22 Nisan 2003 Salı

Anahtar

Yaşamım yalnızlığa endekslenmiş gibiydi. Günlerim sade ve sakin geçerken, çevremle ilişkilerim de kendi normal yolunda gidiyordu.Bu nedenle rahat ve huzurluydum. Biraz da genç ve güzel sayılmam nedeniyle yaşamı keyif verici buluyordum. Nedense evlilikten yana kapalı kısmetimin, yakama yapışmış bekar yaftasını söküp atmaya gücü yetmiyordu

Eskişehir de bir okulda öğretmendim. Genç, güzel, bekar ve de alımlı bir bayan için güzel meslek değil mi? Kimi erkek öğretmenler kimi memurlar ve bir mesleği olmayan boşta gezerler etrafımda arı gibi uçuşuyorlardı. Ama bunların hiç birisi bal arısı değildi. Kimbilir, Bundan ev kadını olmaz mı diyorlar, Bu bana göre değil mi ? Yoksa Biraz geçmiş mi diyorlardı. Ne derlerse desinlerdi. Bu değerlendirmeleri yemeyordum. İşte ben buydum., halimden şikayetçi değildim. Üstelik meleğimi ve işimi seviyordum. Dersliğimde oyuz tane çocuğum vardı; hepsi birbirnden sevimli, birbirinden şirin, birbirinden canikom. Onların saf, temiz, sevgiyle beslenen yüreklerine adamıştım varlığımı.

Zil çaldı. Birlikte çıktık hepimiz. Evlerimize.

İlkbaharın ılımlı günlerinden biriydi. Güneş çevreyi aydınlatıp, ısıtırken, insanlar karanlıktan aydınlığa çıkan hayvanların neşesiyle arkada bıraktıkları kışa dönüp bakmadan mendil sallıyorlardı

Kanaletin kıyısındaki çınar ağacının altında, kırık dökük iskemlelerin üstünde oturmuş tavla oynayan, mahallemizin dört erkeğine gülümseyerek selam verip geçtim. Başlarını tavladan kaldırıp, biraz nezaket,biraz arzu, biraz da dostça baktılar ve selamımı aldılar.

Benim apartmanım onlarınkinin karşısındaydı. Girdim ve kapıya vardım. Elim heybeme gitti., anahtar için. Aksiliğe bak, elime dokunmuyordu. Heyecanlandım. Tekrar tekrar aradıysam da yoktu. Bozuldum, üzüldüm, sinirlendim. Ne yapmamı düşünürken bir kez yan dairenin balkonundan benimkine atlandığı aklıma geldi.. Ama bu işi ben yapamam ki... Aşağıdaki dört adamı hatırladım. Nasıl olsa içlerinden biri bu işi yapabilirdi. Vardım yanlarına.

Tavla oynamaya mı geldin? Diye dalga geçtiler. Endişeli ve sinirli olduğumu anlamalılardı. Dördü birden gözlerini bana diktiler.

Yok mu içinizde benim bir isteğimi yerine getirecek, kendine güvenen?
Olmaz mı? Ama işine bağlı...Gülüştüler yılışık ve sulu suratlarıyla..

Anahtarım kayıp. Kapıda kaldım. Komşu balkonundan atlayıp, benim dairemin kapısını açabilecek. Var mı kendine güvenen, içinizde? Bahşişi de hazır.
Oturanlardan birisi, bir diğerinin yüzüne bakarak:
-Kalk bakalım sana iş göründü. Sen yaparsın bu işi.


İbrahim Karaca

3 Şubat 2003 Pazartesi

Gideceğim Yer

Cumartesiyi ve pazarı geçirdiğimiz bir tatil sitesinden dönüyorduk. Sevgilimle baş başa olmak beni çok mutlu etmişti. Önceden düşünemeyeceğim kadar eğlenceli ve romantik saatlar yaşadık orada. Mutluluğu yudum yudum içmiş, aşk sarhoşu olmuştum. Kader beni ona vermişti. Böyle yazıldığını düşünüyor, kadere karşı savaşılamayacağına inanıyordum. Sevgimizin ölmeyeceğine inandığım gibi.

Onu çok seviyordum. Yaşanan her gün, görevini bitirerek düşen yapraklar gibi silinip gideceği yerde, yeni süren filizler gibiydi. Anladım ki, aşk manyağı ben, ne aşksız yaşayabilirdim ne de onsuz.

Dönüşümüzde o sürüyordu arabayı. Hızla giderken araba yolda bir kasise düştü. Ön lastiğin patladığını anladığımızda direksiyon hakimiyetini kaybetmişti. Saniyelik bir zamanda takla atarak kendimizi bir tarlanın içinde bulduk . Gerisini bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Konuşabiliyor ama, neremde ne olup bittiğini bilmiyordum. Kendime glince ilk sözüm onu sormak olmuş.

Şikayetim bacaklarımdan idi. Ayakta durabiliyor, ancak adım atamıyordum. İzdiraplı günleri hastanede bırakarak evimize çıktık.Çeşitli araçlarla yürüme eğitimi, masajlar, ilaçlar pek fayda vereceğe benzemiyordu. Hekimler İradeni kullanacaksın deyip, başka şey demiyorlardı. Onun sık sık gelişinden çok mutluydum. Bana moral ve güç veriyordu.

İnsanlar bazan korku ile aşkı birlikte yaşarlar.

Buna karşın korku denen virusun içimde yuvalanmaya başlaması huzurumu kaçırıyordu. Korkuyordum : ya böyle kalırsam. Böyle kalırsam onun, beni eninde sonunda kaderime terk edeceğini bilmek zor değildi. Terk edilmek, kaderin pençesine atılmaktı. Bu insafsız eylemlere karşı hekimlerden medet umuyor, irademi zorluyordum. Zorladıkça gözlerimin önünde umut ışıkları parlıyordu.

Uzmanlar çabuk iyileşmem için severek yapabileceğim bir uğraşımım olmasını salık verdiler. Biz de kabul edince işe koyulduk. Nasıl olsa bir mesleğim vardı: Muhasebecilik. Yanıma iki de yardımcı alınca oldu bu iş dedim.

Asmaltında bana göre bir dükkan bulundu. Davulsuz, zurnasız, çelenksiz, törensiz açtık büromuzu. Komşu olduğumuz esnaf ile kaynaşmamız hiç de zor olmadı. Ben de onların defterlerini tuttum, mali ve resmi işlerini üstlendim.

Asmaltı; Arnavut kaldırımı döşeli bir mekan. Ortada yaşlı bir çardak asması. Yazın iskemlesini alan esnaf buraya çıkar.

Asmaltı avutuyordu beni. Memnun ve mutluydum. Geçen günler hastalığın gerilimini azaltmıştı. Gün, hafta, ay dediğin nedir ki... Şu koca asmaya sorun söylesin. Kaç kez sararmış yapraklarını döktü ayaklarımızın altına. Ve bir yaş daha ekledi Yukardaki defterimize.

Bir gün Asmaltında otururken, baktım ki bizimki geliyor. Yorgun olduğu yürüyüşünden belliydi. Sarıldım, öptüm. Terliydi. Arkadaşlarla tanıştırdım. Oturttum kendini toparlaması için. Sonra benim büroya geçtik. Üzgün bir havası vardı. Libyada inşaat işi alan bir firma ile iş makinaları operatörü olarak dolgun bir ücret karşılığında anlaştıklarını söyledi. Bir hafta içinde gitmesi gerekiyormuş. Vedalaşmak için gelmiş. Hüzünlü bir havada bir saat konuştuk. İçime ayrılığın acısı çökmüştü.Vedalaştık, helallaştıksarıldık birbirimize

O giderken arkasından bir süre yaşlı gözlerle baktım.

Asmaltında hastalığımın ikinci yılını doldurduğumda görünmez bir kaza gene beni bulmuştu. Ellerimde çift bastonla büroma geçeyim derken düştüm. Kalkamadım. Kaldırdılar ama, bu kez ayaklarım hepten tutmaz olmuştu. Biraz iyileşen halimi de kaybetmiştim. Ayakta duramayışıma çok üzülmüştüm.

Asmaltını terk ettiğim gün, bir daha buralara gelemeyeceğimi bilerek dedim ki, koca asmaya: o, döndüğünde dersin ki, seni hiç unutmadı, hep geleceğin günlerin hesabını yaptı.

Hasret dolu duygularım yetmiyordu ilaç olarak. Hep onu düşünüyordum.Döndüğünde dökeceği gözyaşını düşünüyor, biliyordum sonunda gideceğim yeri.

03 / Şub./ 03
Alsancak - İZMİR

İbrahim Karaca

3 Ekim 2002 Perşembe

Dalgın Adam

Bir gece geldiler; at arabasıyla, Halil'in evde olmadığı bir gece Hanifey'i götürdüler, üç yaşındaki çocuğuyla .Kaçtı mı, kaçırıldı mı anlaşılmadı. Gören olmadı ki...

Kuşkular, Salim Ağa yönünü gösteriyordu. Onun çobanına diye. Çobanın gözü vardı, Hanife de derler. Bir zamanlar adını bile çıkarmışlar, çobanla evlenecek diye. Olay duyulunca köyde curcuna kopar. Ağlaşanlar, bağrışanlar ,çağrışanlar...Yorumlar, tahminler, yakıştırmalar...
Üç, beş kadın eve girdiler. Kapılar açık, yatak yorgan açık. Hanifenin giysileri yok, bohçası yok yerinde.

Öte yanda Halil tutturmuş Ağasına beni evlendir diye. Ağa sorar çobana:
-Gönlünden geçirdiğin biri var mı
-Var, var olmasına da, evli
-Halil! Evli kadın alınır mı
-Ağam onun da bende gönlü var. Kocasına isteyerek gitmedi. Onu sevmiyor. Konuşturma beni -Ağam. Zaten kocası onun dengi değil. Allah ın Garibi, ne olacak

Ağa Halili kıramaz. Ondan çok memnun. Fakat aralarına girmeyi de Ağalık onuruyla bağdaştıramaz..Der ki Halile:
-Beni bu işe bulaştırmayın. Ben duymamış olayım. Siz bildiğiniz gibi yapın
Ağanın bu sözleri bir icazet idi. İstenen izin verilmişti.

Garip Mehmet'i köyde kısaca Garip diye çağırırlar. Neden Garip dediğine gelince: Zavallının kendi halinde, şaşırtıcı, anlaşılmaz, yadırganan bir kişiliği olduğundan herhalde. Biraz da unutkan..

Bir yaz günü Mehmet ile annesi Oturdukları ağacın altında terlerini kuruturken, anne konuyu açar:
-Bak oğlum, ben de anayım. Seni büyüttüm. Bu günlere getirdim. Askerliğini de yaptın. Baban üç, beş mal da verecek. Evlendirelim seni diyorum. Dünya gözüyle, sevinçli günlerinizi görerek mutlu olmak bizim de hakkımız
-Ana yaşım erdi. Ben de isterim doğrusu. Bulun ,helal süt emmiş birisini. Var mı gönlünüze göre birisi
-İşte yanıbaşımızda halanın kızı, ilerde dayının kızı var. İkisi de hanım kızlar. İlerde babana , bana bakarlar. Ne de olsa kanımızda kanı var
-Ana sen kime gelin alıyon Bana mı, yoksa kendinize baktırmak için mi

Ana bozulur. Susar. Bir süre konuşmazlar bu konuyu.

Önce dayıya, sonra halaya dünür giderler.Ne var ki, iki yerden de olumlu cevap alamazlar İkisi de bizim kızımız daha küçük diye dünürcüleri kırmadan ret ederler.

Anne, baba ve Mehmet ret edilmeyi biraz da onur meselesi yaparlar Köyde saygınlıklarının olmadığı biçiminde algılarlar. Konuyu hazmetmek ve soğutmak için aylarca bir daha gündeme getirmezler. İçten içe kırgındırlar.

Bir gün Mehmet, Hanifeyi çeşme başında inek sularken görür İkisi de elektriklenir. Mehmet der ki:
-Hanife! Bu ineği sen zapt edemezsin, seni sürükler İstersen ben sulayıp, evinize götüreyim
Kız cevap vermeden Mehmet ineği çekip alır. Giderken iki genç de heyecanlıdır. Mehmet kapıdan döner. Döner dönmez annesine varır ve Hanife ye dünür gitmesini ister. Anne karşı çıkar:
-Oğlum ! o kız sana yaramaz. Kırdığı cevizin sayısı belirsiz. Hoppa, saygısız, şımarık, büyük küçük bilmez. Ama, neme lazım yukarda Allah var. Doğruyu söylemeliyim: Cesur, işcimen, tuttuğunu koparan, tutumlu. Evinin has avradı olur. Ne demişler: Avrat var arpa unundan aş yapar, avrat var buğday unundan keş yapar Anası da avrat. Allah zenginlik vermemiş. Mehmet dikleşince anne der ki:
-Oğlum, dedim ya, fakirler. Hem sen benim kadar tanımazsın . O kız sana koca demez
-Zengini de gördük. Vermediler, işte

Zamanla tüm aile bireylerinin kafası Hanifeye yatar ve dünür giderler. Bir isteyişte alırlar. Herkes mutlu ve şen. Yüzlerde güller açarken, söz kahvesi içilir, lokum şeker tutulur. Hanife uzun boyuna göre uzun kırmızı giysisiyle ve başında oyalı yazmasıyla çıkar , utangaç ve heyecanlı haliyle ellerini öper.

Üç ay sonra Hanife, Mehmetlere gelin gelir.

Köylüler bir araya gelerek, imece yöntemiyle Mehmet'lere bir ev yaparlar. Çamur harçlı taş duvarlar, toprak dam. Avluda ahır, samanlık, koyunluk ve kümes. Ev, iki oda bir mutfak. Küçücük, kutu gibi. Dam topraklanırken anne un helvası ikram eder. Adettir, gelenek böyledir.
Mehmet helva ziyafetine Muhtarı davet etmeyi unutur; dalgındır ya...Muhtar, bana önem vermediler diye Mehmetin evine zorluk çıkarır, oturma izni vermez. Hanife devreye girer. Muhtarı yumuşatır. Muhtar evet der ama Geline, günü gelince karşılığını isteyeceğim der. Hnife onun ne demek istediğini anlamazlıktan gelir.Gün ola, harman ola der, içinden.
Toprak çatı altında mutlu yıllar çabuk geçer. Muhtar alacağını unutur. Mehmet davarlarının sayısını unutur. Bayram gününü unutarak, tarlaya gider. Çocuğunu nüfusa kaydettirmeyi unutur. Çobana aylık verip, vermediğini unutur. Askerlik yaptığı birliğin adını numarasını unutur. Kente alış verişe gittiğinde unutmasın diye Hanife alınacakları ona ezberletir, gene de o noksan getirir.

Ne yapsın? Adamın yaratılışı böyle. Genç yaşta bunamış gibi. Oysa çıkarına olduğu yerde Hanife den daha akıllıdır.
Ne yapsın? Adam dalgın, unutkan ve garip.

Akşamları onların yeni evin sekisinde toplanırlar. Burası kahveye gitmekten daha iyi.. Gençler neşeli, gülerler, şakalaşırlar, türkü söylerler. Gaıp pek karışmaz onlara ama, Hanife öyle değil, hem eylenir, hem eylendirir . Kahkahaları hepsinin rüzgarını keser. Çaylar içilirken bazı anılar da anlatılır.
Konu Mehmet'in dalgınlığından açılmıştı. Hanife:
-Ben size daha ilgincini anlatayım da gülün der
O sabah Mehmet erken kalkar. Daha Çürükçal ın tepesinde koyu sis varken... Güz soğuğu insanın içini titretiyor. Tohum ekmeye tarlaya gidecek.. Ben ahırdan kulaksızı ( Bir kusuru yüzünden kulağı kesildiği için bu ad verilmiş. ) çıkardım. Üstüne kepeneği ( eğer yerine) attım. Heybesine iki şinik tohumluk buğday , su ve yiyeceğini de koydum. Soğuk olduğundan ben içeriye sıcak yatağıma koştum.. O çarıklarını giyerken eşek tarlanın yolunu tutmuş. İçerden onun çüşşş! Diye bağırdığını duydum.. Koşup yetişti ve kesik kulaklara:
-Ne beklemiyorsun eşşek oğlu eşşşek
diyerek elindeki sopayla vurduktan sonra atladı üstüne. Uzun bacaklarını sallaya sallaya, kim bilir kendince neler düşünerek varır tarlaın başına. Eşektekileri indirip alıç ağacının dibine koyar. Üvenderesini arar bulamayınca düşünür:
-gelirken elimde var mıydı, yoksa köyde mi kaldı
diye.. Bana kızar:
-Adamın eline vermez ki
diye.
Hanife tadını çıkara çıkara anlatırken Mehmet'e döner ve sorar:
-Yalan mı?
Mehmet sözünü keser:
-Dur, gerisini ben anlatayım

Sonra sabanın yanına vardım ki:
-Kaynar sular dökülür gibi oldu başımdan. Dizlerimin bağı çözüldü. Yumruğumu kafama vurdum. Yumruk yetmez, kapının önündeki dibek taşına (Bulgur dövülen oyuk taş) vuracaksın bu ahmak kafayı. Şu hayvan bile benden akıllı. Hani öküzler?!.. Hadi koşul bakalım sabana da aklın başına gelsin, dedim. Sonra garıma gızdım. Sanki yatağı kapacaklar. Önce öküzleri çıkart ahırdan. Eşeği yükle. Ver üvenderemi elime, sonra gir içeriye yat akşama kadar. Haklı değil miyim arkadaşlar
-Haklısın Garip haklısın. Döveceksin garıyı”

diye alaya alırlar. Hanife biraz da üzülür. Ne de olsa alay edilen kocasıdır.

Ne olacak şimdi. Köye yol göründü. Ne demişler:
-akılsız başın cezasını ayaklar çeker. O öfkeyle garım çıksaydı garşıma valla parçalardım

Bravo Garip, yapardın alimallah ( Alim Allah yani Allah bilir). Hatta anasının evine gönderirdin

Kestirmeden köye yöneldim. Öküzler ahırda. Sabah oldu. Acıktılar. Çağrışmaya başladılar.
Sözü Hanife alır:
-Öküzlerin sesini duyunca Mehmet'i geri geldi sandım. Sonra hayvanların ahırda olduklarını anlayınca fırladım, hayvanların bakışından utandım. Hemen çözdüm iplerini, boşandırdım, kattım önüme koşarcasına vardım tarlaya.. Vardım ki, kimsecikler yok.. Dedim !bu köye döndü.. Bekledim gelecek diye. Ve geldi. Birbirimizi suçlamaya başladık. O, birden durakladı. Hiç bir şey anlayamadım Gözleri alıç ağacının altına kaymıştı. Vardık ki: ne heybe, ne kepenek, ne tohum hatta azığımızın yerinde yeller eser.

Çaresizlik içinde, adamım kulaksızın üstünde ben yerde öküzler önümüzde taşlık ve toprak yollarda giderken ben heybeye ve kepeneğe yanarken, adamım bir günlük emeğine ve iki şinik buğdayına üzülüyordu. Ve beni tenbih ediyordu:
-Sakın kimse duymasın diye..
Hikayesini bitiren Hanife soruyordu:
-Beğendiniz mi?
Mehmet'in üstüne bir gariplik çökmüştü. O da bu halinden memnun değidi. Oturanlardan bir ses geldi:
-Hanife sen çayları tazele bacım

Acımasız yıllar giderek Garip'i gözden düşürür. Hanife, Mehmet'i saymaz ve beğenmez olur. Onun ateşli gözleri avcılık oyunu oynar. Bunu fark eden gençler, sözde Mehmet'in arkadaşları oldukları için her akşam çay bahanesiyle Hanife'nin sekideler. Başka evlerde seki ve çay yok mu? Çoban Halil bile sürüyü çonaya ( Çoban yardımcısı) bırakıp çaya gelir. Anası söylemişti:
-Bu sana garı olmaz
diye. Kadınların hissi kuvvetli olur.

Halil göz ucuyla Garip'i takip eder. O tarlada yatıda kaldığı geceler Halil Hanifenin evde. Çonanın deyişine göre Onu Garip'ten boşatıp, kendisi alacakmış. Zaten çocuk da Halil'den olmaymış. Halil kaçırma planları yapıyormuş.

Anası söylemişti oğluna: Bu sana koca demez Diye

03 / 10 / 02
Sivrihisar

İbrahim Karaca

15 Haziran 2002 Cumartesi

Bir Söyleşi

Bir sabah erken , daha sürü ağıldayken, elimde dürüm, önümde sığırlar yazıya otlatmaya gidiyordum ; eşeğin üstünde köpekleri düşünerek.

Köpekler azgın, kudurgan, kimseyi geçirmezler yollardan. Yaklaşınca birisi havladı. Ötekiler de ona uydu.Hepsi ayakta beni çevirecekler belli. Kalbim atmaya başlamıştı ki, çoban hoooşt! Dedi. Pıstılar kedi gibi.

Sığırlar dağıldı yazıda. Otluyorlar, kaygısız, düşüncesiz, hayvan gibi.

Alıç ağaçlarına uğradım teker teker. Güya kiminde bir bardak çay , kiminde sabah kahvesi içtim.

Sonra benim ağaca vardım. Oturdum gölgesinde. Bir yanımda serçe sürüsü, öbüründe sığırcık. Kuşlar, sapların, anızların arasında yerlere dökülmüş taneleri topluyorlar. Bir karınca bir arpa tanesini götürmeye çalışıyor. Ama nereye?

Bir çift saksağan kısa kısa öterek ağaçları dolaşıyor. İyi tanırım bu akıllı kuşları: Hırsızdırlar. Evlerden yiyecek çalarlar. Beni uzaktan gözetliyorlar. Umutları kesilince, dolandırılacak başka yerlere...

Alıcın altında uyuyup kalmışım. Rüyamda bir Pir-i Fani çıktı karşıma. Uzun boylu, iri yapılı, gözleri parlak; sırtında abası, elinde asası, saçları sakalları uzamış, siyah ve bukle bukle, güler yüzlü ve sevimli bir ihtiyar. Bana atalarımızın yaşam öyküsünü anlatmayı önerdi .Ben ise bu öyküyü zaten merak ediyordum.

Oturdu yanıma. Uzaklardan ilham alırcasına bakarak başladı:
Onlar benim gölgemde oturdular,yediler, içtiler dinlendiler.Bu tarlada çift sürdüler, tohum ektiler, orakla ekin yoldular; tepelerinde güneş, yerde ondan daha kızgın toprak. O anlatırken ben de onu inceliyordum. Ellerine ayaklarına, yüzüne ve saçlarına baktıkça onun yaşını öğrenme merakım uyandı.

Sen kaç yaşındasın diye sormaktan kendimi alamadım. İhtiyar sakalını sıvazladı, düşündü, asasıyla toprağı karıştırdı:
- Ne bileyim ben! Ben okur yazar değilim ki. Hem ben hesap kitap da bilmem
- Bence 150 yaşındasın
- 150 ne kadar eder
- Sen çoban Osman'ı tanır mısın
- Deli Osmanı mı? Tanımaz olurmuyum Onun koyunları var ya. İşte o kadar yaşındasın
- Yaş dediğin ne kadar bir süreç
diye sorunca, önce yaş kavramını anlatma gereğini duydum.

-Siz alıç ağaçları ilkbaharda çiçek açarsınız ya
-Hee.Açarız karlar kalkınca

-Sonra koyu sıcaklar,ondan sonra da tekrar karlar .O karlar da kalkınca tekrar çiçek açarsınız.İki çiçek dönemi arasında geçen zamana biz bir yıl deriz. Kolaymış değil mi?
- Şimdi söyle bakalım sen kaç kez çiçek açtın ömrün de
- Dedim ya ben sayı saymayı da bilmem

Ona sayı saymayı da öğrettim. Öğrendikçe sevinci yüzüne vurdu, gözleri parladı canlandı.İhtiyarın sandığından daha hızlı öğrendiğini, öğrendikçe ufgunun derinleştiğini görmüş olmam beni endişelendirdi.

Kolaymış. Şimdi anladım 150 yaşın ne ettiğini. Öyleyse deli osmanın koyunlarının iki üç katı yaşta çok alıç ağacı var. Saymayı yaşı bende onlara anlatayım

Korktum ve geri adım attım. Vaz geçtim onu eğitmekten. Oğretmekten. Bakarsınız bir gün tüm alıç ağaçları okumayı, yazmayı öğrenmeye kalkarlar. Ardından okul, öğretmen, kağıt, kalem, kitap, gazete istekleri gelir. Bakarsınız okuya okuya aşkı, sevdayı da öğrenirler. Ya da anarşist, terörist olurlar. Bakarsınız hak hukuk öğrenirler. Özgürlük diye yollara dökülürler. Belki parti bile kurarlar.

- Pir-im ! Hani benim ecdadımı anlatacaktın
- Haklısın bu tarladan geçimini sağlayan tam dört kuşağı çok iyi tanırım
diye başladı:
Atalarınız şu gördüğünüz tarlayı sürdüler, ektiler, ekinini biçtiler. Benimle hepsi dost, hepsi yaran oldular. Gölgemde serinlediler. Aşlarını ekmeklerini yediler, cigaralarını içtiler. Onlara Yavşan Köyü yaranı adını vermiştim. Bak!

Adlarını veriyorum: Lütfullah, Süleyman, Ahmet ve Coşkun. Tam dört kuşak.

Baştan başlayalım: Lütfullah. Yani Allahın Lütfü adlı kulu. Bir çift öküz ve bir kara sapan ile gelirdi bu tarlanın başına. Öüzleri okşayarak, gönüllerini alarak koşardı boyunduruğa. Bir eli sapanda, ötekinde üvendere, Yaa Bismillah!çekip hayvanlara dokununca, gün boyu kavurucu güneşin altında tarlayı sürerdi. Öküzler yorulur, kendisi yorulurdu. Güneş tepeye gelince dinlenme verirdi; bir saat. O benim gölgemde sigarasını içerken hayvanlar da dinlenirdi. Lütfü tarlayı sürerken toprak mis gibi kokardı burnuma. Dinlendikten sonra öküzlerine: Haydi evlatlarım! Bi solukluk yerimiz kaldı. Biliyorum hem yoruldunuz, hem acıktınız diyerek gönüllerini alırdı.

Güneş batmasına üç adam boyu kaldığında paydos edilirdi. Lütfü, merkebin üstünde yorgun, öküzler ondan yorgun, köye doğru yola düşerlerdi..

Lütfü yü yakından izlerdim.

O, Allahın gamsızı uzun yaşadı. Hayata küsmedi. Gönül koymadı. Hep iyimser oldu. Tanrı da onun dualarını boşa çıkarmadı. Bir gün burda benim gölgemde oğlu Süleyman ile konuşmalarına tanık olmuştum: Siz gençler! Diyordu. Anlayacaksınız bir gün: Bu devran, böyle gelmiş, böyle giderDeğiştirebilir misin? İki öküzünü dört edebilir misin diye öğüt veriyordu.

Bir gün Lütfü kapının önünde çarığını çıkartırken, kulak verdim, kızgındı. Gözü bir yırtığa takılmıştı. Sözde bu çarığı dananın baş gönünden yapmıştım; fazla dayansın diye. Anasına sattığım bu bile eskimiş. Bu yollara çarık mı dayanır İçerden karısı seslenir: Bana mı diyon Herif
Yok, yok çarığa diyom. Eskimiş de Diye karısını yanıtlıyordu.

Tarhana çorbasının üstüne dökülen tereyağının mis gibi kokusu geldi burnuna. Sıcak bazlama ekmeği yanında. Ağzı sulandı, yüzü güldü mutluluktan.

Onun yaşı Deli Osmanın sürüsü kadar yoktu, ama hoş adamdı.


15/ Haz. / 02
Sivrihisar Yavşan Yaylası

İbrahim Karaca

3 Aralık 2000 Pazar

1. Meşrutiyet Devri backup


Tanzimat ve ıslahat fermanlarıyla ülkede oluşan yeni hava, Fransız devrimi ile pekişen milliyetçilik duyguları Genç Osmanlılar diye bir aydın grubun oluşmasına neden oldu.
Ülkenin diğer Avrupa ülkeleri gibi meşrutiyetle yönetilmesini isteyen bu gençler arasında Namık Kemal , Ziya paşa gibi isimlerde vardır.

Ülke 1850 lerden beri borç batağının içine girmişti, bunalım vardı.

Sonunda Mithat paşa'nın önderliğinde Abdüllaziz tahtan indirilir yerine 5.Murat geçer fakat onun da kısa sürede rahatsızlığının anlaşılması üzerine, meşrutiyet ilan edeceği konusunda söz veren 2.Abdülhamit padişah olur.

1876 da Kanun-i Esasi ilan edilir. Meclis açılır.
Kaldığınız sayfaya dönüş için tarayıcınızın(Browser) Back ikonuna basınız
Birinci Meşrutiyet, Osmanlı Devleti'nde 1876 yılında ilan edilen anayasal yönetime denir.

Osmanlı Devleti’nin ekonomik sorunları, 17. yüzyıldan itibaren toprak kaybetmesi ve sürekli bütçe açığı vermesiyle başladı. Avrupa devletleriyle imzalanan serbest ticaret antlaşmalarıyla ülkeye giren mallardan düşük gümrük vergileri alınıyordu. Bu hem devletin gelirlerini azaltmış hem de yerli sanayinin gerilemesine yol açmıştı.

Ekonomik sıkıntıların yanı sıra, özellikle 1789 Fransız Devrimi'nin etkisiyle yayılan özgürlükçü düşünceler ve ulusçuluk akımı, Osmanlı İmparatorluğu’nu da sarstı. Balkanlar'da 19. yüzyılda bağımsızlık talebiyle ayaklanmalar çıktı. Balkanlar'da ve Ortadoğu’da çıkar çatışmaları içindeki Avrupa devletleri ile Çarlık Rusya'sı da zaman zaman bu hareketleri desteklediler. Osmanlı sınırları içindeki Müslüman olmayan halkların durumlarının düzeltilmesi gerekçesiyle Osmanlı Devleti’ni reformlar yapmaya zorladılar. 1839’daki Tanzimat Fermanı ile 1856’daki Islahat Fermanı’nın ilanları bu tür koşullarda gerçekleşti.

Yeni Osmanlılar (Jön Türkler )

Öte yandan 1860’larda bir aydın hareketi olarak Yeni Osmanlılar ortaya çıktı. Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi aydınlar, Avrupa ülkelerindeki anayasal monarşilerden etkilenerek Osmanlı Devleti’nin meşrutiyetle yönetilmesi gerektiğini savundular.
Jön Türkler (Genç Türkler) (Fransızca: Jeunes Turcs) Osmanlı Devleti'nde İkinci Meşrutiyetin gelmesinde etkili olan devrimci gruptur. Dönemin şartlarında bu grubun üyeleri özgürlük ve demokrasi yanlısı olan kişiler olarak kabul edilirdi.

19. yüzyılda Avrupa'da Meşrutiyet ve Cumhuriyet idarelerinin yaygınlaşmaya başlaması Osmanlı topraklarındaki birçok ulusu da etkiledi. Balkanlar'da bağımsızlık isteyen uluslar sürekli ayaklanmalar çıkarmaya başladılar.

Kurtuluşu meşrutiyette gören bazı Osmanlı gençleri bir araya gelerek Avrupalıların Jön Türkler dediği Genç Osmanlılar cemiyetini kurdular. Başlıca üyeleri Mehmet Bey, Reşat Bey, Nuri Bey, Ayetullah Bey, Namık Kemal, Refik Bey, Ziya Paşa, Ali Suavi ve Agah Efendi'dir. Bu gençler her ne kadar rejimi yıkamadılarsa da Osmanlı Devleti'nde, Hürriyet ve Meşrutiyet fikirlerinin kökleşmesinde büyük rol oynadılar. İttihat ve Terakki Cemiyeti (Birlik ve İlerleme) önemli Jön Türk teşkilatlarından biriydi.

Osmanlı Devleti, 1850’lerden itibaren dış borç almaya başlamıştı ve 1870’lere gelindiğinde devlet hem ekonomik hem de siyasal bunalıma sürüklenmişti. Bu bunalım sırasında Mithat Paşa ve arkadaşları 30 Mayıs 1876'da Abdülaziz'i tahttan indirerek yerine V. Murat'ı geçirdiler. Ne var ki, V. Murat aydınların ve ilerici devlet adamlarının istediği reformları yapabilecek biri olmasına rağmen ruh sağlığı bozulduğu için tahtan indirildi. yerine II. Abdülhamit meşrutiyeti ilan edeceği sözünü vererek padişah oldu.


Meşrutiyetin İlanı

Abdülhamit tahta çıktığında Balkanlar’da ayaklanmalar başlamış, Çarlık Rusya'sı Osmanlılara bir ültimatom vermişti. Büyük Avrupa devletlerinin İstanbul’da toplanılan bir konferansta Balkan sorununu tartıştıkları ve Osmanlı Devletinden reformlar yapmasını istedikleri sırada, II. Abdülhamit siyasal bir manevrayla 23 Aralık 1876'da Kanun-i Esasi’yi (anayasa) ilan etti. Böylece meşruti yönetime geçilmiş oluyordu.

1876 Anayasası olarak da bilinen Kanun-i Esasi, aslında padişahın egemenlik haklarına bir kısıtlama getirmiyordu. Yürütme yetkisini tümüyle elinde tutan padişah, sadrazam ve vekilleri (bakanları) istediği gibi atayıp görevden alabiliyordu. Meclisin vekiller üzerinde denetim yetkisi yoktu. Padişah, istediğinde meclisi kapatma ve yeniden seçimlere götürme yetkisine de sahipti. Ayrıca padişah, "kamu yararı için" gerekli gördüğü kişileri sürgüne gönderebilirdi.

Kanun-i Esasi uyarınca iki kanatlı bir parlamento oluşturuldu. Üyeleri seçim yoluyla belirlenen meclise Meclis-i Mebusan, üyeleri atama yoluyla belirlenen meclise de Âyan Meclisi deniyordu. İki meclisin oluşturduğu parlamento Meclis-i Umumi (Genel Meclis) olarak adlandırılmıştı. Âyan Meclisi'nin başkan ve üyeleri doğrudan padişah tarafından atanıyordu. Anayasaya göre Genel Meclis padişahın buyruğuyla Kasımda açılıyor, Mart başında çalışmalarını tamamlıyordu....


Meşrutiyetin Askıya Alınması

II. Abdülhamid iç ve dış baskılar yüzünden meşrutiyeti ilan etmiş ve Mithat Paşa'yı sadrazam yapmıştı. Bundan dolayı ilk işi de, meşrutiyetin mimarı Mithat Paşa’yı sürgüne göndermek oldu. Ardından 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nı gerekçe göstererek Haziran 1877’de Meclis-i Mebusan’ın çalışmalarını durdurdu. Ocak 1878'de meclisi yeniden topladıysa da kendisine mecliste yöneltilen eleştiriler üzerine 13 Şubat 1878'de meclisi kapattı. Ama hiçbir işlevi olmayan Âyan (şehir ve köylerde ileri gelenler) Meclisi'ne dokunmadı. Birinci Meşrutiyet böylece sona erdi



Ali Süavi
Ali Suavi (d.1838 İstanbul - ö.1878 İstanbul) Türk düşünürü ve yazarıdır.
Medrese eğitimini tamamladıktan sonra 1866'da Muhbir gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Devrin yönetimini eleştirdiği için Kastamonu'ya sürüldü. 1869'da oradan Avrupa'ya kaçtı. Londra'da Muhabir, Paris'te Ulum gazetelerini yayınladı. 1876'da yurda dönünce Basiret'te Mithat Paşa'yı sert bir dille eleştirdi.

Çırağan Baskını
İşsiz kaldığı bir sırada V. Murat'ı tekrar tahta cıkarmak için yüzelli kadar Rumeli göçmeniyle Çırağan Sarayı'nı bastı. Olay yerine yetişen Beşiktaş Muhafızı Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından öldürüldü.

Ali Suavi, İngiliz parlamentarizmine benzeyen bir meşrutiyet arzusunu daimi olarak dile getiriyordu. Fransız filozoflarından büyük oranda etkilenmişti. Paris'te kısa bir süre La République adında bir gazete çıkartmıştı. Bu gazetede halk topluluklarının bir araya gelerek taleplerini hükümete özgürce sunabilecekleri bir sistem tasvir etmişti.[1]

Klasik medrese tahsili görmemiş olan Suavi, kimi yazarlarca muhaddis ve müctehid olarak görülmüştür. Suavi, dinde reform yapmak gerektiğini, hutbenin her milletin kendi dilinde okunmasını ısrarla savunmuştur. Suavi’nin bu fikirleri daha sonra Cemaleddin Efgani tarafından geliştirilecektir.

Namık Kemal’in Abdülhak Hâmid’e gönderdiği bir mektubunda, Ali Suavi hakkında söylediği şu sözler bir hayli düşündürücüdür: “Ali Suavi hiç de senin tahminin gibi bir adam değildi. Bir çehre nümayişine aldanmışsın. Onunla iki sene arkadaşlık ettim. O öyle bir adamdı ki, garazkâr ve dünyada misli görülmedik bir şarlatandı. Ben her şeye öyle kolay inanmadığım halde, bana kendini yedi-sekiz dil biliyormuş gibi gösterdi. O kadar cahil, cehaletiyle beraber o kadar mağrurdu. Türkçe üç satır bir şey yazsa, aleme maskara olurdu.”


İttihat ve Terakki Cemiyeti

İttihat ve Terakki Cemiyeti (Osmanlı Türkçesi: إتحاد و ترقى) (Güncel Türkçesi: Birlik ve İlerleme Derneği), Osmanlı Devleti'nde 1908 Devrimi'ne önayak olan ve 1908-1918 yılları arasında - kısa kesintilerle - devlet yönetimine hakim olan siyasî örgüt. Batı dillerinde daha çok Jön Türkler (Fransızca: Les Jeunes-Turcs, Genç Türkler) olarak adlandırılır.

Kuruluş Dönemi
Sonradan İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alan hareket, II. Abdülhamit'in rejimine karşı mücadele etmek amacıyla yurt içinde ve yurt dışında örgütlenen iki veya daha fazla grubun birleşmesiyle oluşmuştur.

Yurt içinde İTC'nin ilk nüvesini 1889'da Askeri Tıbbiye Mektebi'nde kurulan İttihad-ı Osmani Cemiyeti adlı gizli örgüt oluşturdu. Bu örgütü İshak Sükûti (1868-1902), İbrahim Temo (1865-1939), Abdullah Cevdet (1869-1932), Mehmed Reşid ve Hikmet Emin adlı beş öğrenci kurdu. Örgütün bazı üyeleri tutuklandı, bazıları ise Paris'e kaçtı ve anayasa taraftarı diğer Osmanlı muhacirleriyle biraraya geldiler.

Ahmet Rıza beyin önderliğindeki bu grup Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adlı örgütü kurdu ve 1895'ten itibaren Osmanlıca ve Fransızca yayımlanan Meşveret adlı gazeteyi çıkarmaya başladı. 1896'da yapılan kongrede, daha liberal ve İngiliz yanlısı görüşleriyle tanınan liberal Mizan gazetesinin editörü Mizancı Murat Bey cemiyet başkanlığına getirildi. 1897 başlarında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin merkezi Cenevre'ye taşındı.

1902'de yapılan I. Jön Türk Kongresi'nde cemiyet, "Prens" Sabahaddin Bey öncülüğündeki kendilerine liberal demekle beraber aslında monarşıst olan grupla Ahmet Rıza öncülüğündeki liberal-milliyetçiler arasında ikiye bölündü. 1905'ten sonra Türkiye'den gelen Doktor Nazım ve Bahaeddin Şakir Beyler'in önderliğinde propaganda ve örgütlenme çalışmalarına hız verildi. 1906 Eylül'ünde Selanik'te posta zabiti Mehmet Talat tarafından Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu ve örgüt sürgündeki jöntürkler ile irtibata geçti. İki ay sonra Şam'da Mustafa Kemal Beşinci Ordu subayları arasında Vatan adlı örgütü kurdu. 1907 Eylül'ünde Paris'te yapılan ikinci Jöntürk Kongresi'nde Jöntürk hareketi İttihat ve Terakki Komitesi adını aldı. Teşkilat Vatan ile bazı başka muhalif grupları da bünyesine kattı. 1907'de toplanan II. Jön Türk Kongresi'ne tüm muhalif gruplarla birlikte Taşnaksutyun adıyla bilinen Ermeni Devrimci Federasyonu da katıldı. Bu kongrede, II. Abdülhamit yönetimine karşı bir ihtilal örgütlenmesi kararı alındı.

1895'ten itibaren Osmanlı Devleti'nin her yanında askeri birlikler içinde devrimci örgütlerin kurulduğuna dair anlatımlar vardır. Ancak bu örgütlerin birbiriyle ilişkisi ve merkezi bir koordinasyona ne ölçüde sahip oldukları yeterince aydınlatılamamış konulardır. Örgütlerin birçoğu daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katıldı.


Merkezi Selanik'te bulunan 3. Ordu, 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren devrimci örgütlenmelerin en önemli odağı oldu. 1903'te başlayan Makedonya İsyanı'nı bastırmakla görevlendirilen ordu bünyesinde, Makedon devrimci örgütlerinden esinlenen devrimci gruplaşmalar oluştu. Örgüte katılan subay ve siviller silah üzerine yemin ediyor ve örgüt sırlarını dışa vurdukları takdirde öldürülmeyi göze alıyorlardı. 1908 Devrimi'ni Selanik'te bulunan İttihat ve Terakki Merkez Komitesi organize etti. 1908'den sonra Osmanlı siyasetinde ön plana çıkan İttihat ve Terakki liderlerinin hemen hepsi, başta Talat, Enver, Cemal, Cavit, Mustafa Kemal, Rahmi ve Şükrü Beyler olmak üzere, 1908 öncesinde Selanik'teki İTC örgütlenmesinde yer alan isimlerdi.


Mustafa Kemal
Mustafa Kemal Şubat 1907'de cemiyete üye olmuş, 22 Eylül 1909 tarihinde Trablusgarp delegesi olarak cemiyetin genel kongresine katılmıştır ve bu kongrede partiyi aşağıdaki nedenlerden tenkit etmiştir:

Parti içinde zabitler (subaylar) bulunmamalıdır. Siyasetle uğraşanlar askerlik görevini bırakmalıdır. Aksi halde askerî emir komuta zinciri, cemiyetin hiyerarşisi ile karışır ve askerî disiplin sekteye uğrar. Bunun askeriyede olumsuz sonuçları olur
Cemiyet, komita hüviyetinden çıkmalı ve partileşmelidir.
Parti yöneticileri Mustafa Kemal'in görüşlerine katılmadılar. Sadece daha önceki kongrede aynı fikri savunmuş olan Kâzım Karabekir destekledi. Bu tarihten sonra Mustafa Kemal sadece askerlikle ilgilenmeye başlamıştır.

II. Meşrutiyet Dönemi
24 Temmuz 1908'de Meşrutiyet'in ilanından sonra İTC doğrudan iktidara gelmedi; Hüseyin Hilmi Paşa, İbrahim Hakkı Paşa ve Sait Paşa gibi saygın kişiliklere kurdurulan hükümetleri dışarıdan kontrol etmeyi tercih etti. Aralık 1908'de seçilen Mebusan Meclisi'nde üyelerin büyük çoğunluğu İTC tarafından desteklenen kişilerdi. Şubat 1909'da Osmanlı tarihinde ilk kez bir hükümet, mecliste İTC grubunun verdiği güvensizlik oyuyla düşürüldü.

Cemiyetin 1908, 1909, 1910 ve 1911'de yapılan ilk dört kongresi Selanik'te gizli olarak yapılmış ve Merkez Komite üyeleri kamuya açıklanmamıştı. Gizli bir cemiyetin siyasi sorumluluk taşımadan sahip olduğu iktidar, 1909 başlarından itibaren sert eleştirilerle karşılaştı. "Rical-i gayb" (görünmez kişiler) deyimi siyasi hiciv diline girdi. Nisan 1909'da cemiyete muhalif bir gazetecinin Galata Köprüsü üzerinde kimliği belirsiz bir kişi tarafından öldürülmesi üzerine çıkan olaylar, İTC iktidarına karşı "31 Mart Vakası" olarak bilinen ayaklanmaya yol açtı. Bu ayaklanma Selanik'ten gelen ordu birlikleri tarafından bastırıldı. Cemiyet eskisinden daha güçlü bir şekilde iktidara yerleşti. II. Abdülhamit'in yerine getirilen V. Mehmet Reşat, iktidarın elinde bir kukla olmaktan ileri gidemedi. Ağustos 1909'da yapılan Kanun-ı Esasi değişikliğiyle siyasi güç, meclisin tekeline alındı.

İktidardan Düşüş
Yönetimin izlediği milliyetçi politikaların Balkanlarda (özellikle Arnavutluk'ta) yol açtığı tepkiler ve ordunun politize edilmesinin doğurduğu kaygılar, 1911'de Cemiyetin Meclis grubunun dağılmasına ve en az iki muhalif partinin ortaya çıkmasına yol açtı. Şubat 1912'de yapılan Meclis seçimleri, İTC örgütünün yönlendirdiği şiddet olayları ve yolsuzluklara sahne oldu. "Sopalı Seçim" olarak anılan seçimi, hemen her yerde İTC adayları kazandı. Bunun üzerine muhalefet seçim sonuçlarını gayrımeşru ilan ederken, ordu içinde Halaskâr Zabitan adıyla, İTC iktidarına son vermeyi hedefleyen bir örgüt ortaya çıktı. 16 Temmuz 1912'de, Halaskâr Zabitan grubu'nun muhtırası üzerine Sait Paşa başkanlığındaki İTC kabinesi istifa etmek zorunda kaldı.

Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın "partilerüstü" Büyük Kabine'si, İTC egemenliğine son vermeyi hedefliyordu. Bu amaçla öncelikle Şubat 1912 seçimi iptal edilerek Meclis feshedildi. Buna karşılık özellikle İstanbul'da İTC örgütü kontrolündeki emniyet teşkilatı tarafından desteklenen Kayıkçılar Cemiyeti ve benzeri kitle örgütleri hükümeti zor durumda bırakmaya devam ettiler.

Ekim 1912'de çıkan Balkan Savaşı'nın kısa zamanda hezimete dönüşmesi, siyasi ibrenin bir kez daha İTC yönüne dönmesine yardım etti. Şiddetli bir milliyetçilik politikası benimseyen Cemiyet, bir yandan yenilginin suçunu hükümete yüklerken bir yandan ordudaki kilit subayları ele geçirmeyi başardı. 23 Ocak 1913'teki Babıali Baskınında o sırada binbaşı rütbesinde olan Enver öncülüğünde silahlı bir grubun Babıali'de toplantı halindeki hükümeti basarak, Harbiye Nazırını öldürüp sadrazamın kafasına silah dayayarak istifaya zorlamaları ile İttihat ve Terakki askeri darbe yapmak suretiyle iktidarı ele geçirdi.


İttihat ve Terakki Yönetimi
İktidarı, askeri darbe ile ele geçirdikten sonra da Cemiyet, kendi hükümetini kurmaktansa, saygın bir asker olan Mahmut Şevket Paşa'yı sadrazamlığa getirmeyi seçti. Ancak 11 Haziran 1913'te Mahmut Şevket Paşa'nın da bir suikaste kurban gitmesi üzerine, Sait Halim Paşa sadrazamlığında kapsamlı bir diktatörlük yönetimi kuruldu. Aralarında muhalif siyasi liderlerin bulunduğu 24 kişi Mahmut Şevket Paşa suikastiyle ilgili görülerek idama mahkûm edildi. (Osmanlı Devleti'nde 1820'lerden bu yana infaz edilen ilk siyasi idamlardır.) İTC yönetiminin muhalifleri arasında bulunan, çoğu yazar, gazeteci ve milletvekili olan 250 dolayında kişi Sinop'a sürgün edildi. Tüm muhalif gazeteler kapatıldı.

Kendini bir "devrim (inkılap) rejimi" olarak gören İTC iktidarının, 1913'ü izleyen dönemdeki politikaları şöyle özetlenebilir:

-Silahlı Kuvvetlerde büyük tensikat yapıldı. Enver Bey dört rütbe birden yükseltilerek paşa oldu ve ordu yönetimine getirildi.
-Dış politika Alman yanlısı bir çizgiye yöneldi.
-İdeolojik alanda Türkçülük ve Turancılık görüşleri benimsendi. Cemiyetin "resmi sözcüsü" kimliğini kazanan Ziya Gökalp'in yanısıra, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin (Yurdakul), Ömer Seyfettin, Yunus Nadi, Halide Edip gibi partili yazarlar bu görüşleri savundular. Öte yandan, şair Mehmet Akif (Ersoy)'un savunduğu bir İslam milliyetçiliği akımı da Cemiyet içinde yandaş buldu.
-Gayrımüslim azınlıkları ekonomik yaşamdan silmeyi hedefleyen Milli İktisat Politikası benimsendi. 1914'te kapitülasyonlar tek taraflı olarak feshedildi.
-Dilde sadeleşme ve Türkleştirme çalışmaları başlatıldı.
-Medrese eğitiminin modernleştirilmesini ve Maarif Nezareti denetimine alınmasını öngören reformlar yapıldı.
-Hukuk-ı Aile Kararnamesi ile medeni hukukta kadın-erkek eşitliği getirildi, kadınlara boşanma hakkı tanındı.
-1917'de Osmanlı Hanedanı'na son vererek (belki Enver Paşa başkanlığında) bir Cumhuriyet kurma görüşü ortaya atıldı ise de Cemiyetin Talat Paşa kanadının muhalefeti üzerine bundan vazgeçildi.
-1915'te yürürlüğe konulan "Tehcir Yasası" ile Anadolu'da Ermeni tebaa'nın o sırada Osmanlı Devleti sınırları içinde kalan Suriye'ye geçici iskan planı uygulandı. Plan, bugün de yoğun olarak tartışılan Ermeni soykırımı iddialarına yol açtı
-Alman yanlısı tutum, 1914 ağustos'un da seferberlik ilan edilmesi ile yeni boyut kazandı. Sırasıyla Rusya ve İngiltere'ye savaş açıldı.

Savaş Yılları
Cemiyet üst yönetimi ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914'te hükümetten ve padişahtan habersiz olarak imzalanan ittifak antlaşması sonucunda, Türkiye Birinci Dünya Savaşı'na Almanya safında katıldı. Bu olay Cemiyet içinde eleştirilere ve bölünmeye yol açtı. Cavit Bey, Ahmet İzzet Paşa, Çürüksulu Mahmut Paşa gibi önemli İttihatçılar hükümetten ve askeri görevlerden ayrıldılar. Fethi Bey, Rauf Bey, Mustafa Kemal gibi bazıları da görevde kalmakla birlikte Enver Paşa başkanlığındaki Cemiyet yönetimine karşı çeşitli derecelerde tavır aldılar.

Daha önce İstanbul Muhafızı (emniyet müdürü) ve Bahriye Nazırı olarak rejimin üç kilit isminden biri olan Cemal Paşa, savaşın ilk aylarında Suriye kumandanlığına gönderilerek fiilen merkez yönetiminden uzaklaştırıldı. Rejimin iki lideri olarak kalan Talat Paşa ve Enver Paşa arasındaki rekabet, zaman zaman su yüzüne çıkmakla birlikte bir kopmaya yol açmadı.

Savaşın ilk aylarında Sarıkamış'ta, daha sonra Süveyş'te ve Irak'ta uğranan ağır yenilgiler Başkumandan Enver Paşa'nın siyasi konumunu sarsamadıysa da, stratejik becerisine ilişkin kuşkular doğurdu. Enver'e yakınlığıyla tanınan İaşe Nazırı Topal İsmail Hakkı Paşa'ya atfedilen büyük mali yolsuzluklar da İTC rejimini yıprattı.


Mütareke ve Kurtuluş Savaşı Dönemi [değiştir]Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilginin kesinleşmesinden sonra Talat Paşa hükümeti 8 Ekim 1918'de istifa etti. 1 Kasım'da yapılan olağanüstü kongrede İTC kendini feshederek, Teceddüd Fırkası (Yenilenme Partisi) adıyla yeni bir parti kurulmasına karar verdi. 2 Kasım'da İTC liderleri Enver, Talat, Cemal, Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım yurt dışına kaçtılar.

Bu dönemde gerek Türkiye'de gerek İtilaf Devletleri kamuoyunda yaygın olan inanca göre parti örgütü tasfiye edilmemiş, daha sonra yeniden ortaya çıkmak üzere yeraltına çekilmişti. Alman ittifakından ve savaş sırasında gerçekleşen yolsuzluk ve katliamlardan sorumlu tutulan liderler gizlenmiş, buna karşılık savaş suçlarına doğrudan karışmamış olan Cavit, Rauf, Fethi, Vasıf, Rahmi, İsmail Canbulat gibi kadrolar ön plana çıkarılmıştı.

Savaşın kaybedilmesi ve ülkenin işgali olasılığına karşı daha 1915'te Enver öncülüğünde bir direniş örgütünün kurulduğu bilinmekteydi. Nitekim 1918-1919 kışında, daha sonra Milli Mücadele'de kilit roller oynayacak olan kişiler İstanbul'a çağrılarak eğitilmiş, Anadolu'nun çeşitli kentlerinde gazeteler ve dernekler kurdurulmuş, Batı ve Kuzey Anadolu'da eski Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin önderliğinde Kuva-yı Milliye adlı direniş örgütleri teşkilatlanmıştı. Hareketin belli bir aşamasında Enver'in yurda dönerek yönetimi ele alacağı beklentisi, 1921 baharına dek, kamuoyunda yaygındı. İstanbul basınının 1919-1920 yıllarında Milli Mücadele'ye yönelttiği sert eleştirilerin başlıca konusu ve gerekçesini de "İttihatçılık" suçlaması oluşturuyordu.

Nitekim (Rıza Nur, Ahmet Ferit Tek gibi bir-iki istisna bir yana bırakılırsa), Milli Mücadele kadrolarının tamamı eski İttihatçılardan oluşmaktaydı. [3] Başta Mustafa Kemal olmak üzere Rauf, Fethi, Kâzım Karabekir, İsmet (İnönü), Celal (Bayar), Adnan (Adıvar), Şükrü, Rahmi, Çerkez Raşit ve Ethem, Bekir Sami, Yusuf Kemal, Celaleddin Arif, Ağaoğlu Ahmet, Recep (Peker), Şemsettin (Günaltay), Hüseyin Avni, Ziya Hurşit gibi milliyetçi liderlerin tümü eski İTC kadroları ve hatta Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri idiler. İttihatçı hareketin basın ve propaganda sözcülerinden Ziya Gökalp, Mehmet Emin (Yurdakul), Mehmet Akif (Ersoy), Celal Nuri (İleri), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Falih Rıfkı (Atay), Velid Ebüzziya ve diğerleri Milli Mücadele'nin de savunuculuğunu üstlenmişlerdi.

Buna karşılık Milli Mücadele kadrosunun eski İttihatçı örgütün doğrudan devamı mı, yoksa Mustafa Kemal önderliğinde yeni bir oluşum mu olduğu, tatmin edici bir şekilde yanıtlanabilmiş bir soru değildir.

İTC'nin eski liderleri 1925'te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile siyasi hayattan tasfiye edilecek, ve aralarından önde gelen 13'ü 1926'da İzmir Suikasti komplosuna karıştıkları iddiasıyla İstiklal Mahkemesi'ne sevkedilerek idam edilecekti.

İttihat ve Terakki liderlerinin Sonu
Enver, Talat ve Cemal Paşalar, 1 Kasım 1918'ten 2 Kasım'a bağlayan gece Alman torpidobotu 'R-1' ile İstanbul'u terkederek 3 Kasım 1918'de Sıvastopol'a ulaştı.[4]
Talat Paşa, 15 Mart 1921'de Berlin'de Charlottenburg semti Hardenberg sok. (bugünkü Kurfürstendamm sok.) no.4'taki ikametgahından dışarı çıktığında Ermeni Salomon Tehleryan tarafından öldürülmüştü.[5]
Cemal Paşa, 22 Temmuz 1922'de Tiflis'te uğradığı suikast sonucu öldürülmüştü.[6]
Enver Paşa, 4 Ağustos 1922'de bugünkü Tacikistan'nın Balh-i Cevan'nın 15 kilometre doğusunda bulunan Çegan tepe'de Kızıl Ordu ile çatışmaya girmiş ve öldürülmüştü.