedim.
Tahta bavulum katibin elinde, pardösüm kolumda tahta merdivenleri gıcır rdatarak çıktık üçüncü kata. Deniz ve ilçenin beyaz evleri yeşillikler içinde hoş bir manzara sergiliyordu. Odamın perdeleri solmuş ve çekmiş olduğundan pencereyi kapatamıyordu. Kapı kilidi bozuk, tabandaki tahtalar bastıkca gıcırdıyordu. Cilasız iki sandalye ile bir küçük sehpa vardı. Yerler betondu. Karyolalar eskiydi. Bir tek elektrik ampulü sallanıyordu tavandan. Lavabo ve tuvalet her katta bir tane olup ortaklaşa kullanılıyordu .
Perde işlevini yapmadığından güneş, sabah erken uyandırdı. Yarı uyur, yarı uyanık katipten gideceğim yer ile ilgili bilgi aldım. İskelede gezinirken karşılaştığım bir genç bana, Cideye karadan yol olmadığını, ancak deniz yolunu kullanmak zorunda kalacağını söyledi . İskele hareketlenmeye başlamıştı Tekneler, kıyı köylerden yolcu getiriyordu. Bu gün İnebolunun pazarıymış. Hareketlilik ondan kaynaklanıyormuş. Kuşluk vakti olduğu halde henüz bir şey girmemişti karnıma. İki simit aldım; birini pardösümün cebine koydum. Orada külhani kılıklı bir genç gördüm. Geleni geçeni kontrol ediyordu, göz ucuyla. Yaklaştım ve sordum:
Cideye hangi motor gidecek acaba
Sen Cideye mi
Evet
Yanıma geldi. Konuşmadan bavulumu elimden çekip aldı, tekneye fırlattı. Ne olduğunu anlamadan bakakaldım. Kendim kendimi bağlamış oldum. Ne geri alabilirdim, ne de elimden başka bir şey gelirdi.
Hareket ne zaman
Yüzüme bile bakmadan:
Gideriz, gideriz. Sen kaybolma, buralarda, göz önünde bulun
Buralarda bulunuyordum. Sıkıntıdan çatlayacaktım. Deniz rüzgarı rahatsız etmeye başlamıştı. Elleri kıçının üstünde avare biri daha benim gibi geziniyordu. Adama yaklaşıp, elimle göstererek sordum:
Bilginiz ver mı, bu motor ne zaman hareket edecek
Nereye
Cideye
Cidenin tek motoru var. Oda dolmuş çalışır. Bu olacak sanırım . Her gün bir dolmuş gider. Acele işi olanlar, özel tutarlar
İkindi vakti olmuştu. Elinde torbası, filesi, poşetiyle pazarcılardan bazıları doğruca gelip motorda yerlerini alıyorlardı.
Bavulumu kapar gibi elimden alan delikanlıya yaklaşıp kendinin görevli bir kişi olup olmadığını sordum:
Kaptan yardımcısıyım dedi.
Hani kaptan nerede dedim.
3
O zamanını bilir Dedi.
Pazarcılar tekneyi doldurmuştu. Güneş de neredeyse dağların ardına kayıyordu.
Şapkası kaptanı andıran bir adam göründü. Yolcular tanıdılar. Kaptan yardımcısı ( cimacı):
Haydi! Kimse kalmasın iskelede diye ilk ve son uyarısını yaptı. Kaptan dedikleri orta boylu, şişman, gür bıyıklı, meşin ceketli bir adam. Hışım gibi geldi. Kimseyle konuşmadan atladı tekneye. Çevirdi kontak anahtarını, ateşlenince motor herkesin yüzü güldü; en çok da benimki.
Şimdi kıyıdan yüz metre açıktan tam gazla kayıyorduk Karadenız’in sularında batıya doğru. Ortalık kararmıştı. Poyraz yüzümü üşütüyordu. Cimacı yolculardan birer lira olan dolmuş ücretini toplarken nerede ineceklerini de soruyordu. Benden başka Cide diyen olmamıştı .
Alaca karanlıkta kıyı boyunca, beyaz ve şirin evleriyle köyler görüyordum. Her köye gelişimizde inenler oluyordu. Sonunda iki kişi kaldık. Benden önceki bey bir başöğretmendi. O da hoşça kal deyince bir ben kaldım.Gene karanlığa açılmıştık. Rüzgarın savurduğu sular giysilerimi ıslatmıştı . Titremek geliyordu içimden. Ne kara tarafında, ne de denizde bir ışık vardı. Bizi gören yalnız ay ve yıldızlardı. Doğrusu ne kaptana ne cimacıya ve ne de denize güvenim vardı
Epeyce gittikten sonra Kaptan yardımcısını yanına çağırdı. Direksiyonu ona bırakarak yanıma geldi. Karşımda kararsız bir duraksama içindeydi . Ne düşündüğünü anlamam mümkün değildi. Gizemli bir hali vardı.
Yunusları görüyor musun dedi. Motorla yarış eder namussuzlar dedi. Karanlıkta zor seçebiliyordum. Tabancasını çekip ateş etti. Bir çocuğun oyuncak tabancasıyla oynadığı gibi oynarken bir acayiplik fark ettim: Kaptanın sağ elinin orta parmağı yoktu. Yani parmaksızdı. Onun tabancayla oynaması içimekorku düşürmüştü. Durup dururken bu yaptıklarının ne anlamı vardı? Yanıma oturdu ve bir sigara yaktı. Bana da ikram etti, almadım.
Konuşmuyorsun. Denizden, karanlıktan koktun mu
Denizden değil de senden korktum demek geldi içimden.
Cideye daha yolumuz var. Motorda da bir sen kaldın. Bilet almadın, değil mi?”
Hayır almadım. Alayım Diye elimi cüzdanıma atarken sordum:
Bir lira, dolmuş. Değil mi
Yok beyim! Olur mu? Ne zamandır tek seni taşıyoruz. Mazot yakıyoruz. Deniz suyuyla çalışmıyor ki, bu meret
Peki, ne vereceğiz
Yüz lira. Taksi ücreti
4
Olur mu? Ben bunu taksi olarak tutmadım ki
Ben anlamam. Canın burada tartışacak kadar ucuz değildir sanırım Sahile kadar yüzmeye gücün yeter mi? Bavulunu yarın balıkçılardan alırlar. Bak etrafa... Karanlığa, soğuk sulara bak
Ne yapacağım belliydi. Tartışmayı kestim.Titreyen ellerimle çıkartıp 100 lirayı saydım. Cüzdanımda sadece 5 liram kalmıştı. Hırsımdan ağlamak geliyordu içimden.
Kıyıda kayalıklar göründü. Kaptan dümeni oraya kırdı. Vardık ve büyük ve yerli bir kayanın yamacına durduk.
i bakalım, al valizini. İn aşağıya
Niçin burada indiriyorsun? Burası dağ başı. Üstelik gece. Ne tarafa gideceğimi bile bilmiyorum. Üstelik taksi ücreti aldın
Hadi, hadi çok konuşmadedi ve valizimi alarak kıyıdakitaşlığa fırlattı. Ben de arkasından atladım. Canımı kurtardığıma sevindim.
Başladı mı yeni bir macera. Bavul bir elde, pardösü öbirinde. Gök yüzündeki aydan medet umuyordum. Çünkü tek tanığım oydu. Ve bana kıyı boyunca yürü der gibi geliyordu. Yürüdüm kıyı boyunca; kah kumsaldan, kah kayalardan, otlar, çalılar arasından.
Bir saat sonra oradaydım.
Benim gibi solgun ve yorgun sokak lambalarının aydınlığında
Ne tarafa gideceğimi düşünürken bir köşe başında bir lambanın altında durdum. Bir düdük sesi geliyordu uzaktan. Bu gece bekçisinin düdüğü olmalıydı. O sesi bir kez daha duyduğumda, yaklaşmıştı. Sokağın öte başında görününce bekci,
bekçi diye seslendim. Önce duyuramadım. Yorgunluktan ve üzüntüden sesim bile çıkmıyordu. Daha yüsek perdeden bağırınca “duydum anlamında düdükle cevap verdi. O sıra tepemde bir pencere açıldı. Başını uzatan bir adam:
Ne oluyor yahu? Hırsız falan mı?” diye sordu. Utandım.
Kusura bakma kardeşim. Ben doktorum. Uzaktan geliyorum da bekçiyi çağırıyorum
Adam içerdeki karısına:
Deli mi, divane mi? Sözde doktormuş. Kim bilir hangi hastadan dönüyor
Bekçiye kendimi tanıttım. Ama onun kafası almamıştı.
Afedersin bey seni tanıyamadım. Toktur mu demiştin
Evet , doktorum. Yeni geliyorum. Tanımazsın elbet
Bu saatta sokakta. Hayret doğrusu Hadi beni dispansere götür deyince, bekçi esas vaziyetine geçti.
Ve selam durdu.
4
Sen herkesi tanır mısın
Burası küçük yer, beyim. Ben de başbekçiyim (!) ne de olsa. Herkesi tanımam lazım
Valizimi aldı elimden, cadde boyu yürürken, yolda, maruz kaldığım rezaletleri anlattığımda bekçi öyle kızmıştı ki:
O kaptan dediğin adamı şurada görsem alimallah çeker vururum. Namussuz herif!..Toktur bey seni Allah yolladı ilçemize. Vururum vallahi. Allaha da hesabını veririm.
Dispansere geldik sonunda. Gelişim ilçede hemen duyuldu. Hastalar kuyrukta. Bir gece kapım vuruldu güm güm güm. Pencereden bakıp sordum:
Hasta mı
Aman yetiş, toktur bey. Adam ölecek. Elini ayağını öpeyim
Hastayı dispansere götürün. Hemen geliyorum
Adamın kolu kopmak üzereydi. Çok kan kaybetmiş. Kolu incelerken sağ orta parmağının olmadığını fark ettim. Yani parmaksızdı. Birden irkildim. Duraksadım. Yüzüne baktım tekrar tekrar. Evet oydu. O parmaksız kaptan.Hiçbir şeyi belli etmeden kolunu sordum:
Ne oldu koluna? İş kazası falan mı
Keşke öyle olsaydı.Balık avlarken dinamit elimde patladı. Toktur bey: Ben yaptım, sen yapma. Allah belamı verdi zaten
Kolun damarlarını bağladım. Yarayı diktim. Yapabileceklerimi yaptım. Hastaya eşlik edene:
Yarın hastayı İstanbul a ulaştıracaksınız. Sakın geciktirmeyin hastanız ölür Dedim.
Ertesi sabah dispansere geldiğimde ilk işim hastayı sormak oldu. Verdiğim ilaçlar sayesinde ateşi çıkmamıştı. Hasta rahatlamıştı, konuşabiliyordu. Yalnız konuşurken yüzüme bakmıyordu. Mahcup bir hali vadı.
Eminim o beni çoktan tanımıştı. Onun için göz göze gelemiyordu.
Hastaya eşlik eden girdi odama Onu da tanımıştım. Kaptanın cimacısıydı. Suçlu, mahcup ve utangaç bir tavırla sordu:
Toktur bey, Allah sizden razı olsun.Vapurumuz geldi. Gidiyoruz. Borcumuz ne kadarsa ödeyelim.
Duraksadım, düşündüm. O bana, ben yere bakıyordum. Düşünüyordum. Karar verdim ve dedim ki:
Borcunuz 99 liradır.
Cimacı alay ettiğimi sanarak şaşırdı. Sonra masanın üstüne bir 100 liralık koydu. Ben de ona 1 lira geri verdim. Adam anlayamamıştı. Açıkladım:
Bak oğlum! Bu bir lira teknenin dolmuş ücreti. Geri kalan 99 lira var ya, onu kaptana sor. O bilir ne parası olduğunu. 21/ Ara / 03 URLA
12 Kasım 2003 Çarşamba
Kırmızı Bluz
Meryem bu köyde doğdu, onaltısına burada bastı. Önce okulu sonra halıcılık kursunu bitirdi. Sonra da görücülere mankenlik yaptı. Üzerinde yoğunlaşan bakışlar her yıl artarak sürdü; çünkü güzeldi. Altmış haneli bir köyde onun gibi çakır gözlü birisi daha yoktu. Her gencin gözü ondaydı. Gençler attıkları oklarla onu hedef yapmışlardı. Bakalım kimin oku bu ahuya isabet edecek. Bu nedenle annesi onu çeşmeye suya, bağa, bahçeye tek başına bırakmaz. Köy küçüktür; öksürsen duyulur öteki
uçtan.
Meryem onaltısında. İçinde bir kıpırdanış başlar. Bir başkaldırış belirir. Aynaları ve pencere önünü kimseyle paylaşmaz. Okuldan dönecek çocuğunu bekleyen anne gibi kendisinin de bilemediği bir duygu, bir beklenti onu hep pencere önüne çeker. Deneyimli anne, ufukta beliren rahmet bulutlarının yaklaşmakta olduğunu görür. Görür de eli varmaz kafesteki kanaryayı uçurmaya. Ama bir gün mutlaka...O gün gelende kapıyı çalan el elbet boş dönmeyecektir.
Köyün kadınlarının çoğu tarlaya nohut yolmaya giderler. İyi iş, parası tatlı. Meryem in annesi de imrenir; kız, üç,beş ne getirirse hora geçer, kız çeyiz ister. Anne , kızı işçibaşı Zehrana ya ( Zehra anne) teslim eder ve tenbihler aman göz kulak ol, bu gençler ayaklarını nereye bastıklarını bilmezler
Grup halinde tarlada nohut yolmak pek keyiflidir. Türküler çağrılır, şakalar yapilir, takılmalar, sataşmalar, kurabiyeli çaylar, dedi kodular...Sıcak ağustos ayında günler başka nasıl geçer.. Tepede kavurucu sıcak , yerde sıcak toprak. Bu bozkırın insanı dayanıklıdır : açlığa, susuzluğa, uykusuzlüğa, acıya, cefaya.
Meryem in geldiği ilk gündü; canlı, hareketli ve sevecen tavırlarıyla pek keyifliydi. Taşan neşesi ötekilere de bulaşıyordu. Ancak dikkatını bir yöne çevirdiği gözlerden kaçmıyordu: Kamyonetin sürücüsü. O, çıkmıyordu arabanın içinden, birşeylerle uğraşıyordu, kendi kendine. Oysa Meryem onunla konuşmak, askerden yeni geldiği için hoş geldin demek istiyordu. Aslında Mehmet abisi onun için pek de yabancı sayılmazdı. Kız bir bahane buldu sonunda: Ayakkabısını eline alarak yanına vardı. İkisi de heyecanlandılar. Önce bakıştılar, sonra kız :
Mehmet abi, şurası ayağımı vuruyor. Yapabilir misin
Mehmet elinden alır, birşeyler yapar ve tamam diye verir.
Sağol abicim Derken gene göz göze gelirler. O ana kadar Mehmet kızın çakır gözlü olduğunun farkında değildi. Mehmet, kızın çekiciliği karşısında ona kapılır.
Zehrana iş bölümü yapacaktır, Mehmet e seslenir:
Mehmet hadi oğlum, oyalanmayın, başlıyoruz.
İkisi de gelir ve sıraya yan yana girerler. Yakın bulunmak, fiskos etmek ikisini de mutlu kılar. Mutluluk coşturur, morallerini yükseltir. Güneş, rüzgar, sıcak, yorgunluk vız gelir. Gelir ama, rüzgar gittikçe sertleşir. Hava değişmeye başlar. Ufukta kara bulutlar oluşurken, Zehrananın keyfi kaçar. Meryem Mehmetin üşüdüğünü görerek:
Mehmet abi üşüyeceksin, bir şeyin varsa giy
Yok be bizimkız, üşümem
Benim hırkam var arabada getireyim mi
Sağol. Zahmet etme. Biz alıştık soğuğa askerlikte....
Rüzgar geçmiş, hava sakinleşmiş, yaprak kıpırdamıyordu . Zehrananın sesi duyuldu.:
Hadi geçler bırakın. Çay demledim. Gelin alıcın altına. Ağacın gölgesini kapmak için koşarlar.Meryem ile Mehmet süzüle süzüle gelirken Zehrana kızı yanına oturtur ; ne de olsa tenbihlidir..Gerçi onun ipiyle kuyuya inilemeyeceğini herkes b
Nohut yolması on gün sürer; on altın gün. On gün Mehmet ile Meryem in hızlı gelişen aşklarını perçinlemeye yetti. Bitmese dediler. Ne çabuk geçti dediler. Ama, dünyanın hali böyledir: Başlayan her sürecin bir sonu vardır. Meryem in annesi , Zehrana yı istediği kadar tenbih etsin , ne yazar. Aşk bu, bir gün, bir saat bile yeter. İş arkadaşları bazı şeyleri sezerlerse de hoş görürler.
Oldu bir kez, isteseler de istemeseler de... Mehmet bir hayalet gibi kızı izler. Bir gün oğlan Meryem lerin koyun evine gelir. Maksat eve gelmeyen koyunlarından birinin yanlışlıkla buraya gelip gelmediğinin kontrol etmektir. Koyunevinde Meryem ile karşılaşırlar. İkisi de heyecanlanırlar, Çarpıntı, terleme gelir arka arkaya. Mehmet en uygun zamanı yakalamıştır. Der ki:
Hasan emmiler elma toplatacaklar, işçi arıyorlar. Ben gideceğim, sen gelmez misin
Ne zaman
Haftaya
Bizimkiler hiç belli olmaz. Gene de anneme bastıayım. Olumlu cevap alırsam, bizim balkondaki çamaşır ipine kırmızı buluzumu asarım.. Kırmızı buluzu görürsen elmalıkta görüşürüz.
Bahçede ikisi bir ekip oluştururlar. Oğlan elmaları kesip toplar, kız sepete koyar, omuzunda sepeti taşır. Dokunamazlar birbirlerine. Ama ne önemi var! Gözler anlatır söylenecekleri. Hem sözlerden daha gerçek. Sözler, bazan sahte, bazan yalancıdır. Oysa bakışların yalanı sahtesi olmaz
Zehrana seslenir Meryem e:
Sizin köpek geldi, korkuyoruz, çağır oraya Meryem in sesini alan Karabaş, Meryem e sokulur, koklar, kuyruğunu sallar, sevecen bakışlarla açlığını anlatmak ister. Meryem in sevmesinden hoşlanır.Köpek Mehmet i de koklar, hoşlanmaz ve gider. Mehmet der ki, kendi kendine: Köpek bile benden akıllı. Bu söze alınan Meryem, Mehmet e sarılır. Mehmet, kızın dayanılmaz kokusunu alınca, Karabaş ı bir kez daha haklı bulur.
Zehrana, Meryemi yanına çağırır. Tetiyi göstererek Su bitti. Şu derenin ilerisinde bir pınar var. Hem de suyu soğuk. Testiyi al, doldur getir. İçelim buz gibi. . Ama yalnız gitme, köpek olur, yılan olur. Mehmet i yanına al Meryem bu görevi severek ksabullenir. Ama neden Mehmet le bunu anlayamaz.. Anlamasa da günah bende değil der. Yol boyu bu olayı Mehmet ile yorumlamaya çalışırlar. Kız der ki:
Hiç kuşkun olmasın Zehrana bizden yana. Korkma o bizi birbirimize denk buldu ya, gerisi gelir
Peki onun çıkarı ne
Ben şöyle yorumluyorum: O çevre yüzünden gençlik heyecanını hiç yaşayamamış. Şimdi bile konu komşunun gözü onun üstündeymiş. Dul ya...O halden anlıyor
Sevdim kdını. Aşk olsun.
Derenin kıyısına gelince kız pınarı görür:
İşte pınar, uzak değilmiş, derenin dibinde
Kayarsın ver elini
Kaya kaya inerler el ele kum yamaçtan. Yumuşak ak eller oğlanın kemikli elinde. El değil mengene sanki. Çekince kızı kendine, testi düşer yere. Yuvarlanır gider ve bir kayaya çarparak kırılır. Kırıkları kız alr eline, bakar bakar sonra oğlanla göz göze gelirler ve Meryem sarılır Mehmet e...
Yeter ki kalbimiz kırılmasın. Nazar oldu bize. Zehrana nın nazarı pek kuvvetli derler
Ben nazara inanmam
Mehmet kızı çeker çimlerin üstüne ve uzatır boylu boyunca. Sevişirler, gönüllerince. Vakit durur., onlar durmaz..
Zehrana nın gözü yollada kalır. Arkalarından gider. Yamacın başında karşılaşırlar.
Nerde kaldınız? Susuzluktan öldük. Hani testi ?
Kız aşağıda kırıkları gösterir. Zehrana iner kırıkları alır eline inceler. Sonra pınarın buz gibi suyundan içer, einı yüzünü yıkar. Üçü birlikte bahçeye dönerler.
Sonbaharın tam ortası, üzüm zamanı yani. Bağ bozumu şenlikleri sürüyor. Küçüklü, büyüklü insanlar bağlarda, asmaların aralarında kıynaşıyor ( kıpır kıpır gezinmek).Ocaklar yanıyor, yemekler pişiyor, dumanlar tütüyor, pikaplarda şarkılar, türküler... Bağlar bozuluyor. Bulutlar çöktü dağlara, rüzgar soğuk esiyor. Kimin umurunda soğuk. Bağ bozumu şimdi.
Sıra Meryemlerin bağda şimdi.
Kırmızı buluz askıda. Mehmet hemen kapıda biter. Kız içeriye almaz Mehmet i. Kpıdan söyler diyeceğini:
Üç gün sonra bizim bağ bozulacak. Zehrana aldı işçiliğini. Onu gör ve onun ekibine gir. Bu kadar hadi şimdi git
Bağda buluşurlar üç gün sonra ; yıllardır hasret kalmış sevgililer gibi .Dokunamazlar birbirlerine, kalabalık. Ne zararı var, Zehrana sağ olsun nasıl olsa ikisini bir ekibe verecek. Tıpkı elmalıktaki gibi.Bırı sepet taşırken, öteki salkımları kesecek.
.Omcaların üstüne eğildikce üzümlerin değil, Meryem in mis gibi kokusu çileden çıkartır oğlanı.
Bir fırsat daha belirir. Cuma günü Karacadağ a bir ziyaret gerekecektir. Günü birlik. Bunu Mehmet e duyurmanın tam yeri. Der ki Mehmete:
Cuma günü çağırsam seni, gelebilir misin?
Böyle şaka yapılır mı? Şimdi bayılırım
Dua et bir engel çıkmasın. Kırmızıyı görürsen gel, görmessen , git, yok ol
Kaç gün var cumaya
Beş gün
Geçmez ki...
Sabretti. Beşten başlayıp geri geri sayarak, her gün bir tane tüketti günleri. Sevda yaşamsal bir olgu. İnsana güç verir, azim, umut ve direnme gücü verir. Sevdayı tatmayan kendini yarım adam saymalıdır.Mehmet der ki, kendi kendine:
Ferhat sevgilisine kavuşmak için , dağları aşamayınca nasıl delmeye kalkışmış Ben dağlarda değil düz yollarda kavuşamıyorum ona
Günlerden Cuma. Mehmet iki kez geçer evlerinin önünden. Kırmızı mırmızı yok. Boşa gitti bizim bekleyişler der içinden. Bir saat sonra bir daha geçişte kırmızıyı görür. Kapının önünde etrafına bakar ve kapıyı kolayca açar. Kapının sesinden bilir Meryem geldiğini. .
Perdeler her zamanki gibi kapalı. Pencere önünde bir sedir Sedirin iki başında iki minder ile soluk bir sedir halısı. Yerde orta boy bir taban halısı, onun da renkleri solmuş. Duvar diplerinde dizili sandalyeler. El işlemeli örtüsüyle bir orta masası. Bir yatak dolabı ve beş numara gaz lambası
Divanda yan yana otururlar.
Seni görmeyince deli gibi oluyorum
Ben de seni özlüyorum
Sevda denen şey buysa, bu bir işkence..
Ama tatlı bir işkence.. Vaz geçebilir misin
Beni bırakmayacaksın değil mi?”
Sen deli misin, hiç bırakır mıyım
Beni alacaksın değil mi
Helbet
Almaz da orta yerde bırakırsan, vallahi böcek ilacı içerim
Delilik etme senin gibi bir kıza yakışır mı bu?.
Kız Mehmet i kendi odasına götürür. Kız utanarak soyunur. O çıplak bir erkek bedenine ilk kez dokunmaktadır . Ürkek, korkak, çekingen, utangaç ruh halleri içinde kız, sevdasını kanıtlamak
amacıyla girer oğlanın koynuna
Yatakta geçirdikleri bir saat bir rüyaydı sanki. Bu rüyadan uyandıklarında, Meryem, onun sevdalısı olmanın ötesinde karısı da olmuştu. Karısı olmak kolay mı? Yükümlülükleri var, sorumlulukları var.Onlar artık kendilerince karı-koca olmuşlardı.
Gene bir gün oğlan kırmızı buluzu görünce kapıya varır.Heyecan ve sevinç içinde kapıya varır. Açar açmaz balkonda nineyi görür. Nine güneşten solmasın diye buluzu almak için balkona çıkmıştır. Ancak kapının açılıp kapanışını fark etmemiştir. Cesur kız hiç bozuntuya vermez. Buluzu ninesinden alır. Bir suya batırıp çıkartır, sözde yıkamış gibi yeniden asar. Mehmet arabasıyla oradan geçerken buluzu görür. Durumu anlayamaz, şaşırırsa da çok merak eder. Bir süre sonra gelir, kapıyı açar, biraz bekleyince Meryem ile karşılaşır. Meryem el eder gel diye. Gelir. Meryem ninesinden çekinmemektedir. Çünkü onun hem gözleri iyi görmez, hem de kulakları iyi işitmez. Ninesini inandırmak onun için sorun değildir. Ayrıca nine kızı o kadar çok sever ki benim Çakırım diye onun kabahatlarını örtbas eder.
Meryem kapıda tuttuğu Mehmet e der ki:
Kırmızıyı görünce gel geceleyin. Camı tıklat. Ben kapıyı açarım Peki, sizinkiler Bizimkiler Karadağ a gittiler. Ben ninemle kalıyorum. Bu gece yoklar. Ninemin kulakları duymaz, korkma
Tamam. Saat 12 de geleceğim Hadi şimdi tabanları yağla bakalım
Mehmet kahvede saat doldurmaya bakıyor. Vakit ilerledikce insanlar kahveyi terk ediyorlar bir bir.On ikiyi bekleyen iki kişi kalmıştır, biri Mehmet, diğeri kahveci. Kahvecinin gözü Mehmet ;te, Mehmet;nki ise saatta . Kahvenin duvarındaki saat 12 yi vururken, nöbete giden asker gibi, Mehmet pencerenin altındadır. Camı tıklatır, perde açılıp kapanır. Meryem kapıyı açar.
Meryem in tek kişilik yatağında iki kişi. Saat 5 olmuştur. Sabah ezanı okunurken Mehmet evi terk eder. Sabah namazına kalkan Nine kapıyı duyar gibi olur ve sabah kıza sorar: Sabaha karşı bizim kapı kapandı mı, yoksa ben mi öyle duydum Kız, Sana öyle gelmiştir. Kim olacak deyip kapatır.
Aradan epeyce zaman geçmiştir. Kırmızı Byrak çekilmez olur göndere.. Mehmet meraktan çatlayacak gibidir. Acaba hasta mı? Yoksa bir duyan, gören mi oldu? Huzursuz günler yaşarken mehmet, bir kez daha görür kırmızıyı. Koşup varır kapıda konuşurlar
Senin haberin yok mu? Köy çalkanıyor
Hayrola gören duyan mı olmuş
Yok canım. Beni Alim in Bücüre istiyorlarmış. Aileler arasında konuşulmuş. Annem olmaz, kız daha küçük demiş
Sana sormadılar mı? Sen ne dedin
Ne diyeceğimi bilmiyor musunGözleri yaşaran Meryem:
Duymadıysan haberin olsun diye çağırdım. Hadi git şimdiOlay Mehmet in kafasına çimento dökülmüş gibi oturur. Üzülür, yemeden içmeden kesilir. Sarhoş gibi dolsşır. O sokağa girip çıkmaz, Kırmızı buluzu aramaz, aşk vurgunu olur. Arkadaşları fark ederler değişikliği. Mehmet söylemez sırrını. Her seferinde bir bahane uydurur.
Lakin Bücür ün babası vaz geçer mi hiç. Dediğim dedik. Alacağım o kızı diye tutturur Araya admlar koyar. Başlık parasını artırır. Meryem in babası Hüsnü iki arada bir dered e kalır. Cevabı karısına yıkar. Daha kız küçük. İlerde belki Bücürden (Yusuf) daha iyisi çıkar diye gönülsüz davranır. İşi Meryem in annesinin sonuçlandıracağının anlaşılması üzerine kadına baskılar başlar.Kadın: Benim kızım daha küçük, bende satılık kız yok, dese de baskıların sonu gelmez.Zaten Meryem de inatla ayak diremektedir. Bu konuda kız o kadar ileri gider ki: Beni o bücüre verirseniz öldürürüm kendimi der. Annesine, babasına tavır koyar. Küser, yemez, içmez. Kız daha onaltısında. Evlilik için erken bir yaş. Zaten iki durum var ki, ağır basmaktadır. Birincisi kız Mehmet i deli gibi sevmektedir. İkincisi, Meryem bakire değildir. Ne var ki , bu iki durumdan ne annesinin haberi vardır, ne de annesinin.
İşi zamana bırakırlar. Alim unutur mu hiç! Gün sayar. Zaman dediğin nedir ki, geçiverir; kız girer onyediye.. Köyde örneği var. Yasal engel de kalkmıştır. Bu süreçte annenin direnci de zayıflamıştır. Baskılar yeniden güncelleşir. Sonunda kadın pes eder. Bir gün alır yanına mal delisi kocasını , haber iletir karşı tarafa.
Gelirler bir akşam gürül gürül. Sözler verilir, kahveler içilir. Hatta nişan ve düğün tarihleri bile saptanır. Tüm köy halkına ilan edilir. Mehmet zaten duymuştu. Elinden ne gelir? Acısını içinde dindirmeye çalışır.
Yok artık o sokaktan geçmek, kırmızı buluzu aramak. Hepsi geçmişin hayal dünyasında kaldı.
Bu kadar kolay mı vazgeçmek, bu kadar kolay mı unutmak? Hani böcek ilacı içecekti? Hni benden aytılmayacaktı? Hani kaçarız demişti. Bunlar yalan olabilir miydi? Benim bildiğim Meryem sözünde durur. Kesinlikle söyleyebilirim ki kızı çok baskı altına aldılar, ona zorla “evet” dedirttiler. Ne kadar ısterdim onunla son bir defa konuşmayı. Alim emmi kazandı sonunda. Düğün günü gelin arabasını dayadılar kapıya, Meryem alduvak içinde, iki gözü iki çeşme, babasının kolunda bindirilir gelin arabasına. Sanırlar ki göz yaşları ayrılık nedeniyle, oysa o, hiçbir şey yapamamış olmasına ve Mehmetine yanmaktadır. Yusufların kapıda gelin arabadan indirilir. Bir kolunda Ali m emmi, ötekinde Yusuf. . Alim emmi eşiği aşarken Sağ ayağını at yavrum der. Gelin eşikte serili kuzu postuna bastırılarak ( Kuzu gibi olması için) içeriye alınır.
Avluda, sokakta davullar, zurnalar, tefler, kanunlar çalınır. Yemekler, içkiler, tabancalar eşlik eder eğlencelere. Herkes bayram giysileriyle, pırıl pırıl, anneler yanında, kucağında ve karnında çocuklarıyla, oyalı yazmalar başlarında... Umurunda mı Meryem in göz yaşları...
Akşam yemeğinden sonra gözler saatlarda: Gelin damadı beklemektedir. Damadı getirirler, kapıda sırtına vurdukları birkaç yumrukla iterler gelin odasına. Gelin ayakta bekler damadı.
Gerdek gecesi bir kıyamet kopar gelin odasında. Tartışmalar, anlaşmazlıklar...
Kız değilsin. Gelme yanıma, dokunma bana
Kim demiş! Kara çalma. Sarhoşsun sen. Anlayamadın bile. Ben kızoğlan kızım
Ben kabul edemem. Sabahleyin çekip gidersin geldiğin yere
Sarhoşsun sen. Anlayamadın. Ben kız olarak geldim sana. Kara çalma.
Sabah olur , Yusuf , herkesin bulaşmaktan çekindiği annesine tekmil verir : “ Bin güçlükle aldığınız gelininiz kız çıkmadı. Alın hayrını görün” deyince, evde rezalet çıkar. Alim emmi küplere biner. Ar, namus, şeref, haysiyet sözcükleri havada uçuşmaya başlar. Anne yapıştırır gelini eline,doğru Meryem
lere. Kapıyı Meryem in annesi açar. Onları görünce çok sevinir; el öptürmeye getirdi sanır.Yusuf un annesi günaydın bile demeden:
Alın çürük cevizinizi, başınıza çalın
Der ve konuşmadan çekip gider. Meryem in annesinin dizlerinin bağı çözülür ve oracığa çöker ve kızı sıkıştırır:
Başıma bu da mı gelecekti. Doğruyu söyle gavurun kızı, başından bir iş mi geçti, tarlada, şurda, burda
Yok anne. Yalan söylüyorlar. Oğulları sarhoştu yanıma geldiğinde. Fark edemedi, anlamadı bile. Yarını bekleseydi. Sarhoşluğu geçseydi
Şimdi ne diyeceğiz el aleme. Vah başıma gelenlere vah
Ben size demedim mi, beni Bücüre vermeyin diye
Anne kendini toparlar. Kızı alır ilçeye giderler : Hükumet tabibine, kızlık raporu almaya..
Anne ve kız, Hükumet Tabibinin odasındalar. Anne başlarından geçeni anlatır. Doktor bir kıza bakar, kızın iri ve yeşil gözlerine. Hafif tombul, beyazlığına ve de körpeliğine...Bir de bunu ret eden aptalı düşünür. Doktor kızı muyene odasına alır. Kız olup bitenleri en ufak aytıntısına kadar anlatır. Sevgilisioldüğünü, onunla birbirlerini çok sevdiklerini söyler. Ve ilave eder: Doktor abicim, elini ayağını öpeyim, bana kız raporu ver. Ailemizin şeref ve onuru, benim iffetim ve namusum her şeyim vereceğin rapora bağlı. Aksi halde bu işin ucunda cinayet ve intikam var. Bu yuvanın temelini senin raraporun kuracak. Asi halde kimse benimle evlenmeyecek. Onyedisinde bir koncayım. . Açtırmadan soldurmayın. Her şey senin kaleminin ucunda.. Beni koru, bana uygun bir rapor ver
Doktor masasının başına geçtiğinde,anne çok gergin sonucu bekliyordu.. Doktorun yüz ifadesinden birşeyler anlamaya çalışan anneye doktor der ki Kızınız dün akşama kadar bakireymiş. Kızlığı dün bozulmuş. Gerdek gecesine kadar bakireymiş Sonucu doktorun ağzından duyan anne o kadar çok sevinir ki, bir doktora sarılmadığı kalır.
Meryem in annesi elinde mühürlü raporla soluğu, Alim emminin kapıda alır. Ve kaynanaın gözünün içine sokar kızlık raporunu. Şimdi konuşma sırası Meryem in annesindedir. Söylemedik söz bırakmaz. Rapor köyde beklenen yankıyı yapar. Dedikodular, tefsirler... Sonunda çakır kızın namusu aklanır.
Meryem ile Mehmet in hikayesi ölü doğar.Kısmeti yokmuş meğer.. Çakılır kalır bir yerde. Ne Yusuf, Meryem i seve bilir bu saattan sonra, ne de Meryem.. Geçen zaman onlara ne mutluluk getirebildi ne de sıcaklık.Bücür, Meryem e Mehmet i unutturamaz.. Çünkü bu evlilik ölü doğdu.. Bir rüzgarda yıkılmaya mahkum. Zaten ufukta beliren kara bulutlar yaklaşmaya başladılar bil
Üç ay daha geçmişti görüşmeyeli. Bir gün Necatilerin koyunlukta karşılaşırlar.
Nasıl gidiyor? Mutlu musun bari? Sevebildin mi
Nasıl olack gidiyor kendi halinde. Olmuyor. Sevip sevilmeyince olmuyor. Ondan koca olur mu? Ne yaparsınki mahkumum.
Ayrıl, gel bana. Nasıl olsa çocuk da benden. Kaç aylık oldu
Dört
Bu konuşma Mehmet i çok üzer. Günlerce düşünür bu olanaksız ortamda. Onu belki ceviz silkiminde tekrar görürüm der. Ceviz toplamaya gelir diye umut eder. Bu yıl da ceiz ağaçlarının çoğunu Bücür silkelyecek Hıratlı Hüsnü nün ceviz ağacı çok. Bücür hafif olduğundan dalların uçlarına kadar varabiliyor. Maymun gibi. .Sırıkla vurdukca cevizler patır patır dökülür. Kadınlar, yaşlılar, çocuklar ise toplar. Çakır aşağıdan gösterir, Yusuf o dallara vurur sırıkla.
Yusuf ! Şuraya vur, şuraya.
Burayı mı diyorsun.
He he tam ora, vur, vur.
Sırık bir kalkar bir iner,bir dal kırılır, çat diye. Bütün bakışlar sesin geldiği yere yönelir. Yusuf un ayağı boşlukta kalmıştır. Dal ve Yusuf düşerken yere bir çığlık kopar. Kara bir çuval gibi çakılır taşların üstüne. Meryem koşar, ötekiler koşar, toplanırlar Yusıf un başında. Heyecan ,ağlaşma, öfke şaşkınlık... Evden getirilen bir kilimin üstüne yatırılan oğlan henüz canlı ama, durumunun ağır olduğu anlaşılmaktadır. En seri araçla ilçeye ulaştırılması şarttır. En seri araç Mehmet ın at arabasıdır. Koş derler Meryem e, Mehmet e koş.!Araba Alim emminin kapıda.. Arabaya bir yatak serilir. Üstüne Yusuf uzanır. Dizginler Mehmet in elinde. Yanında Alim emmi. Atlar dörtnal giderken Alim: Ha gayret oğlum Memet yetiştirelim. Mehmet sorar:
Konuşabiliyor mu, Alim emmi
Su, su deyip duruyor. Çukur çeşmede dur da su içirelim.
Arkada bırakılanlar yas içindeler. Ağlaşmalar, ağlayamadan donup kalanlar...Gözler yollarda. Bir umut. Bir haber bekleyişi içinde geçmeyen saatlara destek olurlar çabuk ,çabuk... diye.Sonra Köygörünmezde bir araba belirir bu yana gelen. . Bizmki, Mehmetinki. Yvaş yavaş geliyor. Sanki cenaze arabası. Alim emminin gözlerinden akan yaşlar görünmez, henüz uzaktalar.Hrkesin gönlünde sönük bir umut ışığı. Üstü bir çarşafla örtülü Yusuf un cenazesi arabadan alınırken tüm köy halkı oradaydı ve feryat ve yas tüm köyü aplamıştı..
Çocuk anne annesinin evinde dünyaya gelir. Doğan kız çocuğunun dedesi Hıratlı Hüsnü, aptest alıp ezan okuduktan sonra, annesi gibi çakır gözlü kız bebeğinin kulağına: Senin adını Havva, Havva, Havva koydum. Allah bahtını açık etsin der.
Aylar sonrasında güneşli ve ılık bir ilkbahar günü, beyaz çiçekleriyle gelinlik giymiş gibi görünen bir kiraz ağacının altında buluşurlar. Tanrının bile ayrılıklarını istemediği bir ortamda, bir kez daha birbirlerine söz verirler. Bu kez ikisi çakır gözlü ve de aytık Mehmet i benimsemiş Karabaş ile gört kişilik bir aile olarak.
18 / kasım / 03
URLA
uçtan.
Meryem onaltısında. İçinde bir kıpırdanış başlar. Bir başkaldırış belirir. Aynaları ve pencere önünü kimseyle paylaşmaz. Okuldan dönecek çocuğunu bekleyen anne gibi kendisinin de bilemediği bir duygu, bir beklenti onu hep pencere önüne çeker. Deneyimli anne, ufukta beliren rahmet bulutlarının yaklaşmakta olduğunu görür. Görür de eli varmaz kafesteki kanaryayı uçurmaya. Ama bir gün mutlaka...O gün gelende kapıyı çalan el elbet boş dönmeyecektir.
Köyün kadınlarının çoğu tarlaya nohut yolmaya giderler. İyi iş, parası tatlı. Meryem in annesi de imrenir; kız, üç,beş ne getirirse hora geçer, kız çeyiz ister. Anne , kızı işçibaşı Zehrana ya ( Zehra anne) teslim eder ve tenbihler aman göz kulak ol, bu gençler ayaklarını nereye bastıklarını bilmezler
Grup halinde tarlada nohut yolmak pek keyiflidir. Türküler çağrılır, şakalar yapilir, takılmalar, sataşmalar, kurabiyeli çaylar, dedi kodular...Sıcak ağustos ayında günler başka nasıl geçer.. Tepede kavurucu sıcak , yerde sıcak toprak. Bu bozkırın insanı dayanıklıdır : açlığa, susuzluğa, uykusuzlüğa, acıya, cefaya.
Meryem in geldiği ilk gündü; canlı, hareketli ve sevecen tavırlarıyla pek keyifliydi. Taşan neşesi ötekilere de bulaşıyordu. Ancak dikkatını bir yöne çevirdiği gözlerden kaçmıyordu: Kamyonetin sürücüsü. O, çıkmıyordu arabanın içinden, birşeylerle uğraşıyordu, kendi kendine. Oysa Meryem onunla konuşmak, askerden yeni geldiği için hoş geldin demek istiyordu. Aslında Mehmet abisi onun için pek de yabancı sayılmazdı. Kız bir bahane buldu sonunda: Ayakkabısını eline alarak yanına vardı. İkisi de heyecanlandılar. Önce bakıştılar, sonra kız :
Mehmet abi, şurası ayağımı vuruyor. Yapabilir misin
Mehmet elinden alır, birşeyler yapar ve tamam diye verir.
Sağol abicim Derken gene göz göze gelirler. O ana kadar Mehmet kızın çakır gözlü olduğunun farkında değildi. Mehmet, kızın çekiciliği karşısında ona kapılır.
Zehrana iş bölümü yapacaktır, Mehmet e seslenir:
Mehmet hadi oğlum, oyalanmayın, başlıyoruz.
İkisi de gelir ve sıraya yan yana girerler. Yakın bulunmak, fiskos etmek ikisini de mutlu kılar. Mutluluk coşturur, morallerini yükseltir. Güneş, rüzgar, sıcak, yorgunluk vız gelir. Gelir ama, rüzgar gittikçe sertleşir. Hava değişmeye başlar. Ufukta kara bulutlar oluşurken, Zehrananın keyfi kaçar. Meryem Mehmetin üşüdüğünü görerek:
Mehmet abi üşüyeceksin, bir şeyin varsa giy
Yok be bizimkız, üşümem
Benim hırkam var arabada getireyim mi
Sağol. Zahmet etme. Biz alıştık soğuğa askerlikte....
Rüzgar geçmiş, hava sakinleşmiş, yaprak kıpırdamıyordu . Zehrananın sesi duyuldu.:
Hadi geçler bırakın. Çay demledim. Gelin alıcın altına. Ağacın gölgesini kapmak için koşarlar.Meryem ile Mehmet süzüle süzüle gelirken Zehrana kızı yanına oturtur ; ne de olsa tenbihlidir..Gerçi onun ipiyle kuyuya inilemeyeceğini herkes b
Nohut yolması on gün sürer; on altın gün. On gün Mehmet ile Meryem in hızlı gelişen aşklarını perçinlemeye yetti. Bitmese dediler. Ne çabuk geçti dediler. Ama, dünyanın hali böyledir: Başlayan her sürecin bir sonu vardır. Meryem in annesi , Zehrana yı istediği kadar tenbih etsin , ne yazar. Aşk bu, bir gün, bir saat bile yeter. İş arkadaşları bazı şeyleri sezerlerse de hoş görürler.
Oldu bir kez, isteseler de istemeseler de... Mehmet bir hayalet gibi kızı izler. Bir gün oğlan Meryem lerin koyun evine gelir. Maksat eve gelmeyen koyunlarından birinin yanlışlıkla buraya gelip gelmediğinin kontrol etmektir. Koyunevinde Meryem ile karşılaşırlar. İkisi de heyecanlanırlar, Çarpıntı, terleme gelir arka arkaya. Mehmet en uygun zamanı yakalamıştır. Der ki:
Hasan emmiler elma toplatacaklar, işçi arıyorlar. Ben gideceğim, sen gelmez misin
Ne zaman
Haftaya
Bizimkiler hiç belli olmaz. Gene de anneme bastıayım. Olumlu cevap alırsam, bizim balkondaki çamaşır ipine kırmızı buluzumu asarım.. Kırmızı buluzu görürsen elmalıkta görüşürüz.
Bahçede ikisi bir ekip oluştururlar. Oğlan elmaları kesip toplar, kız sepete koyar, omuzunda sepeti taşır. Dokunamazlar birbirlerine. Ama ne önemi var! Gözler anlatır söylenecekleri. Hem sözlerden daha gerçek. Sözler, bazan sahte, bazan yalancıdır. Oysa bakışların yalanı sahtesi olmaz
Zehrana seslenir Meryem e:
Sizin köpek geldi, korkuyoruz, çağır oraya Meryem in sesini alan Karabaş, Meryem e sokulur, koklar, kuyruğunu sallar, sevecen bakışlarla açlığını anlatmak ister. Meryem in sevmesinden hoşlanır.Köpek Mehmet i de koklar, hoşlanmaz ve gider. Mehmet der ki, kendi kendine: Köpek bile benden akıllı. Bu söze alınan Meryem, Mehmet e sarılır. Mehmet, kızın dayanılmaz kokusunu alınca, Karabaş ı bir kez daha haklı bulur.
Zehrana, Meryemi yanına çağırır. Tetiyi göstererek Su bitti. Şu derenin ilerisinde bir pınar var. Hem de suyu soğuk. Testiyi al, doldur getir. İçelim buz gibi. . Ama yalnız gitme, köpek olur, yılan olur. Mehmet i yanına al Meryem bu görevi severek ksabullenir. Ama neden Mehmet le bunu anlayamaz.. Anlamasa da günah bende değil der. Yol boyu bu olayı Mehmet ile yorumlamaya çalışırlar. Kız der ki:
Hiç kuşkun olmasın Zehrana bizden yana. Korkma o bizi birbirimize denk buldu ya, gerisi gelir
Peki onun çıkarı ne
Ben şöyle yorumluyorum: O çevre yüzünden gençlik heyecanını hiç yaşayamamış. Şimdi bile konu komşunun gözü onun üstündeymiş. Dul ya...O halden anlıyor
Sevdim kdını. Aşk olsun.
Derenin kıyısına gelince kız pınarı görür:
İşte pınar, uzak değilmiş, derenin dibinde
Kayarsın ver elini
Kaya kaya inerler el ele kum yamaçtan. Yumuşak ak eller oğlanın kemikli elinde. El değil mengene sanki. Çekince kızı kendine, testi düşer yere. Yuvarlanır gider ve bir kayaya çarparak kırılır. Kırıkları kız alr eline, bakar bakar sonra oğlanla göz göze gelirler ve Meryem sarılır Mehmet e...
Yeter ki kalbimiz kırılmasın. Nazar oldu bize. Zehrana nın nazarı pek kuvvetli derler
Ben nazara inanmam
Mehmet kızı çeker çimlerin üstüne ve uzatır boylu boyunca. Sevişirler, gönüllerince. Vakit durur., onlar durmaz..
Zehrana nın gözü yollada kalır. Arkalarından gider. Yamacın başında karşılaşırlar.
Nerde kaldınız? Susuzluktan öldük. Hani testi ?
Kız aşağıda kırıkları gösterir. Zehrana iner kırıkları alır eline inceler. Sonra pınarın buz gibi suyundan içer, einı yüzünü yıkar. Üçü birlikte bahçeye dönerler.
Sonbaharın tam ortası, üzüm zamanı yani. Bağ bozumu şenlikleri sürüyor. Küçüklü, büyüklü insanlar bağlarda, asmaların aralarında kıynaşıyor ( kıpır kıpır gezinmek).Ocaklar yanıyor, yemekler pişiyor, dumanlar tütüyor, pikaplarda şarkılar, türküler... Bağlar bozuluyor. Bulutlar çöktü dağlara, rüzgar soğuk esiyor. Kimin umurunda soğuk. Bağ bozumu şimdi.
Sıra Meryemlerin bağda şimdi.
Kırmızı buluz askıda. Mehmet hemen kapıda biter. Kız içeriye almaz Mehmet i. Kpıdan söyler diyeceğini:
Üç gün sonra bizim bağ bozulacak. Zehrana aldı işçiliğini. Onu gör ve onun ekibine gir. Bu kadar hadi şimdi git
Bağda buluşurlar üç gün sonra ; yıllardır hasret kalmış sevgililer gibi .Dokunamazlar birbirlerine, kalabalık. Ne zararı var, Zehrana sağ olsun nasıl olsa ikisini bir ekibe verecek. Tıpkı elmalıktaki gibi.Bırı sepet taşırken, öteki salkımları kesecek.
.Omcaların üstüne eğildikce üzümlerin değil, Meryem in mis gibi kokusu çileden çıkartır oğlanı.
Bir fırsat daha belirir. Cuma günü Karacadağ a bir ziyaret gerekecektir. Günü birlik. Bunu Mehmet e duyurmanın tam yeri. Der ki Mehmete:
Cuma günü çağırsam seni, gelebilir misin?
Böyle şaka yapılır mı? Şimdi bayılırım
Dua et bir engel çıkmasın. Kırmızıyı görürsen gel, görmessen , git, yok ol
Kaç gün var cumaya
Beş gün
Geçmez ki...
Sabretti. Beşten başlayıp geri geri sayarak, her gün bir tane tüketti günleri. Sevda yaşamsal bir olgu. İnsana güç verir, azim, umut ve direnme gücü verir. Sevdayı tatmayan kendini yarım adam saymalıdır.Mehmet der ki, kendi kendine:
Ferhat sevgilisine kavuşmak için , dağları aşamayınca nasıl delmeye kalkışmış Ben dağlarda değil düz yollarda kavuşamıyorum ona
Günlerden Cuma. Mehmet iki kez geçer evlerinin önünden. Kırmızı mırmızı yok. Boşa gitti bizim bekleyişler der içinden. Bir saat sonra bir daha geçişte kırmızıyı görür. Kapının önünde etrafına bakar ve kapıyı kolayca açar. Kapının sesinden bilir Meryem geldiğini. .
Perdeler her zamanki gibi kapalı. Pencere önünde bir sedir Sedirin iki başında iki minder ile soluk bir sedir halısı. Yerde orta boy bir taban halısı, onun da renkleri solmuş. Duvar diplerinde dizili sandalyeler. El işlemeli örtüsüyle bir orta masası. Bir yatak dolabı ve beş numara gaz lambası
Divanda yan yana otururlar.
Seni görmeyince deli gibi oluyorum
Ben de seni özlüyorum
Sevda denen şey buysa, bu bir işkence..
Ama tatlı bir işkence.. Vaz geçebilir misin
Beni bırakmayacaksın değil mi?”
Sen deli misin, hiç bırakır mıyım
Beni alacaksın değil mi
Helbet
Almaz da orta yerde bırakırsan, vallahi böcek ilacı içerim
Delilik etme senin gibi bir kıza yakışır mı bu?.
Kız Mehmet i kendi odasına götürür. Kız utanarak soyunur. O çıplak bir erkek bedenine ilk kez dokunmaktadır . Ürkek, korkak, çekingen, utangaç ruh halleri içinde kız, sevdasını kanıtlamak
amacıyla girer oğlanın koynuna
Yatakta geçirdikleri bir saat bir rüyaydı sanki. Bu rüyadan uyandıklarında, Meryem, onun sevdalısı olmanın ötesinde karısı da olmuştu. Karısı olmak kolay mı? Yükümlülükleri var, sorumlulukları var.Onlar artık kendilerince karı-koca olmuşlardı.
Gene bir gün oğlan kırmızı buluzu görünce kapıya varır.Heyecan ve sevinç içinde kapıya varır. Açar açmaz balkonda nineyi görür. Nine güneşten solmasın diye buluzu almak için balkona çıkmıştır. Ancak kapının açılıp kapanışını fark etmemiştir. Cesur kız hiç bozuntuya vermez. Buluzu ninesinden alır. Bir suya batırıp çıkartır, sözde yıkamış gibi yeniden asar. Mehmet arabasıyla oradan geçerken buluzu görür. Durumu anlayamaz, şaşırırsa da çok merak eder. Bir süre sonra gelir, kapıyı açar, biraz bekleyince Meryem ile karşılaşır. Meryem el eder gel diye. Gelir. Meryem ninesinden çekinmemektedir. Çünkü onun hem gözleri iyi görmez, hem de kulakları iyi işitmez. Ninesini inandırmak onun için sorun değildir. Ayrıca nine kızı o kadar çok sever ki benim Çakırım diye onun kabahatlarını örtbas eder.
Meryem kapıda tuttuğu Mehmet e der ki:
Kırmızıyı görünce gel geceleyin. Camı tıklat. Ben kapıyı açarım Peki, sizinkiler Bizimkiler Karadağ a gittiler. Ben ninemle kalıyorum. Bu gece yoklar. Ninemin kulakları duymaz, korkma
Tamam. Saat 12 de geleceğim Hadi şimdi tabanları yağla bakalım
Mehmet kahvede saat doldurmaya bakıyor. Vakit ilerledikce insanlar kahveyi terk ediyorlar bir bir.On ikiyi bekleyen iki kişi kalmıştır, biri Mehmet, diğeri kahveci. Kahvecinin gözü Mehmet ;te, Mehmet;nki ise saatta . Kahvenin duvarındaki saat 12 yi vururken, nöbete giden asker gibi, Mehmet pencerenin altındadır. Camı tıklatır, perde açılıp kapanır. Meryem kapıyı açar.
Meryem in tek kişilik yatağında iki kişi. Saat 5 olmuştur. Sabah ezanı okunurken Mehmet evi terk eder. Sabah namazına kalkan Nine kapıyı duyar gibi olur ve sabah kıza sorar: Sabaha karşı bizim kapı kapandı mı, yoksa ben mi öyle duydum Kız, Sana öyle gelmiştir. Kim olacak deyip kapatır.
Aradan epeyce zaman geçmiştir. Kırmızı Byrak çekilmez olur göndere.. Mehmet meraktan çatlayacak gibidir. Acaba hasta mı? Yoksa bir duyan, gören mi oldu? Huzursuz günler yaşarken mehmet, bir kez daha görür kırmızıyı. Koşup varır kapıda konuşurlar
Senin haberin yok mu? Köy çalkanıyor
Hayrola gören duyan mı olmuş
Yok canım. Beni Alim in Bücüre istiyorlarmış. Aileler arasında konuşulmuş. Annem olmaz, kız daha küçük demiş
Sana sormadılar mı? Sen ne dedin
Ne diyeceğimi bilmiyor musunGözleri yaşaran Meryem:
Duymadıysan haberin olsun diye çağırdım. Hadi git şimdiOlay Mehmet in kafasına çimento dökülmüş gibi oturur. Üzülür, yemeden içmeden kesilir. Sarhoş gibi dolsşır. O sokağa girip çıkmaz, Kırmızı buluzu aramaz, aşk vurgunu olur. Arkadaşları fark ederler değişikliği. Mehmet söylemez sırrını. Her seferinde bir bahane uydurur.
Lakin Bücür ün babası vaz geçer mi hiç. Dediğim dedik. Alacağım o kızı diye tutturur Araya admlar koyar. Başlık parasını artırır. Meryem in babası Hüsnü iki arada bir dered e kalır. Cevabı karısına yıkar. Daha kız küçük. İlerde belki Bücürden (Yusuf) daha iyisi çıkar diye gönülsüz davranır. İşi Meryem in annesinin sonuçlandıracağının anlaşılması üzerine kadına baskılar başlar.Kadın: Benim kızım daha küçük, bende satılık kız yok, dese de baskıların sonu gelmez.Zaten Meryem de inatla ayak diremektedir. Bu konuda kız o kadar ileri gider ki: Beni o bücüre verirseniz öldürürüm kendimi der. Annesine, babasına tavır koyar. Küser, yemez, içmez. Kız daha onaltısında. Evlilik için erken bir yaş. Zaten iki durum var ki, ağır basmaktadır. Birincisi kız Mehmet i deli gibi sevmektedir. İkincisi, Meryem bakire değildir. Ne var ki , bu iki durumdan ne annesinin haberi vardır, ne de annesinin.
İşi zamana bırakırlar. Alim unutur mu hiç! Gün sayar. Zaman dediğin nedir ki, geçiverir; kız girer onyediye.. Köyde örneği var. Yasal engel de kalkmıştır. Bu süreçte annenin direnci de zayıflamıştır. Baskılar yeniden güncelleşir. Sonunda kadın pes eder. Bir gün alır yanına mal delisi kocasını , haber iletir karşı tarafa.
Gelirler bir akşam gürül gürül. Sözler verilir, kahveler içilir. Hatta nişan ve düğün tarihleri bile saptanır. Tüm köy halkına ilan edilir. Mehmet zaten duymuştu. Elinden ne gelir? Acısını içinde dindirmeye çalışır.
Yok artık o sokaktan geçmek, kırmızı buluzu aramak. Hepsi geçmişin hayal dünyasında kaldı.
Bu kadar kolay mı vazgeçmek, bu kadar kolay mı unutmak? Hani böcek ilacı içecekti? Hni benden aytılmayacaktı? Hani kaçarız demişti. Bunlar yalan olabilir miydi? Benim bildiğim Meryem sözünde durur. Kesinlikle söyleyebilirim ki kızı çok baskı altına aldılar, ona zorla “evet” dedirttiler. Ne kadar ısterdim onunla son bir defa konuşmayı. Alim emmi kazandı sonunda. Düğün günü gelin arabasını dayadılar kapıya, Meryem alduvak içinde, iki gözü iki çeşme, babasının kolunda bindirilir gelin arabasına. Sanırlar ki göz yaşları ayrılık nedeniyle, oysa o, hiçbir şey yapamamış olmasına ve Mehmetine yanmaktadır. Yusufların kapıda gelin arabadan indirilir. Bir kolunda Ali m emmi, ötekinde Yusuf. . Alim emmi eşiği aşarken Sağ ayağını at yavrum der. Gelin eşikte serili kuzu postuna bastırılarak ( Kuzu gibi olması için) içeriye alınır.
Avluda, sokakta davullar, zurnalar, tefler, kanunlar çalınır. Yemekler, içkiler, tabancalar eşlik eder eğlencelere. Herkes bayram giysileriyle, pırıl pırıl, anneler yanında, kucağında ve karnında çocuklarıyla, oyalı yazmalar başlarında... Umurunda mı Meryem in göz yaşları...
Akşam yemeğinden sonra gözler saatlarda: Gelin damadı beklemektedir. Damadı getirirler, kapıda sırtına vurdukları birkaç yumrukla iterler gelin odasına. Gelin ayakta bekler damadı.
Gerdek gecesi bir kıyamet kopar gelin odasında. Tartışmalar, anlaşmazlıklar...
Kız değilsin. Gelme yanıma, dokunma bana
Kim demiş! Kara çalma. Sarhoşsun sen. Anlayamadın bile. Ben kızoğlan kızım
Ben kabul edemem. Sabahleyin çekip gidersin geldiğin yere
Sarhoşsun sen. Anlayamadın. Ben kız olarak geldim sana. Kara çalma.
Sabah olur , Yusuf , herkesin bulaşmaktan çekindiği annesine tekmil verir : “ Bin güçlükle aldığınız gelininiz kız çıkmadı. Alın hayrını görün” deyince, evde rezalet çıkar. Alim emmi küplere biner. Ar, namus, şeref, haysiyet sözcükleri havada uçuşmaya başlar. Anne yapıştırır gelini eline,doğru Meryem
lere. Kapıyı Meryem in annesi açar. Onları görünce çok sevinir; el öptürmeye getirdi sanır.Yusuf un annesi günaydın bile demeden:
Alın çürük cevizinizi, başınıza çalın
Der ve konuşmadan çekip gider. Meryem in annesinin dizlerinin bağı çözülür ve oracığa çöker ve kızı sıkıştırır:
Başıma bu da mı gelecekti. Doğruyu söyle gavurun kızı, başından bir iş mi geçti, tarlada, şurda, burda
Yok anne. Yalan söylüyorlar. Oğulları sarhoştu yanıma geldiğinde. Fark edemedi, anlamadı bile. Yarını bekleseydi. Sarhoşluğu geçseydi
Şimdi ne diyeceğiz el aleme. Vah başıma gelenlere vah
Ben size demedim mi, beni Bücüre vermeyin diye
Anne kendini toparlar. Kızı alır ilçeye giderler : Hükumet tabibine, kızlık raporu almaya..
Anne ve kız, Hükumet Tabibinin odasındalar. Anne başlarından geçeni anlatır. Doktor bir kıza bakar, kızın iri ve yeşil gözlerine. Hafif tombul, beyazlığına ve de körpeliğine...Bir de bunu ret eden aptalı düşünür. Doktor kızı muyene odasına alır. Kız olup bitenleri en ufak aytıntısına kadar anlatır. Sevgilisioldüğünü, onunla birbirlerini çok sevdiklerini söyler. Ve ilave eder: Doktor abicim, elini ayağını öpeyim, bana kız raporu ver. Ailemizin şeref ve onuru, benim iffetim ve namusum her şeyim vereceğin rapora bağlı. Aksi halde bu işin ucunda cinayet ve intikam var. Bu yuvanın temelini senin raraporun kuracak. Asi halde kimse benimle evlenmeyecek. Onyedisinde bir koncayım. . Açtırmadan soldurmayın. Her şey senin kaleminin ucunda.. Beni koru, bana uygun bir rapor ver
Doktor masasının başına geçtiğinde,anne çok gergin sonucu bekliyordu.. Doktorun yüz ifadesinden birşeyler anlamaya çalışan anneye doktor der ki Kızınız dün akşama kadar bakireymiş. Kızlığı dün bozulmuş. Gerdek gecesine kadar bakireymiş Sonucu doktorun ağzından duyan anne o kadar çok sevinir ki, bir doktora sarılmadığı kalır.
Meryem in annesi elinde mühürlü raporla soluğu, Alim emminin kapıda alır. Ve kaynanaın gözünün içine sokar kızlık raporunu. Şimdi konuşma sırası Meryem in annesindedir. Söylemedik söz bırakmaz. Rapor köyde beklenen yankıyı yapar. Dedikodular, tefsirler... Sonunda çakır kızın namusu aklanır.
Meryem ile Mehmet in hikayesi ölü doğar.Kısmeti yokmuş meğer.. Çakılır kalır bir yerde. Ne Yusuf, Meryem i seve bilir bu saattan sonra, ne de Meryem.. Geçen zaman onlara ne mutluluk getirebildi ne de sıcaklık.Bücür, Meryem e Mehmet i unutturamaz.. Çünkü bu evlilik ölü doğdu.. Bir rüzgarda yıkılmaya mahkum. Zaten ufukta beliren kara bulutlar yaklaşmaya başladılar bil
Üç ay daha geçmişti görüşmeyeli. Bir gün Necatilerin koyunlukta karşılaşırlar.
Nasıl gidiyor? Mutlu musun bari? Sevebildin mi
Nasıl olack gidiyor kendi halinde. Olmuyor. Sevip sevilmeyince olmuyor. Ondan koca olur mu? Ne yaparsınki mahkumum.
Ayrıl, gel bana. Nasıl olsa çocuk da benden. Kaç aylık oldu
Dört
Bu konuşma Mehmet i çok üzer. Günlerce düşünür bu olanaksız ortamda. Onu belki ceviz silkiminde tekrar görürüm der. Ceviz toplamaya gelir diye umut eder. Bu yıl da ceiz ağaçlarının çoğunu Bücür silkelyecek Hıratlı Hüsnü nün ceviz ağacı çok. Bücür hafif olduğundan dalların uçlarına kadar varabiliyor. Maymun gibi. .Sırıkla vurdukca cevizler patır patır dökülür. Kadınlar, yaşlılar, çocuklar ise toplar. Çakır aşağıdan gösterir, Yusuf o dallara vurur sırıkla.
Yusuf ! Şuraya vur, şuraya.
Burayı mı diyorsun.
He he tam ora, vur, vur.
Sırık bir kalkar bir iner,bir dal kırılır, çat diye. Bütün bakışlar sesin geldiği yere yönelir. Yusuf un ayağı boşlukta kalmıştır. Dal ve Yusuf düşerken yere bir çığlık kopar. Kara bir çuval gibi çakılır taşların üstüne. Meryem koşar, ötekiler koşar, toplanırlar Yusıf un başında. Heyecan ,ağlaşma, öfke şaşkınlık... Evden getirilen bir kilimin üstüne yatırılan oğlan henüz canlı ama, durumunun ağır olduğu anlaşılmaktadır. En seri araçla ilçeye ulaştırılması şarttır. En seri araç Mehmet ın at arabasıdır. Koş derler Meryem e, Mehmet e koş.!Araba Alim emminin kapıda.. Arabaya bir yatak serilir. Üstüne Yusuf uzanır. Dizginler Mehmet in elinde. Yanında Alim emmi. Atlar dörtnal giderken Alim: Ha gayret oğlum Memet yetiştirelim. Mehmet sorar:
Konuşabiliyor mu, Alim emmi
Su, su deyip duruyor. Çukur çeşmede dur da su içirelim.
Arkada bırakılanlar yas içindeler. Ağlaşmalar, ağlayamadan donup kalanlar...Gözler yollarda. Bir umut. Bir haber bekleyişi içinde geçmeyen saatlara destek olurlar çabuk ,çabuk... diye.Sonra Köygörünmezde bir araba belirir bu yana gelen. . Bizmki, Mehmetinki. Yvaş yavaş geliyor. Sanki cenaze arabası. Alim emminin gözlerinden akan yaşlar görünmez, henüz uzaktalar.Hrkesin gönlünde sönük bir umut ışığı. Üstü bir çarşafla örtülü Yusuf un cenazesi arabadan alınırken tüm köy halkı oradaydı ve feryat ve yas tüm köyü aplamıştı..
Çocuk anne annesinin evinde dünyaya gelir. Doğan kız çocuğunun dedesi Hıratlı Hüsnü, aptest alıp ezan okuduktan sonra, annesi gibi çakır gözlü kız bebeğinin kulağına: Senin adını Havva, Havva, Havva koydum. Allah bahtını açık etsin der.
Aylar sonrasında güneşli ve ılık bir ilkbahar günü, beyaz çiçekleriyle gelinlik giymiş gibi görünen bir kiraz ağacının altında buluşurlar. Tanrının bile ayrılıklarını istemediği bir ortamda, bir kez daha birbirlerine söz verirler. Bu kez ikisi çakır gözlü ve de aytık Mehmet i benimsemiş Karabaş ile gört kişilik bir aile olarak.
18 / kasım / 03
URLA
7 Kasım 2003 Cuma
Sınav Heyecanı
O yıl Eskişehir Lisesinde ( Şimdiki Atatürk Lisesi) Lise bitirme ve bakalorya sınavlarını vermiş , üniversitelere ya da yüksek okullara girmeye hak kazanmıştım. Ayni lisede Rahim adında bir arkadaşım vardı. Onunla ortaokul birden lise sona kadar ayni okulda, ayni sınıflarda, hatta aynı sıralarda oturmuştuk. Çok iyi anlaşıyorduk. Lise sona gelmiş olmamıza rağmen, meslek edinme hususunda bir vurdum duymazlık içindeydik. Yüksek öğrenimimizi nerede ve hangi okulda göreceğimize dair ne ailelerimizle, ne de kendi aramızda görüşmüştük.Bir gün karanlıkta suya basar gibi,kendimizi karar verme aşamasında bulunca, aklımız başımıza geldi. Evet, bir karar vermek zorundaydık. İstanbul a ya da Ankar ya gitmeliydik. İkisine de gitmeye olanaklar elvermiyordu. Sonunda Ankara da karar kıldık. Orada Yüksek Ziraat Enstitüsünün Ziraat Fakültesi sınavlarına girebilirdik.
Ankara da Ulus Meydanında Anadolu Oteli adıyla basit, yani ucuz bir otel bulmuştuk Sınav günü sabahı otelden ayrılarak sınavın yolunu tuttuk. Gideceğimiz yolun uzunluğu hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Çankırı Caddesi adıyla Ulus Meydanından başlayan caddenin bizi sınavın yapılacağı yere götüreceğini söylemişlerdi. Otobüslere biniş,iniş yelerini, yani durakları bilmediğimiz için otobüsle gitmeyi düşünmedik. Taksi zaten bize göre değildi. Biz iki şaşkın, kollarında saati yokmuş gibi, bir meçhule gidiyorduk. Yürüdük yürüdük vardık sonunda.
Görmeye alışkın olmadığımız koca koca binaların arasında şaşırmıştık. Lkin ortalıkta kimsecikler yoktu. Sınav başlamış olabilir düşüncesiyle paniğe kapıldık. Elimizdeki geçici kayıt belgelerine bir kez daha göz attğımızda sınav saatının bizim bildiğimizden yarım saat önce başlamış olduğunu anladık. Bu sefer de telaşa kapıldık. Bizim kusurumuz sınav saatını yanlış bellemiş oluşumuzdu.
Bizim telaş içinde olduğumuzu fark eden bir adam karşımıza dikildi; yaşlica, şişman, kısa boylu, kalın çerçeveli,siyh saçlı adam: Feneri nerede söndürdünüz? Sınav başladı,koşun. Dedi. Koştuk sınavın yapıldığı yere. Koridorda birçok kapı vardı. Hademe olduğunu tahmin ettiğimiz bir adam, daha kendisine sormadan. Anladı ve kapıyı gösterdi. Vurmadan açtık. Öğrenciler içeriye alınmış. Herkes yerine oturmuş, soruları yanıtlamaya başlamışlardı. Karşımıza dikilen bir gözcünün önünde, merhamet dilenciliği yapar gibi başımız eğik, dikildik ve bekledik. O, sınav gözcüsü bey, şık giyimli, enç ve uzun boylu, saçları arkaya taralı ciddi görünümlü birisiydi. Benim ise gözlerim adamın yakasındaki rozete takılmıştı.Acayip bir takılış, ne anlamı varsa. Rozette beyaz bir zemin üzerinde meşe palamudu ve yaprakları vardı. Adam bizim zavallı halimizi görünce yardımcı olmak istedi. Ama önce dedi ki :Sınav yeni başladı. Sorular açıklandı. Üzgünüm, sizleri alamam.” Alamam sözcüğü o kadar insafsızca geldi ki bana, orada düşüp, bayılmak işten bile değildi. Ne var ki, konuşmasını sürdüren genç adam yol gösterme iyiliğini de yapmaktan geri durmadı. Katib-i Umumiye koşun. O, az önce buradaydı. O, alın derse, koşup gelin, alırım. Onu nerede bulabileceğimizi sorduk ve tarif edilen yere koştuk. Mermer merdivenleri ikişer, üçer atlayarak çıktık. Geniş bir koridora girdik. Buradan üst kata çıkan iki taraflı geniş merdivenler vardı. O güne kadar sadece sinema filmlerinde gördüğüm, devlet adamlarına ve krallara mahsus, üstünde ayrıca kırmızı yolluk serili, parke kaplı merdivenler. Koridorda rastladığımız bir kadına aradığımız kişiyi sorduk. Üst katı gösterdi. Buradan mı çıkacağız anlamında sorunca evet, evet. Çıkın buradan. Dedi. Biz ayakkabıyla halıya basmaya alışkın değiliz . Çekinerek, kıyıdan kıyıdan basarak yukarıya çıktık. Gene geniş bir koridor. Gene kırmızı halı. Büyük bir kapının sağında duvardaki plakada Rektör yazılıydı.Burası değil diye ilerlerken aradığımız tabelayı bulduk. Kapının sağında Katib-i Umumi yazılı bir levha. Önce duraksadık kapının önünde. Sonra vurup girdik içeriye. Nasıl katipmiş (! ) bu diye bir kuşku düştü içime. Bizim bildiğimiz katip yani yazıcı, bir masa, bir sandalye, etajer, dosya dolabı, daktilo, yeteri kadar kırtasiyesi olan bir kişidir. Bir odada bazen birden fazla katip birlikte çalışır Odasında ne perde, ne halı olur. Bir sürahi ile bir de bardak bulunur. Bu katibin odasında ise yerler parke. Parkenin üstünde birkaç halı, pencerelerde kadife perdeler, yerler kadar Tavandan sallanan avizeni bir benzeri bizim orda Ulucamide var ancak. Kocaman kocaman deri koltuklar. Katibin arkaındaki duvarda bir Atatürk resmi vardı ki, böylesini ben ne lise müdrünün odasına, ne de kamakamın odasında görmüştüm. . En az iki katibin üstünde çalışabileceği, üstü camlı masaya şaşmıştım. Masanın ardında boynuna kadar gömülmüş, gözlüklü bir adam yani katıp. Katibi görür görmez tanıdık. Bahçede karşılaştığımız, bize éFeneri nerde söndürdünüz diyen kişiydi. O da bizi tanıkıştı. Demek ki o adam katip miş. Bütün katiplerin müdürü olsa gerek. İkimiz birden dikildik katip müdürün önüne. Geç kaldınız, almıyorlar sınava, değil mi? Dedi. Elini uzatıp bır kağıt aldı, bir şeyler yazdı. Verin bu pusulayı, alsınlar.Dedi. Teşekkür ederk aldık pusulayı ve koştuk.Sınav salonunun kapısında bu kez başka bir gözcü karşıladı bizi.Gözüm gene adamın yakasındaki rozete takıldı, ne hikmetse. Bu seferki, mor zemin üstünde güneşe sarılmış bir buğday başağıydı. Her halde bu rozet ziraatı simgeliyor dedim. Gözcü uzattığım pusulayı aldı, okudu ve gelin arkamdan diyerek bizi salonun sonuna götürüp, bir sıraya oturttu ve soruları verdi.
Memlekete döndük. Sınav sonuçlarını beklemeye başladık. Bu nedenle posta dağıtıcısını takibe almıştık.
Bir şeyi heyecanla beklemenin insanı nsıl da gerdiğini o günlerde anlamıştım. Kazandın desinler, zarar yok beklerim. Asıl içimdeki kuşku beni yiyip bitiriyordu. Çünkü; sonunda olumsuz bir haber de gelebilirdi.
Bir gün postacıyı elinde zarf ile kapıda gördük. O,zarfı sallarken içindekini biliyormuş gibi müjde, müjde ! diyordu. Zarfı yakınlarımızla birlikte açtık. Sınavı kazandığımı okuyunca diğerlerine gerek duymadan, kağıdı uzattım ötekilere. Ne tuhaf ! Bir anda heyecanım sönüverdi balon gibi. Bu kez, şimdi ne olacak? sorusu takıldı kafama.
İnsan aklı boşluğu sevmez. Düşüncenin birinin boşalttığı yeri bir diğeri alır.
Ankara ya yol göründü. Bundan sonraki yaşamım orada geçecek. Kaydımı yaptırdım. Askere çağrılıp da kıtasına teslim olmuş er gibi hissediyordum kendimi. Arkadaşım Rahim in de kazanması beni ayrıca mutlu etti. Arkadaşımla şimdilik dört yıl daha beraberdik.
Eğer rozetinde meşe palamudu ve yaprağı bulunan görevli kişi bize yol göstermeseydi ya da Katib-i Umumi ( Genel Sekreter) sınava alın diye emir vermeseydi, umutlarımız boşa gidecek, yaşamımızın yönü değişecekti.
Yaşamda çok küçük el vermeler bazan çok önemli sonuçlar doğurur. Küçük bir yardımla engel aşılınca, sonrakileri kişi kendisi aşabilir
Daha sonra Katib-i Umumi denilen kişiyi kürsüde ders verirken gördüm. Şimdi de onun öğrencisi olmuştuk.
İlerde meslek yaşamımın üçte birini onunla ayni çatı altında geçireceğimi o zamanlar nasıl bilirdim. Parke döşeli geniş merdivenlerin üstüne kırmızı halı hala seriliydi ve ben günde birkaç kez o halıya basarak inip çıkıyorum. O halı basılmak için oraya serilmişti. O anımı yıllarca üzüntüyle anımsadım. Doğaldır. Kırsal alnadan başkente, ilk okuldan üniversiteye, ilkokul öğretmeninden profesöre, bir katip odasından ktib-i umuminin odasına alışmadan hızlı bir geçiş, aşağılıkduygumu tetiklemişse elbet doğaldır.
Katib-i Umumiden aldığım o küçük pusula olmasaydı, ya da meşe yapraklı ve başaklı rozetleri yakalarında onurla taşıyan iki genç asistanın anlayışlı tutumları olmasaydı, iki lise mezunu genç açmadan kuruyan iki tomurcuk mu olurdu. Dilerim ,Tanrı sınav sorumlularını ödüllendirmiş olsun.
07 / Kasım / 2003
URLA
Ankara da Ulus Meydanında Anadolu Oteli adıyla basit, yani ucuz bir otel bulmuştuk Sınav günü sabahı otelden ayrılarak sınavın yolunu tuttuk. Gideceğimiz yolun uzunluğu hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Çankırı Caddesi adıyla Ulus Meydanından başlayan caddenin bizi sınavın yapılacağı yere götüreceğini söylemişlerdi. Otobüslere biniş,iniş yelerini, yani durakları bilmediğimiz için otobüsle gitmeyi düşünmedik. Taksi zaten bize göre değildi. Biz iki şaşkın, kollarında saati yokmuş gibi, bir meçhule gidiyorduk. Yürüdük yürüdük vardık sonunda.
Görmeye alışkın olmadığımız koca koca binaların arasında şaşırmıştık. Lkin ortalıkta kimsecikler yoktu. Sınav başlamış olabilir düşüncesiyle paniğe kapıldık. Elimizdeki geçici kayıt belgelerine bir kez daha göz attğımızda sınav saatının bizim bildiğimizden yarım saat önce başlamış olduğunu anladık. Bu sefer de telaşa kapıldık. Bizim kusurumuz sınav saatını yanlış bellemiş oluşumuzdu.
Bizim telaş içinde olduğumuzu fark eden bir adam karşımıza dikildi; yaşlica, şişman, kısa boylu, kalın çerçeveli,siyh saçlı adam: Feneri nerede söndürdünüz? Sınav başladı,koşun. Dedi. Koştuk sınavın yapıldığı yere. Koridorda birçok kapı vardı. Hademe olduğunu tahmin ettiğimiz bir adam, daha kendisine sormadan. Anladı ve kapıyı gösterdi. Vurmadan açtık. Öğrenciler içeriye alınmış. Herkes yerine oturmuş, soruları yanıtlamaya başlamışlardı. Karşımıza dikilen bir gözcünün önünde, merhamet dilenciliği yapar gibi başımız eğik, dikildik ve bekledik. O, sınav gözcüsü bey, şık giyimli, enç ve uzun boylu, saçları arkaya taralı ciddi görünümlü birisiydi. Benim ise gözlerim adamın yakasındaki rozete takılmıştı.Acayip bir takılış, ne anlamı varsa. Rozette beyaz bir zemin üzerinde meşe palamudu ve yaprakları vardı. Adam bizim zavallı halimizi görünce yardımcı olmak istedi. Ama önce dedi ki :Sınav yeni başladı. Sorular açıklandı. Üzgünüm, sizleri alamam.” Alamam sözcüğü o kadar insafsızca geldi ki bana, orada düşüp, bayılmak işten bile değildi. Ne var ki, konuşmasını sürdüren genç adam yol gösterme iyiliğini de yapmaktan geri durmadı. Katib-i Umumiye koşun. O, az önce buradaydı. O, alın derse, koşup gelin, alırım. Onu nerede bulabileceğimizi sorduk ve tarif edilen yere koştuk. Mermer merdivenleri ikişer, üçer atlayarak çıktık. Geniş bir koridora girdik. Buradan üst kata çıkan iki taraflı geniş merdivenler vardı. O güne kadar sadece sinema filmlerinde gördüğüm, devlet adamlarına ve krallara mahsus, üstünde ayrıca kırmızı yolluk serili, parke kaplı merdivenler. Koridorda rastladığımız bir kadına aradığımız kişiyi sorduk. Üst katı gösterdi. Buradan mı çıkacağız anlamında sorunca evet, evet. Çıkın buradan. Dedi. Biz ayakkabıyla halıya basmaya alışkın değiliz . Çekinerek, kıyıdan kıyıdan basarak yukarıya çıktık. Gene geniş bir koridor. Gene kırmızı halı. Büyük bir kapının sağında duvardaki plakada Rektör yazılıydı.Burası değil diye ilerlerken aradığımız tabelayı bulduk. Kapının sağında Katib-i Umumi yazılı bir levha. Önce duraksadık kapının önünde. Sonra vurup girdik içeriye. Nasıl katipmiş (! ) bu diye bir kuşku düştü içime. Bizim bildiğimiz katip yani yazıcı, bir masa, bir sandalye, etajer, dosya dolabı, daktilo, yeteri kadar kırtasiyesi olan bir kişidir. Bir odada bazen birden fazla katip birlikte çalışır Odasında ne perde, ne halı olur. Bir sürahi ile bir de bardak bulunur. Bu katibin odasında ise yerler parke. Parkenin üstünde birkaç halı, pencerelerde kadife perdeler, yerler kadar Tavandan sallanan avizeni bir benzeri bizim orda Ulucamide var ancak. Kocaman kocaman deri koltuklar. Katibin arkaındaki duvarda bir Atatürk resmi vardı ki, böylesini ben ne lise müdrünün odasına, ne de kamakamın odasında görmüştüm. . En az iki katibin üstünde çalışabileceği, üstü camlı masaya şaşmıştım. Masanın ardında boynuna kadar gömülmüş, gözlüklü bir adam yani katıp. Katibi görür görmez tanıdık. Bahçede karşılaştığımız, bize éFeneri nerde söndürdünüz diyen kişiydi. O da bizi tanıkıştı. Demek ki o adam katip miş. Bütün katiplerin müdürü olsa gerek. İkimiz birden dikildik katip müdürün önüne. Geç kaldınız, almıyorlar sınava, değil mi? Dedi. Elini uzatıp bır kağıt aldı, bir şeyler yazdı. Verin bu pusulayı, alsınlar.Dedi. Teşekkür ederk aldık pusulayı ve koştuk.Sınav salonunun kapısında bu kez başka bir gözcü karşıladı bizi.Gözüm gene adamın yakasındaki rozete takıldı, ne hikmetse. Bu seferki, mor zemin üstünde güneşe sarılmış bir buğday başağıydı. Her halde bu rozet ziraatı simgeliyor dedim. Gözcü uzattığım pusulayı aldı, okudu ve gelin arkamdan diyerek bizi salonun sonuna götürüp, bir sıraya oturttu ve soruları verdi.
Memlekete döndük. Sınav sonuçlarını beklemeye başladık. Bu nedenle posta dağıtıcısını takibe almıştık.
Bir şeyi heyecanla beklemenin insanı nsıl da gerdiğini o günlerde anlamıştım. Kazandın desinler, zarar yok beklerim. Asıl içimdeki kuşku beni yiyip bitiriyordu. Çünkü; sonunda olumsuz bir haber de gelebilirdi.
Bir gün postacıyı elinde zarf ile kapıda gördük. O,zarfı sallarken içindekini biliyormuş gibi müjde, müjde ! diyordu. Zarfı yakınlarımızla birlikte açtık. Sınavı kazandığımı okuyunca diğerlerine gerek duymadan, kağıdı uzattım ötekilere. Ne tuhaf ! Bir anda heyecanım sönüverdi balon gibi. Bu kez, şimdi ne olacak? sorusu takıldı kafama.
İnsan aklı boşluğu sevmez. Düşüncenin birinin boşalttığı yeri bir diğeri alır.
Ankara ya yol göründü. Bundan sonraki yaşamım orada geçecek. Kaydımı yaptırdım. Askere çağrılıp da kıtasına teslim olmuş er gibi hissediyordum kendimi. Arkadaşım Rahim in de kazanması beni ayrıca mutlu etti. Arkadaşımla şimdilik dört yıl daha beraberdik.
Eğer rozetinde meşe palamudu ve yaprağı bulunan görevli kişi bize yol göstermeseydi ya da Katib-i Umumi ( Genel Sekreter) sınava alın diye emir vermeseydi, umutlarımız boşa gidecek, yaşamımızın yönü değişecekti.
Yaşamda çok küçük el vermeler bazan çok önemli sonuçlar doğurur. Küçük bir yardımla engel aşılınca, sonrakileri kişi kendisi aşabilir
Daha sonra Katib-i Umumi denilen kişiyi kürsüde ders verirken gördüm. Şimdi de onun öğrencisi olmuştuk.
İlerde meslek yaşamımın üçte birini onunla ayni çatı altında geçireceğimi o zamanlar nasıl bilirdim. Parke döşeli geniş merdivenlerin üstüne kırmızı halı hala seriliydi ve ben günde birkaç kez o halıya basarak inip çıkıyorum. O halı basılmak için oraya serilmişti. O anımı yıllarca üzüntüyle anımsadım. Doğaldır. Kırsal alnadan başkente, ilk okuldan üniversiteye, ilkokul öğretmeninden profesöre, bir katip odasından ktib-i umuminin odasına alışmadan hızlı bir geçiş, aşağılıkduygumu tetiklemişse elbet doğaldır.
Katib-i Umumiden aldığım o küçük pusula olmasaydı, ya da meşe yapraklı ve başaklı rozetleri yakalarında onurla taşıyan iki genç asistanın anlayışlı tutumları olmasaydı, iki lise mezunu genç açmadan kuruyan iki tomurcuk mu olurdu. Dilerim ,Tanrı sınav sorumlularını ödüllendirmiş olsun.
07 / Kasım / 2003
URLA
31 Ekim 2003 Cuma
Köşk
I.
Akademi adlı kıraathanede tavla maçı. Tavlanın bir başında İsmail usta, ötekinde Recep. İkisi de inatçı, ikisi de kendinin kazanacağı iddiasıyla iş başında. Başbaşa giden oyun sonunda bir şeşi yek e kalır.
Hadi yavrum ! Bir şeşiyek ; biter bu oyun.rkadaşlar ! Dışardan gazel okumak yok
Kolay mı? Atsında görelim. Ona mı kalmış.
Tüm gözler zarlarda. Oyuncular dersen , kendilerinden geçmişler. Heyecan dorukta. Her kafadan bir ses; gülüşmeler, tartışmalar, şakalar... Neymiş efendim, İsmail ustayı tavlada kimse yenemez miş.
Hadi ustam göreyim seni. Tükür avucuna, salıver. Recep abi yum gözlerini.İsmail zarları avucuna alır, sallar sallar, bir çalımla salıverir Recepe doğru. Herkes yerinden fırlar. Olmaz, bu kadar da olmaz artık. Adam, bir şeşiyek bekliyor, onu da atıyor , yahu. Kalleş bu kemik zaten. Oyun biter. Herkes arkasına yaslanır. Töre böyledir: Yenilen çayları öder.
İsmail in kulağına eğilen Mithat der ki :
&Ustam, sana mandalin getirdim. Bizim bahçenin. İnce kabuklu.
Neresi dedin?
Bizim orası, Seferihisar.
Gümüşdere desen aklım alır da sizinkini bilmem.
Usta Gümüşderenin adı çıkmış. Alimallah bizimki daha iyi.
Madem ki getirmişsin, alalım öyleyse. Ne kadar?
Onbeş kilo. Şurada, çay ocağında.
Ben de zaten kalkıyordum. Haydi ver de götüreyim.
Usta, sen götüremezsin. İstersen ben götüreyim.
Vallahi yeğenim dilim varmadı söylemeye. İyi olur. Görüyorsun biz yaşlandık gayri.
Mandalina çuvalı Mithat ın sırtında. Mithat, İsmail ustanın yanında...Recep i nasıl yendiğini, şeşiyeki tam zamanında nasıl attığını anlatarak, şen şakrak varırlar eve. İsmail usta, daha ayakkabılarını çıkartmadan hanımına seslenir :
Hanım bil bakalım ne getirdim.?
Hanım bir çuvala bakar, bir de Mithata. Bir anlam veremez.
İsmail usta :
Bu delikanlı var ya Cemile: Adı Mithat. Bizim akademiden. Çok tatlı oğlan.
Cemile hanım:
Adam ! Kim yiyecek bu kadar mandalinayı. Y çürürse?
Mithat hemen atılır :
Yok anne. Meraklanmayın hiçbir şey olmaz. Olursa yenisini getiririm..
Cemile hanım henüz Mithat ı tanımasa da sevecen bir eda ile yer gösterir.
Geç evladım, geç şöyle. Yorulmuşsundur. Otur bir kahve yapayım
İsmail usta o meşhur zarı nasıl attığının etkisinden hala kurtulamamıştır. Mutfaktaki Cemile hanım da duysun diye yüksek sesle bir kez daha anlatır.sonra arkasına dayanır, bir sigara yaktıktan sonra Mithat a dönerek.
Biliyor musun oğlum Mithat? Hayat da bir çeşit tavla oyunudur. Birileri var ; bizimle tavla oynayan. Göremiyoruz. Bize karşı şeşiyek atıp oyunu bitiren birileri....
Mithat ın elinde kahve fincanı, İsmail ustayı dinlerken, gözleriyle salonu tarar , o gözler gelir gelir duvardaki bir fotoğrafa yakılır. Gözlerini o fotoğraftan ayıramayan oğlan, Cemile hanımın fark ettiğini anlayınca sorar:
Gençlik resminiz mi ?
Kadın gülümser,hoşlanır bu tatlı benzetişten.
Hayır. Kızım, der.
Güzelmiş. Allah sahibine bağışlasın.
Kadın durgunlaşır. Başını önüne eğer. Üzgün bir tavırla der ki:
Bir işe yaradı mı güzellik? Bahtı güzel olsun, daha iyi. Ayrıldılar.
Şimdi dul mu?
Öyle sayılır. Evlenmekten korkar oldu.
Mithat tamam der içinden. Onu görmenin yolu bu evi sık sık ziyaret etmekten geçer der kendi kendine. Ve İsmail ustanın tuvalete gidişini fırsat bilerek Cemle hanıma bir soru yöneltir :
Anneciğim, nerde kendisi? Çalışıyor mu ? Bir işi falan olmalı.
Var evladım. Hava Limanında görevli.
Mıthat bu günlük bu kadar bilgiyle yetinir. Ustadan çekindiği için adaını bile sormaz. Sonra izin alarak kalkar. İsmail usta mandalinanın parasını vermek için davranırsa da Mithat almaz. Bu sefer benden, gene getiririm. Tükenecek mi? Bak anne ! Pazara, manava gitmek yok artık , der. Mithat kadının ve ustanın ellerini öperek ayrılır. Umutlu ve sevinçlidir. Bu sevinç ona bir hafta yeter
Bir hafta çabucak geçer. Bir taksi durur sokakta, onların evin önünde. Cemile hanım merakla pencereye varır. Gelen Mithat. Arabadan indirdiği bir çuvalla yanşır kapıya. Basar zile. Karşısında Cemile hanım, pırıl pırıl ela gözleriyle, pembe güller gibi yüzüyle.
Hay Allah, deli oğlan! Gene neler getirdin? diye iltifat eder.
Çuvalı içeriye alırlar. Mithat , Cemile hanımın elini öper. Çuvalı açarlar ki: karnabahar, lahana, pırasa, kereviz, ıspanak daha neler neler... Mübarek çuval değil, manav dükknı sanki. Yüklenmiş gelmiş.
Para dedim.
Biz ustayla hallederiz, evvelallah dedi.
Anne salonda, oğln karşısında, sözler dökülür orta yere. İki musluktan bir havuza akan sular gibi. Acaba bu havuz çabuk dolar mı? Cemile hanımın çay bardağı elinde, sorular kuyruğa girmiş bekliyor beyninde. Oğlan çayını içmeyi unutur. Yarım bardak sehpanın üstünde. Oğlan , Cemile nin sözlerine bağlar umudunu. Anne kızına getirir sözü
Evlenmesini çok istiyorum. Evlen diyorum. Böyle olmaz diyorum. Kime söylersin? Beni hiç dinlemiyor. Ben halimden memnunum diyor.
Anne ,siz daha iyi bilirsiniz ama, ona öyle demek düşer. Dili yanmış bir kez. Korkar elbet. Ben de evlenmek istiyorum ama, iş ciddiye binince, vazgeçtim, ben halimden memnunum diyorum. Aslında memnun değilim. Ustam gibi, ya da siz gibi saygı değer büyüğüm elimden tutup götürecek ki bu iş olsun.
Anlıyorum. Benim kız da tam böyle işte.
Anne , beni tanıştırsana onunla.
Tanıştırmak mı? Ne gerek var evladım. Pazar günü evde olur, gel, gör, tanışırsınız.
Ciddi mi söylüyorsun gelirim bak...
Gel gel. Tanışmak günah değil, ayıp değil. Hatta sevap bile. Biz öyle mutaassıp bir aile değiliz. Pazar günü gel.
Recep e Pazar pek uzun gelir. İçinden tekrarlar durur. Pazar günü, Pazar, Pazar... Kaç gün var daha pazara ? Günler de geçmez oldu. Takvime bakarım hep ayni rakam. Ona buna sorarım, hep ayni günü söylerler , durmuş saat gibi. Acaba dünya dönmez mi oldu diye kuşku duyar oldum. Nerde kaldı o yel gibi geçiveren günler. Daha adını öğrenmeden geçiveren günlerin önüne engeller koyasım gelirdi, geçmesin diye. Nerde o günler.
2.
Sonunda geldi o beklenen Pazar. Özel olarak kuaföre gidildi. Çağla yeşili giysile giyildi. İçine hardal sarısı gömlek, yaka açık. Kahve ayakkabılar ve özel parfüm. Saat 21 elinde özenle yapılmış bir çiçek demeti. Heyecanlı bir parmak zile basar. Kapıyı anne açar ve karşısında sevgiye hasret bir çift göz.. Yuvasından yere düşmüş, henüz uçmayı beceremeyen bir kuş yavrusunun hali canlanır annenin gözünde. Buketi sevinçle alır ve buyur eder salona. Oğlan oturduktan sonra anne seslenir üst kata :
Günseli kızım ! Misafir geldi.
Geliyorum Anne.
Yukarda bir kapının sesi duyulur. Oğlan gözlerini merdivene diker. Üst basamaklarda önce bir çift mavi kadın ayakkabısı, sonra iki basamak inince düzgün bir çift bacak sonra kalça, bel, göğüsler ve yüz. Tıpkı resimdeki yüz. Hatta ondan bile güzel..Kız salona girince konuk ayağa kalkar, üç adım atar ona doğru. Gülümseyerek “ben Mithat Demirci der ve elini uzatır. O da gülümseyerek, ben de Günseli Maden der. Oğlanın ve kızın parfüm kokularının bir birine karıştığı bir ortamda tanışma pek sönük geçse de şimdilik bu kadar. Camiden dönen baba, Akademili Mithat ı görünce sevinir , elini öpmesine izin verir. Cemile hanımın günboyu hazırladığı çeşit çeşit yiyecekler bir ziyafet sofrasında bulunur ancak.
Mithat ın tüm konuşmalarını dikkatle dinleyen ev halkı, söz Almanya ya gelince meraklarını tutamazlar. Kendi deyimine göre Mithat Almanya da uzunca bir süre kalmış, orada üniversiteyi bitirmiş (? ), sonra bir şirkette çalışmıştır.
Ne okudun evlat ! Ne çıktın sonunda?
Turizm ve otelcilik okudum (!). Güncel olduğundan,der.
Otelciliği de mi okulda öğretiyorlar? Aşk olsun adamlara. Tabi bir sebebi var kalkınmalarının.
Günsli sessiz kalırken Cemile hanım sabırsızlanır ve araya girer.:
Sonra der.
Sonra bir otelde yöneticilik yaptım, borsada oynadım. O yıl borsa yüzüme güldü çok kazandırdı beni. Şimdi de buradayız , işte. Elime toplu para geçince tahvil ve bono da aldım. Çok para oldu. Düşündüm ne yapayım şimdi diye. Bir ortak bulup turizme, otelciliğe yatırım yapayım dedim. Turizm ve otelcilik okudum ya...Bazı engeller beni bu projemden soğuttu. Şimdilik erteledim. Bu arada evliliği öne almayı istedim. Bekarlık iş değil be usta. Şurada param var, itibarım var, neye bir ailem olmasın? Ben yalnızlığı seven bir insan değilim. Onun için sık gelirim Akademiye. Oradakiler benim kafa dengim. Mutluluk veriyorlar bana.
Evlilik konusunda ciddi misin? Hala düşünüyor musun?
Kesinlikle. Şöyle helal süt emmiş birini bulursam tabi. Anne bana söz verdi. Birisi var. Tam sana göre dedi. Zaten bende de dayalı döşeli ev hazır. Yatırımı erteleyince Seferihisar da bir köşk yaptırdım. Sizi götüreceğim bir Pazar oraya. Ağırlayacağım, göstereceğim Ne dersin Günseli? Gelirsin değil mi?
Neden gelmeyeyim? Hep birlikte olduktan sonra.
Konuşmalar uzayıp giderken, Günseli nin kafasından şunlar geçer30 yaşlarında olmalı. Giyim kuşamına bakılırsa modern. Konuşması da düzgün. Yalnız biraz ağzı kalabalık. Yükseklerden uçuyor Ve devam eder değerlendirmeye: Orada gerçekten bir okulu bitirmiş mi? Evlenme isteği bana biraz çürük geldi. Gene de iyi birine benziyor. Sakın bende gözü olmasın? Neyse daha ortada bir şey yok.
Mithat , kadınla tanıştıktan sonra eve daha sık gelip, gitmeye başlar. Onu Seferihisar a davet ederse de kız her seferinde gönülsüz olur ve geri çekilir. Bunun üzerine Mithat yeni bir proje sürer önlerine: Topluca evi görmeye gitme projesi. Zaten çok önceleri Günseli lerin evinde bu köşkünden söz etmiş, ilerde bir gün kendilerini orya davet edeceğini söylemişti. İşte şimdi tam zamanıydı.
3.
Bir akşam yemekten sonra, yağmurlu bir havada oğlan üç beş zebze ve kucağında bir kavun ile gelir. Cemile hanım mahcubiyetten ne yapacağını şaşırır. Defalarca teşekkür eder ve salonda yer gösterir. Muhabbet yoğunlaşır. İsmail usta Ahi ocaklarını, Mithat ise Almanya anılarını anlatırken yağmur hızını artırır. Sonra bir sessizlik yaşanır salonda. Şimdi konuşan yağmurdur. Çevreden yansıyan yağmurun sesi ve gittikçe şiddetlenen rüzgar ortamı gerer.Yağmurun şiddetinin azalması beklenirken, aksine gittikçe artar. Baba :
Bu yağmurun duracağı yok. Bana kalırsa gece boyu yağar , der.
Cemile hanım Mithat a dönerek:
Hiç düşünme bu gece buralısın. Deyince oğlan celallenir:
Giderim der Taksiyle giderim.
Usta ve anne ağırlıklarını koyarlar; bırakmazlar.
&Sana alt katta bir yatak yaparım der anne.
Mithat bu teklife sevinmedi denirse yalan olur. Gece dönme fikri iptal edilince Mithat köşk projesini konuşmaya açar. İncelikleriyle anlatır. Dinleyenlerin de görüşünü alır. Gününü de belirlerler. Mithat anneye, üç beş akraba ve eş dost da davet edebileceğini söyler. Minibüsle gidilecektir. Cemile hanım, iki dünürüyle torunlarını çağırabileceğini söyler. Mithat eli açıklığını kanıtlayabilmek için bol keseden harç görür.
Günlerden Pazar. Güneş yakıcı ışınlarını insanların üstüne salmaya hazırlanıyor. Bulutsuz gök yüzü her günkünden daha mavi. Şehirde insanlar,kırlarda bitkiler ve yaban dünyası her günkü oyunlarını sahnelemeye hazırlanıyorlar : Yaşam oyunu. Ve biz gidiyoruz minibüsle güle eğlene Seferihisar a daha doğrusu köşke doğru. Yol boyu zeytin ağaçları, şeftali ve mandalina bahçeleri. Omuzunda kürekle köylüler, başları poşulu işçiler. Minibüsün önünde oturan Mithat, Seferihisar a yaklaşıldığını bildirir. Biraz daha gidince yeşillikler arasında beyaz köşkü uzaktan gösterir. Beyaz bir ev. Gözler onda. Yaklaşıldıkça ev olur ,villa. Villa olur bir konak. Konak olur bir köşk.
Villa, konak, köşk derken Mithat da büyür konukların gözünde , saygınlığı artar. Yaşlı kadınlar söylenirler aralarında:
Allah sonradan gülecek gün verdi, kıza.
İsmail usta der ki Mithat :
Yahu Mithat! Böyle bir yerin var da ne gezersin kahvelerde, sırtında çuvalla.
Ustacığım, inan ki, ben bu köşkte burjuva bozuntusu gibi tek başıma yaşamak yerine, dumanlı kahvelerde, sizlerle, sigara dumanı ve tavla sesleri arasında yaşamayı yeğliyorum
Bu konuşmayı dinleyen Günseli :
Ne olacak köylü. Almanya da bulunmuş ama, yaşamayı öğrenememiş ,der içinden.
Minibüs demir kapının önünde durunca bir adam koşup geldi. Dış kapıyı açtı. İçeriye girdik. Bembeyaz köşkün mermer merdivenlerinin önünde arabadan indik. Koşup gelen bina sorumlusu Salim efendidir. Salim gelenlerin arasına karışır. Arabadan yükleri indirir. Merdivene dizerken Mithatın sesinin yükseldiği duyulur :
Salim ! Nerdesin oğlum! Ne bakıyorsun öyle şaşkın şaşkın. Kapıları açsana
Salim de bir hareket olmadığını gören Mithat azarlayarak, hakaret dolu sözlerle anahtarları getirmesini, kapıları açmasını emreder. Zavallı Salim ezilir, büzülür korkak bir tavırla der ki:
Anahtarlar yok. Dün hanımım hastalandı. Hstaneye yatırdık. Anahtarları o götürdü. Sizin bu gün geleceğinizi bilmiyorduk. Hırçınlığı artan Mithat:
Telefon et bir taksiyle göndersin.
Beyim, telefonunu bilmiyoruz. Hem onun parası yoktur. Zaten taksi de bulamaz; çünkü yataklı hasta.
Çaresizliğini gören Mithat köşkü dıştan anlatır. Konuklardan özür diler. Der ki:
Şurada bir kır kahvesi var. Hava da şansımızdan çok iyi. Bari oraya kuralım çadırımızı. Bize bir hizmet sağlarlar. Ben gidip görüşeyim.
İsmail usta.
Yok be gözüm. Olur böyle şeyler. Üzülme. Bak işte şu ağaçların altı yeter bize.
Çocuklar havuza koşarken, kadınlar yiyecekleri n hazırlığına girişirler. Günseli hem çocuklarla hem de gelenlerle meşgul olur. Zekiye ve Mukaddes hanımlar ulu çitlenbik ağacının gölgesine sığınırken, meraklı olan Zekiye:
Köşkün içini merak etmiştim. Dışı böyle olanın içi kimbilir nasıldır.
Mukaddes:
Böyle bir köşk ancak Avrupa mobilyayla döşenir. Aksilik göremedik işte. Ayol mesleği, işi neymiş adamın?
Zekiye :
Alamanya da zengin olanlardan biridir. Başka türlü nasıl yapılır böyle bir köşk. Allah bi yastıkta kocatsın, ne diyelim.
Cemile havuzun orda, çimlerin üstünde namaza durur. Namaz sırasında, karşısına ratlayan çalılıkların orda gizlenmiş bir kadının başını uzatıp uzatıp topluluğu denetlediğini fark eder. Acaibine gider Cemile nin. Deli midir, akıllıamıdır? Namazdan sonra Salim efendiye sorar:
O kadın kimdir? Deli mi, akıllı mı?
Salim ne diyeceğini bilemez. Cemile yi alır lojmanına götürür,oturtur ve anlatır işin iç yüzünü:
Bak abla gördüğün kadın benim ailem. Hsta falan değil. Sapa sağlam.. Hastanede falan da değil. Anahtar işi de uydurma.
Cemile hanım sinirlenir, öfkelenir:
Bu bir oyun mu Salim efendi.
Abla gözünü seveyim, anlattıklarım Mithatının kulağına gitmesin Vallahi bizi keser. O benim kardeşim olur. Kardeşiz ama, her kötülük gelir elinden. Para tutmaz.. Fırsat bulunca onu bunu çarpar geçer. Kim bilir size ne masallar anlattı...
Peki, Salim efendi köşk onun değil mi?
Yok efendim, yok. Nerden almış köşkü möşkü. Aha şurada ilerde zengin bi adamın bahçesine bakan aylıkçı bi maraba , bencileyin, Mithat dediğiniz.
Peki, köşk kimin?
Köşk, Alamanyada oturan zengin bi Türk ün. Adı da Tayfun Taylan. Benim patronum. Evine yapıldığından bu yana ben bakarım. Anahtarları da ona vermem. Onlar yıldan yıla bi sefer gelirler. Bi ay kalırlar .
Salim efendi kusura bakma bir iki şey daha soracağım.
Sor bakalım.
Alamanya da üniversite bitirmiş ( ! ), altı yıl da büyük bir oteli yönetmiş,
çok para kazanmış. Bunlar doğru mu?
Bikere, üniversite bitirdiği yalan. Tayfur beyin yanında bi süre çalışmış. Hatta Tayfur beyin buraya yatırım yapması için onu ikna eden bu. Bu doğru. Tayfun bey de onu himaye etmiş bi süre. Tayfun beyin güvenini kaybettiğinden Tayfun bey bu köşkün sorumluluğunu bile ona vermedi. Sonra Mithat Alamanya dan geri geldi. Orada işi olsa döner mi? Doğruyu söylemez ki...
Peki, Salim efendi bizi davet etmekten maksadı ne olabilir?
Aynı numarayı başkasına da yaptı. Ama yediremedi. Bakın, sizin geleceğinizden bizim haberimiz var. Bize söyledi. Dedi ki:
Bir grup misafir getireceğim. İçlerinde benim evleneceğim kadın da var. Onlara bu köşk benim dedim. Sakın ola ki, benim yanlışımı ortaya çıkartmayın. Vallahi keserim sizi. Diye göz dağı verdi. Hem de yapar. Sbıkalıdır. Dedi ki: iyi yerleştirin kafanıza. Sonra kırarım kafalarınızı. Köşkü açmayacaksınız. Dıştan göstereceksiniz. İçeri girerlerse burada aile oturduğunu anlarlar. Anahtarlar için de bir şeyler uydurun işte. Ben yanlarında sana bağırıp, çağırırım, sen aldırma, tamam mı? dedi. Aman abla ağzınızı sıkı tutun. Vallahi bu serseri doğrar bizi.
Al başına belayı... Acaba hangisinin söyledikleri doğru.Salim de bir numara çekiyor olmasın?...Kuşkuya kapılan Cemile, dünürlerinin yanına gelir. Zekiye bakar Cemile nin hüzünlü haline ve sorar:
Dünürüm, keyfin yok senin. Bir şey mi oldu?
Yok der Cemile. Sokakta kalışınıza üzüldüm.. Size karşı mahcup oldum, ondandır
Kızı sözlediniz her halde bu gençle. Hayırlı olsun. Maşallah çok da zengin Der Mukaddes.
Zekiye:
Nişan var mı yakında? Elinizi çabuk tutun. Böyle işler sıcağı sıcağına olur.
Cemile karşılık vermez. Ne yapsın zavallı.Aldatıldım mı ? desin.. Ama sonradan aklına gelen bir fikri uygular. Kalkar yan taraftaki komşuya gider, köşkün gerçek sahibini öğrenmek için. Sorar komşuya:
Bu köşkün sahibini tanıyor musunuz?
Hee. Tanıyoruz ne olacak?
Kim?
Onu göremezsiniz.
Neden?
O Alamanya da oturur da ondan. Yılda bi kez gelirler. Çoluk çocuk şenlendirirler burayı. Topu topu bir ay kalırlar. Neye Salim amcaya sormuyorsunuz? O her şeyi bilir. Bi şey mi vardı?
Adamın adını biliyor musun?
Helbet. Adı Tayfur bey.
Vakit gecikmeye başlamıştır. Çocuklar ve usta baçlarlar mızmızlğa. Mithat gelmez gittiği yerden. Onu beklemekle geçer bir süre daha. Sonra eli boş döner. İsmail ustadan Haydi toplanın, gidiyoruz Komutu çıkar. Mithat için beklentisi yerini bulmuştur.(!). Ancak Cemile hanım üzgün ve düşüncelidir. Mithat a yakıştıramadığı bir senaryonun içinde baş oyuncu olduğunu bir tek kendisi bilmektedir, şimdilik. Yol boyu ne konuşur, ne de durumu belli eder.
5.
Eve gelince ismail usta seslenir kızına: Günseli kızım, annenin keyfi yok galiba. Sen bir çay demle de kafamız yerine gelsin. Ben yemek yemeyeceğim.” Cemile hanımın gözüne uyku girmez o gece.Sabah, uykusuz gözler sanki bir şeyin habercisi gibidirler. Ama uçurumun kıyısından döndüklerini başka bilen yok. Üçü birlikte kahvaltı yaparken Cemile açar konuyu. Salim efendiden dinlediklerini birer birer anlatır. Olayı inanılmaz bulurlar. Mithat a yakıştıramazlar. Baba küplere biner. Yılan beslemişiz koynumuzda. Sinsi köpek dişini göstermeden kaparmış..
Cemile telefon eder Mithat a : Yalanını yüzüne vurur.Komşular bu evin Almanya tayfur beye ait olduğunu söylediler , der ve ekler: Eğer ev senin ise tapu senedini getir , görelim. Der ve kapatır telefonu.
6.
İsmail usta tavla oyununun rövanşı için Recepı beklerken, kapıda Mithat ı görür. Mithat da ustayı görünce ne girebilir, ne de dönebilir. Usta el eder gel diye. Gelir, korkak köpekler gibi, kuyruğu bacaklarının araında, başı öne eğik, dikilir. İsmail usta ayağa kalkar, hiç konuşmadan bir şamar bir yüzüne, bir şamar da ötekine patlatır. Mithat hiç konuşmadan çekip giderken kahvede bir sessizlik yaşanır. Gidiş, o gidiş... Mithat bir daha o kahveye gelemez olur.
URLA 31/10/2003
Akademi adlı kıraathanede tavla maçı. Tavlanın bir başında İsmail usta, ötekinde Recep. İkisi de inatçı, ikisi de kendinin kazanacağı iddiasıyla iş başında. Başbaşa giden oyun sonunda bir şeşi yek e kalır.
Hadi yavrum ! Bir şeşiyek ; biter bu oyun.rkadaşlar ! Dışardan gazel okumak yok
Kolay mı? Atsında görelim. Ona mı kalmış.
Tüm gözler zarlarda. Oyuncular dersen , kendilerinden geçmişler. Heyecan dorukta. Her kafadan bir ses; gülüşmeler, tartışmalar, şakalar... Neymiş efendim, İsmail ustayı tavlada kimse yenemez miş.
Hadi ustam göreyim seni. Tükür avucuna, salıver. Recep abi yum gözlerini.İsmail zarları avucuna alır, sallar sallar, bir çalımla salıverir Recepe doğru. Herkes yerinden fırlar. Olmaz, bu kadar da olmaz artık. Adam, bir şeşiyek bekliyor, onu da atıyor , yahu. Kalleş bu kemik zaten. Oyun biter. Herkes arkasına yaslanır. Töre böyledir: Yenilen çayları öder.
İsmail in kulağına eğilen Mithat der ki :
&Ustam, sana mandalin getirdim. Bizim bahçenin. İnce kabuklu.
Neresi dedin?
Bizim orası, Seferihisar.
Gümüşdere desen aklım alır da sizinkini bilmem.
Usta Gümüşderenin adı çıkmış. Alimallah bizimki daha iyi.
Madem ki getirmişsin, alalım öyleyse. Ne kadar?
Onbeş kilo. Şurada, çay ocağında.
Ben de zaten kalkıyordum. Haydi ver de götüreyim.
Usta, sen götüremezsin. İstersen ben götüreyim.
Vallahi yeğenim dilim varmadı söylemeye. İyi olur. Görüyorsun biz yaşlandık gayri.
Mandalina çuvalı Mithat ın sırtında. Mithat, İsmail ustanın yanında...Recep i nasıl yendiğini, şeşiyeki tam zamanında nasıl attığını anlatarak, şen şakrak varırlar eve. İsmail usta, daha ayakkabılarını çıkartmadan hanımına seslenir :
Hanım bil bakalım ne getirdim.?
Hanım bir çuvala bakar, bir de Mithata. Bir anlam veremez.
İsmail usta :
Bu delikanlı var ya Cemile: Adı Mithat. Bizim akademiden. Çok tatlı oğlan.
Cemile hanım:
Adam ! Kim yiyecek bu kadar mandalinayı. Y çürürse?
Mithat hemen atılır :
Yok anne. Meraklanmayın hiçbir şey olmaz. Olursa yenisini getiririm..
Cemile hanım henüz Mithat ı tanımasa da sevecen bir eda ile yer gösterir.
Geç evladım, geç şöyle. Yorulmuşsundur. Otur bir kahve yapayım
İsmail usta o meşhur zarı nasıl attığının etkisinden hala kurtulamamıştır. Mutfaktaki Cemile hanım da duysun diye yüksek sesle bir kez daha anlatır.sonra arkasına dayanır, bir sigara yaktıktan sonra Mithat a dönerek.
Biliyor musun oğlum Mithat? Hayat da bir çeşit tavla oyunudur. Birileri var ; bizimle tavla oynayan. Göremiyoruz. Bize karşı şeşiyek atıp oyunu bitiren birileri....
Mithat ın elinde kahve fincanı, İsmail ustayı dinlerken, gözleriyle salonu tarar , o gözler gelir gelir duvardaki bir fotoğrafa yakılır. Gözlerini o fotoğraftan ayıramayan oğlan, Cemile hanımın fark ettiğini anlayınca sorar:
Gençlik resminiz mi ?
Kadın gülümser,hoşlanır bu tatlı benzetişten.
Hayır. Kızım, der.
Güzelmiş. Allah sahibine bağışlasın.
Kadın durgunlaşır. Başını önüne eğer. Üzgün bir tavırla der ki:
Bir işe yaradı mı güzellik? Bahtı güzel olsun, daha iyi. Ayrıldılar.
Şimdi dul mu?
Öyle sayılır. Evlenmekten korkar oldu.
Mithat tamam der içinden. Onu görmenin yolu bu evi sık sık ziyaret etmekten geçer der kendi kendine. Ve İsmail ustanın tuvalete gidişini fırsat bilerek Cemle hanıma bir soru yöneltir :
Anneciğim, nerde kendisi? Çalışıyor mu ? Bir işi falan olmalı.
Var evladım. Hava Limanında görevli.
Mıthat bu günlük bu kadar bilgiyle yetinir. Ustadan çekindiği için adaını bile sormaz. Sonra izin alarak kalkar. İsmail usta mandalinanın parasını vermek için davranırsa da Mithat almaz. Bu sefer benden, gene getiririm. Tükenecek mi? Bak anne ! Pazara, manava gitmek yok artık , der. Mithat kadının ve ustanın ellerini öperek ayrılır. Umutlu ve sevinçlidir. Bu sevinç ona bir hafta yeter
Bir hafta çabucak geçer. Bir taksi durur sokakta, onların evin önünde. Cemile hanım merakla pencereye varır. Gelen Mithat. Arabadan indirdiği bir çuvalla yanşır kapıya. Basar zile. Karşısında Cemile hanım, pırıl pırıl ela gözleriyle, pembe güller gibi yüzüyle.
Hay Allah, deli oğlan! Gene neler getirdin? diye iltifat eder.
Çuvalı içeriye alırlar. Mithat , Cemile hanımın elini öper. Çuvalı açarlar ki: karnabahar, lahana, pırasa, kereviz, ıspanak daha neler neler... Mübarek çuval değil, manav dükknı sanki. Yüklenmiş gelmiş.
Para dedim.
Biz ustayla hallederiz, evvelallah dedi.
Anne salonda, oğln karşısında, sözler dökülür orta yere. İki musluktan bir havuza akan sular gibi. Acaba bu havuz çabuk dolar mı? Cemile hanımın çay bardağı elinde, sorular kuyruğa girmiş bekliyor beyninde. Oğlan çayını içmeyi unutur. Yarım bardak sehpanın üstünde. Oğlan , Cemile nin sözlerine bağlar umudunu. Anne kızına getirir sözü
Evlenmesini çok istiyorum. Evlen diyorum. Böyle olmaz diyorum. Kime söylersin? Beni hiç dinlemiyor. Ben halimden memnunum diyor.
Anne ,siz daha iyi bilirsiniz ama, ona öyle demek düşer. Dili yanmış bir kez. Korkar elbet. Ben de evlenmek istiyorum ama, iş ciddiye binince, vazgeçtim, ben halimden memnunum diyorum. Aslında memnun değilim. Ustam gibi, ya da siz gibi saygı değer büyüğüm elimden tutup götürecek ki bu iş olsun.
Anlıyorum. Benim kız da tam böyle işte.
Anne , beni tanıştırsana onunla.
Tanıştırmak mı? Ne gerek var evladım. Pazar günü evde olur, gel, gör, tanışırsınız.
Ciddi mi söylüyorsun gelirim bak...
Gel gel. Tanışmak günah değil, ayıp değil. Hatta sevap bile. Biz öyle mutaassıp bir aile değiliz. Pazar günü gel.
Recep e Pazar pek uzun gelir. İçinden tekrarlar durur. Pazar günü, Pazar, Pazar... Kaç gün var daha pazara ? Günler de geçmez oldu. Takvime bakarım hep ayni rakam. Ona buna sorarım, hep ayni günü söylerler , durmuş saat gibi. Acaba dünya dönmez mi oldu diye kuşku duyar oldum. Nerde kaldı o yel gibi geçiveren günler. Daha adını öğrenmeden geçiveren günlerin önüne engeller koyasım gelirdi, geçmesin diye. Nerde o günler.
2.
Sonunda geldi o beklenen Pazar. Özel olarak kuaföre gidildi. Çağla yeşili giysile giyildi. İçine hardal sarısı gömlek, yaka açık. Kahve ayakkabılar ve özel parfüm. Saat 21 elinde özenle yapılmış bir çiçek demeti. Heyecanlı bir parmak zile basar. Kapıyı anne açar ve karşısında sevgiye hasret bir çift göz.. Yuvasından yere düşmüş, henüz uçmayı beceremeyen bir kuş yavrusunun hali canlanır annenin gözünde. Buketi sevinçle alır ve buyur eder salona. Oğlan oturduktan sonra anne seslenir üst kata :
Günseli kızım ! Misafir geldi.
Geliyorum Anne.
Yukarda bir kapının sesi duyulur. Oğlan gözlerini merdivene diker. Üst basamaklarda önce bir çift mavi kadın ayakkabısı, sonra iki basamak inince düzgün bir çift bacak sonra kalça, bel, göğüsler ve yüz. Tıpkı resimdeki yüz. Hatta ondan bile güzel..Kız salona girince konuk ayağa kalkar, üç adım atar ona doğru. Gülümseyerek “ben Mithat Demirci der ve elini uzatır. O da gülümseyerek, ben de Günseli Maden der. Oğlanın ve kızın parfüm kokularının bir birine karıştığı bir ortamda tanışma pek sönük geçse de şimdilik bu kadar. Camiden dönen baba, Akademili Mithat ı görünce sevinir , elini öpmesine izin verir. Cemile hanımın günboyu hazırladığı çeşit çeşit yiyecekler bir ziyafet sofrasında bulunur ancak.
Mithat ın tüm konuşmalarını dikkatle dinleyen ev halkı, söz Almanya ya gelince meraklarını tutamazlar. Kendi deyimine göre Mithat Almanya da uzunca bir süre kalmış, orada üniversiteyi bitirmiş (? ), sonra bir şirkette çalışmıştır.
Ne okudun evlat ! Ne çıktın sonunda?
Turizm ve otelcilik okudum (!). Güncel olduğundan,der.
Otelciliği de mi okulda öğretiyorlar? Aşk olsun adamlara. Tabi bir sebebi var kalkınmalarının.
Günsli sessiz kalırken Cemile hanım sabırsızlanır ve araya girer.:
Sonra der.
Sonra bir otelde yöneticilik yaptım, borsada oynadım. O yıl borsa yüzüme güldü çok kazandırdı beni. Şimdi de buradayız , işte. Elime toplu para geçince tahvil ve bono da aldım. Çok para oldu. Düşündüm ne yapayım şimdi diye. Bir ortak bulup turizme, otelciliğe yatırım yapayım dedim. Turizm ve otelcilik okudum ya...Bazı engeller beni bu projemden soğuttu. Şimdilik erteledim. Bu arada evliliği öne almayı istedim. Bekarlık iş değil be usta. Şurada param var, itibarım var, neye bir ailem olmasın? Ben yalnızlığı seven bir insan değilim. Onun için sık gelirim Akademiye. Oradakiler benim kafa dengim. Mutluluk veriyorlar bana.
Evlilik konusunda ciddi misin? Hala düşünüyor musun?
Kesinlikle. Şöyle helal süt emmiş birini bulursam tabi. Anne bana söz verdi. Birisi var. Tam sana göre dedi. Zaten bende de dayalı döşeli ev hazır. Yatırımı erteleyince Seferihisar da bir köşk yaptırdım. Sizi götüreceğim bir Pazar oraya. Ağırlayacağım, göstereceğim Ne dersin Günseli? Gelirsin değil mi?
Neden gelmeyeyim? Hep birlikte olduktan sonra.
Konuşmalar uzayıp giderken, Günseli nin kafasından şunlar geçer30 yaşlarında olmalı. Giyim kuşamına bakılırsa modern. Konuşması da düzgün. Yalnız biraz ağzı kalabalık. Yükseklerden uçuyor Ve devam eder değerlendirmeye: Orada gerçekten bir okulu bitirmiş mi? Evlenme isteği bana biraz çürük geldi. Gene de iyi birine benziyor. Sakın bende gözü olmasın? Neyse daha ortada bir şey yok.
Mithat , kadınla tanıştıktan sonra eve daha sık gelip, gitmeye başlar. Onu Seferihisar a davet ederse de kız her seferinde gönülsüz olur ve geri çekilir. Bunun üzerine Mithat yeni bir proje sürer önlerine: Topluca evi görmeye gitme projesi. Zaten çok önceleri Günseli lerin evinde bu köşkünden söz etmiş, ilerde bir gün kendilerini orya davet edeceğini söylemişti. İşte şimdi tam zamanıydı.
3.
Bir akşam yemekten sonra, yağmurlu bir havada oğlan üç beş zebze ve kucağında bir kavun ile gelir. Cemile hanım mahcubiyetten ne yapacağını şaşırır. Defalarca teşekkür eder ve salonda yer gösterir. Muhabbet yoğunlaşır. İsmail usta Ahi ocaklarını, Mithat ise Almanya anılarını anlatırken yağmur hızını artırır. Sonra bir sessizlik yaşanır salonda. Şimdi konuşan yağmurdur. Çevreden yansıyan yağmurun sesi ve gittikçe şiddetlenen rüzgar ortamı gerer.Yağmurun şiddetinin azalması beklenirken, aksine gittikçe artar. Baba :
Bu yağmurun duracağı yok. Bana kalırsa gece boyu yağar , der.
Cemile hanım Mithat a dönerek:
Hiç düşünme bu gece buralısın. Deyince oğlan celallenir:
Giderim der Taksiyle giderim.
Usta ve anne ağırlıklarını koyarlar; bırakmazlar.
&Sana alt katta bir yatak yaparım der anne.
Mithat bu teklife sevinmedi denirse yalan olur. Gece dönme fikri iptal edilince Mithat köşk projesini konuşmaya açar. İncelikleriyle anlatır. Dinleyenlerin de görüşünü alır. Gününü de belirlerler. Mithat anneye, üç beş akraba ve eş dost da davet edebileceğini söyler. Minibüsle gidilecektir. Cemile hanım, iki dünürüyle torunlarını çağırabileceğini söyler. Mithat eli açıklığını kanıtlayabilmek için bol keseden harç görür.
Günlerden Pazar. Güneş yakıcı ışınlarını insanların üstüne salmaya hazırlanıyor. Bulutsuz gök yüzü her günkünden daha mavi. Şehirde insanlar,kırlarda bitkiler ve yaban dünyası her günkü oyunlarını sahnelemeye hazırlanıyorlar : Yaşam oyunu. Ve biz gidiyoruz minibüsle güle eğlene Seferihisar a daha doğrusu köşke doğru. Yol boyu zeytin ağaçları, şeftali ve mandalina bahçeleri. Omuzunda kürekle köylüler, başları poşulu işçiler. Minibüsün önünde oturan Mithat, Seferihisar a yaklaşıldığını bildirir. Biraz daha gidince yeşillikler arasında beyaz köşkü uzaktan gösterir. Beyaz bir ev. Gözler onda. Yaklaşıldıkça ev olur ,villa. Villa olur bir konak. Konak olur bir köşk.
Villa, konak, köşk derken Mithat da büyür konukların gözünde , saygınlığı artar. Yaşlı kadınlar söylenirler aralarında:
Allah sonradan gülecek gün verdi, kıza.
İsmail usta der ki Mithat :
Yahu Mithat! Böyle bir yerin var da ne gezersin kahvelerde, sırtında çuvalla.
Ustacığım, inan ki, ben bu köşkte burjuva bozuntusu gibi tek başıma yaşamak yerine, dumanlı kahvelerde, sizlerle, sigara dumanı ve tavla sesleri arasında yaşamayı yeğliyorum
Bu konuşmayı dinleyen Günseli :
Ne olacak köylü. Almanya da bulunmuş ama, yaşamayı öğrenememiş ,der içinden.
Minibüs demir kapının önünde durunca bir adam koşup geldi. Dış kapıyı açtı. İçeriye girdik. Bembeyaz köşkün mermer merdivenlerinin önünde arabadan indik. Koşup gelen bina sorumlusu Salim efendidir. Salim gelenlerin arasına karışır. Arabadan yükleri indirir. Merdivene dizerken Mithatın sesinin yükseldiği duyulur :
Salim ! Nerdesin oğlum! Ne bakıyorsun öyle şaşkın şaşkın. Kapıları açsana
Salim de bir hareket olmadığını gören Mithat azarlayarak, hakaret dolu sözlerle anahtarları getirmesini, kapıları açmasını emreder. Zavallı Salim ezilir, büzülür korkak bir tavırla der ki:
Anahtarlar yok. Dün hanımım hastalandı. Hstaneye yatırdık. Anahtarları o götürdü. Sizin bu gün geleceğinizi bilmiyorduk. Hırçınlığı artan Mithat:
Telefon et bir taksiyle göndersin.
Beyim, telefonunu bilmiyoruz. Hem onun parası yoktur. Zaten taksi de bulamaz; çünkü yataklı hasta.
Çaresizliğini gören Mithat köşkü dıştan anlatır. Konuklardan özür diler. Der ki:
Şurada bir kır kahvesi var. Hava da şansımızdan çok iyi. Bari oraya kuralım çadırımızı. Bize bir hizmet sağlarlar. Ben gidip görüşeyim.
İsmail usta.
Yok be gözüm. Olur böyle şeyler. Üzülme. Bak işte şu ağaçların altı yeter bize.
Çocuklar havuza koşarken, kadınlar yiyecekleri n hazırlığına girişirler. Günseli hem çocuklarla hem de gelenlerle meşgul olur. Zekiye ve Mukaddes hanımlar ulu çitlenbik ağacının gölgesine sığınırken, meraklı olan Zekiye:
Köşkün içini merak etmiştim. Dışı böyle olanın içi kimbilir nasıldır.
Mukaddes:
Böyle bir köşk ancak Avrupa mobilyayla döşenir. Aksilik göremedik işte. Ayol mesleği, işi neymiş adamın?
Zekiye :
Alamanya da zengin olanlardan biridir. Başka türlü nasıl yapılır böyle bir köşk. Allah bi yastıkta kocatsın, ne diyelim.
Cemile havuzun orda, çimlerin üstünde namaza durur. Namaz sırasında, karşısına ratlayan çalılıkların orda gizlenmiş bir kadının başını uzatıp uzatıp topluluğu denetlediğini fark eder. Acaibine gider Cemile nin. Deli midir, akıllıamıdır? Namazdan sonra Salim efendiye sorar:
O kadın kimdir? Deli mi, akıllı mı?
Salim ne diyeceğini bilemez. Cemile yi alır lojmanına götürür,oturtur ve anlatır işin iç yüzünü:
Bak abla gördüğün kadın benim ailem. Hsta falan değil. Sapa sağlam.. Hastanede falan da değil. Anahtar işi de uydurma.
Cemile hanım sinirlenir, öfkelenir:
Bu bir oyun mu Salim efendi.
Abla gözünü seveyim, anlattıklarım Mithatının kulağına gitmesin Vallahi bizi keser. O benim kardeşim olur. Kardeşiz ama, her kötülük gelir elinden. Para tutmaz.. Fırsat bulunca onu bunu çarpar geçer. Kim bilir size ne masallar anlattı...
Peki, Salim efendi köşk onun değil mi?
Yok efendim, yok. Nerden almış köşkü möşkü. Aha şurada ilerde zengin bi adamın bahçesine bakan aylıkçı bi maraba , bencileyin, Mithat dediğiniz.
Peki, köşk kimin?
Köşk, Alamanyada oturan zengin bi Türk ün. Adı da Tayfun Taylan. Benim patronum. Evine yapıldığından bu yana ben bakarım. Anahtarları da ona vermem. Onlar yıldan yıla bi sefer gelirler. Bi ay kalırlar .
Salim efendi kusura bakma bir iki şey daha soracağım.
Sor bakalım.
Alamanya da üniversite bitirmiş ( ! ), altı yıl da büyük bir oteli yönetmiş,
çok para kazanmış. Bunlar doğru mu?
Bikere, üniversite bitirdiği yalan. Tayfur beyin yanında bi süre çalışmış. Hatta Tayfur beyin buraya yatırım yapması için onu ikna eden bu. Bu doğru. Tayfun bey de onu himaye etmiş bi süre. Tayfun beyin güvenini kaybettiğinden Tayfun bey bu köşkün sorumluluğunu bile ona vermedi. Sonra Mithat Alamanya dan geri geldi. Orada işi olsa döner mi? Doğruyu söylemez ki...
Peki, Salim efendi bizi davet etmekten maksadı ne olabilir?
Aynı numarayı başkasına da yaptı. Ama yediremedi. Bakın, sizin geleceğinizden bizim haberimiz var. Bize söyledi. Dedi ki:
Bir grup misafir getireceğim. İçlerinde benim evleneceğim kadın da var. Onlara bu köşk benim dedim. Sakın ola ki, benim yanlışımı ortaya çıkartmayın. Vallahi keserim sizi. Diye göz dağı verdi. Hem de yapar. Sbıkalıdır. Dedi ki: iyi yerleştirin kafanıza. Sonra kırarım kafalarınızı. Köşkü açmayacaksınız. Dıştan göstereceksiniz. İçeri girerlerse burada aile oturduğunu anlarlar. Anahtarlar için de bir şeyler uydurun işte. Ben yanlarında sana bağırıp, çağırırım, sen aldırma, tamam mı? dedi. Aman abla ağzınızı sıkı tutun. Vallahi bu serseri doğrar bizi.
Al başına belayı... Acaba hangisinin söyledikleri doğru.Salim de bir numara çekiyor olmasın?...Kuşkuya kapılan Cemile, dünürlerinin yanına gelir. Zekiye bakar Cemile nin hüzünlü haline ve sorar:
Dünürüm, keyfin yok senin. Bir şey mi oldu?
Yok der Cemile. Sokakta kalışınıza üzüldüm.. Size karşı mahcup oldum, ondandır
Kızı sözlediniz her halde bu gençle. Hayırlı olsun. Maşallah çok da zengin Der Mukaddes.
Zekiye:
Nişan var mı yakında? Elinizi çabuk tutun. Böyle işler sıcağı sıcağına olur.
Cemile karşılık vermez. Ne yapsın zavallı.Aldatıldım mı ? desin.. Ama sonradan aklına gelen bir fikri uygular. Kalkar yan taraftaki komşuya gider, köşkün gerçek sahibini öğrenmek için. Sorar komşuya:
Bu köşkün sahibini tanıyor musunuz?
Hee. Tanıyoruz ne olacak?
Kim?
Onu göremezsiniz.
Neden?
O Alamanya da oturur da ondan. Yılda bi kez gelirler. Çoluk çocuk şenlendirirler burayı. Topu topu bir ay kalırlar. Neye Salim amcaya sormuyorsunuz? O her şeyi bilir. Bi şey mi vardı?
Adamın adını biliyor musun?
Helbet. Adı Tayfur bey.
Vakit gecikmeye başlamıştır. Çocuklar ve usta baçlarlar mızmızlğa. Mithat gelmez gittiği yerden. Onu beklemekle geçer bir süre daha. Sonra eli boş döner. İsmail ustadan Haydi toplanın, gidiyoruz Komutu çıkar. Mithat için beklentisi yerini bulmuştur.(!). Ancak Cemile hanım üzgün ve düşüncelidir. Mithat a yakıştıramadığı bir senaryonun içinde baş oyuncu olduğunu bir tek kendisi bilmektedir, şimdilik. Yol boyu ne konuşur, ne de durumu belli eder.
5.
Eve gelince ismail usta seslenir kızına: Günseli kızım, annenin keyfi yok galiba. Sen bir çay demle de kafamız yerine gelsin. Ben yemek yemeyeceğim.” Cemile hanımın gözüne uyku girmez o gece.Sabah, uykusuz gözler sanki bir şeyin habercisi gibidirler. Ama uçurumun kıyısından döndüklerini başka bilen yok. Üçü birlikte kahvaltı yaparken Cemile açar konuyu. Salim efendiden dinlediklerini birer birer anlatır. Olayı inanılmaz bulurlar. Mithat a yakıştıramazlar. Baba küplere biner. Yılan beslemişiz koynumuzda. Sinsi köpek dişini göstermeden kaparmış..
Cemile telefon eder Mithat a : Yalanını yüzüne vurur.Komşular bu evin Almanya tayfur beye ait olduğunu söylediler , der ve ekler: Eğer ev senin ise tapu senedini getir , görelim. Der ve kapatır telefonu.
6.
İsmail usta tavla oyununun rövanşı için Recepı beklerken, kapıda Mithat ı görür. Mithat da ustayı görünce ne girebilir, ne de dönebilir. Usta el eder gel diye. Gelir, korkak köpekler gibi, kuyruğu bacaklarının araında, başı öne eğik, dikilir. İsmail usta ayağa kalkar, hiç konuşmadan bir şamar bir yüzüne, bir şamar da ötekine patlatır. Mithat hiç konuşmadan çekip giderken kahvede bir sessizlik yaşanır. Gidiş, o gidiş... Mithat bir daha o kahveye gelemez olur.
URLA 31/10/2003
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)