15 Nisan 2008 Salı

Büyük Selçuklu Devleti


Kuruluşu
Selçuklular, Türk-İslam devletlerinin en büyüklerindendir. Oğuzların Üçoklar kolunun, Kınık boyuna mensupturlar. 10.yüzyıl sonu ile 11. yüzyıl başlarında islamı kabul ettiler. Selçuklular; Çin'den, Batı Anadolu dahil bütün Ortadoğu ülkeleri, Akdeniz sahilleri, Kuzeybatı Afrika, Hicaz ve Yemen'den Rusya içlerine kadar yayılan hakimiyetin, muazzam bir kültür ve medeniyetin temsilcisidir.

Devlete adını veren Selçuk Bey, Aral Gölü ile Hazar Denizi arasına hakim olan Oğuz Yabgu Devletinin kumandanlarından Dukak Subaşı'nın oğludur. Dukak ölünce, 17-18 yaşlarındaki Selçuk Bey subaşı oldu. Genç yaşına rağmen yüksek mevkilere devamlı artan bir itibara sahip olması, Yabgu ve eşini telaşlandırdı. Onu başlarından atmak için çare aramaya başladılar.(Yabgu Oğuz Türklerinin hükümdara verdikleri addır. Oğuzlar kurdukları devlete de Oğuz Yabguluğu demişlerdir.)

Öldürülmekten çekinen Selçuk Bey, kabilesiyle birlikte oradan ayrıldı. Güney yoluyla, 985 yılı sıralarında, Seyhun kenarında bulunan Cend şehrine geldiler. Bölge ve şehir, Islam ülkelerine geçişte hudut durumundaydı.

Selçuk Bey'in idaresindeki Türkler, kısa zamanda islamı kabul ettiler. Bu durum, Yabgu ile aralarını iyice açtı. "Müslümanlar, Müslimlere haraç vermez" diyen Selçuk Bey, Yabgu'nun haraç memurlarını kovdu ve bağımsızlığını ilan etti. Gayri Müslim Türklere savaşmaya başladı. Selçuk Bey'in, bağımsızlığını ilan edip, Yabgu'ya haraç vermeyerek, Müslüman olmayanlarla mücadeleye çevrede tanınıp itibar kazanmasına yol açtı. Oğuz Yabgusuna karşı olan Türkler, etrafında toplandı.

Müslümanlardan da destek Selçuk Bey, Müslüman olmayan Türkler üzerine yaptığı seferlerle şöhret kazandı. Onun bu şöhreti, Maveraünnehir'de üstünlük çalışan Müslüman devletlerden birisi olan Samanilerle anlaşmasını sağladı. Samani sultanı, Selçuk Beye, devlet sınırlarını diğer karşı korumasına karşılık, Buhara yakınlarındaki Nur kasabasına yerleşme izni verdi.

Selçuk Bey; Mikail, Arslan, Israfil, Yusuf ve Musa adlarındaki oğullarıyla Büyük Selçuklu Devletinin temelini atıp, Tuğrul ve adında iki torun bırakarak, yüz yaşlarında vefat etti.

Selçuk Bey'in büyük oğlu, Tuğrul ve Çağrı beylerin babası olan Mikail, babasının sağlığında ölmüştü. Ikinci büyük oğlu olan Arslan Bey, babasının yerine geçti. Yabgu unvanını alarak, Selçuklular da denilmeye ailesini teşkilatlandırdı. Karahanlılar'ın Samani Devletine son vermesi üzerine, Özkend'den kaçan Samani şehzadelerinden Ismail Muntasır'ın, Arslan Yabgu'ya sığınması, Karahanlılarla aralarının açılmasına sebep oldu. Arslan Yabgu komutasındaki Selçuklular, Karahanlılar karşısında başarılı muharebeler yaptılar.

Selçukluların güçlenmesi, bölgenin hakimi Karahanlılar ile Gaznelileri zor durumda bıraktı. Karahanlı-Gazneli işbirliğiyle 1025'de Arslan Yabgu, Gaznelilerce yakalanıp, Hindistan'daki Kalencer Kalesine hapsedildi. Bu hadiseden sonra, Selçuklularla Gazneliler arasında açık bir mücadele başladı. Onun esareti yıllarında Selçuklular, ortak hükümdar sistemiyle yönetildi. Musa'yı yabguluğa, Yusuf'un oğlu Ibrahim'i de yınallığa getirdiler. Mikail'in oğulları Tuğrul ve Çağrı beyler, amcalarının hakimiyetini tanımakla birlikte, ayrı bölgelerde yaşamaya başladılar.

Mahir süvarilerden oluşan Selçuklular, kalabalık hayvan sürüleri ve atları için, bol otlaklı, geniş yaylalar aradılar. Bu nedenle zaman zaman, komşuları Karahan’lılar ve Gazneli’lerin sınırlarına taşıp, yerli halkın şikayetlerine sebep oldular. Onların bu durumunu kendileri için tehlikeli gören Karahanlılar, Selçuklu ailesi içinde karışıklık çıkarmak istedilerse de başaramadılar. Üzerlerine kuvvet gönderildi. Hatta Yusuf Bey öldürüldü. Musa Yabgu ile birleşen Tuğrul ve Çağrı beyler, Karahanlı kuvvetlerini yenerek, Yusuf Bey'in intikamını aldılar. Siyasi durum iyice gerginleşti. Bölgede değişiklikler oldu. Bir baskınla Selçuklular bir hayli zayiata uğratıldılar.

Bunun üzerine Çağrı Bey, dağılan Selçuklulardan üç bin kişilik bir süvari kuvvetiyle, Gazneli mukavemet mevkilerini aşarak, Doğu Anadolu sınırlarına kadar gitti. Van Gölü havzasından, kuzeyde Tiflis'e kadar uzanan bölgede keşif harekatı yaptı. Ermeni ve Gürcü kuvvetlerini yenerek, bölgenin otlak ve yaylaklarının keşfiyle, gerekli siyasi, etnik, kültürel ve askeri stratejik bilgileri topladı. Bizans şehirlerine girdi. Keşif harekatı neticesinde, bölgenin, Selçukluların yerleşmesine müsait olduğunu tespit ederek Tuğrul Bey'e bildirdi.

Selçukluların esir yabgusu Arslan, 1032 yılında, Hindistan'da hapsedilmiş bulunduğu Kalencer Kalesinde ölünce, Gaznelilerle ilişkiler daha da bozuldu. Musa Yabgu ile yeğenleri Çağrı ve Tuğrul beyler kumandasındaki Selçuklu ve Türkmen güçleri, bölgenin stratejik mevkiinde yer alan ve Gaznelilere ait olan Horasan'a ani bir taarruzla girerek, Merv, Nişabur ve Serahs havalisini ele geçirdiler. Gazne sultanı Mesud, Selçukluları tanımak zorunda kaldı. Musa Yabgu'ya, Tuğrul ve Çağrı beylere bulundukları yerlerin valiliklerini verdi. 1035 yılında yapılan bu antlaşma, dört ay gibi kısa bir süre devam etti.

Yeniden başlayan Gazneli-Selçuklu mücadelesi, daha da şiddetlendi. Selçuklular, hafif süvari kuvvetleriyle, Gaznelilerin fillerle takviye edilmiş, ağır teçhizatlı, çoğu piyadeden meydana gelen ordusuna, gerilla savaşlarıyla çok kayıp verdirdiler. 1038 yılında Serahs civarında yapılan savaşta, Gazneli ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Gazneli Sultan Mesud, büyük bir devlet adamı, cesur bir kumandan olmasına rağmen, bu yenilgiden sonra Nişabur'u Selçuklulara bırakıp, kesin sonuç alınacak büyük savaşı devamlı geciktirdi.

Tuğrul Beyin kardeşi İbrahim Yınal, 1038'de Nişabur'u alıp, Tuğrul Bey adına hutbe okuttu. Nişabur'a gelen Tuğrul Beyi muhteşem bir törenle karşıladı. Tuğrul Bey Sultanü'l-Muazzam (Büyük Sultan), Çağrı Bey de Melikü'l-Mülûk (Hükümdarların Hükümdarı) ünvanını aldı. Devleti'nin kuruluş ve istiklalini (bağımsızlığını) ilan ettiler. Selçuklu-Gazneli mücadelesi, 23 Mayıs 1040 Dandanakan Meydan savaşı sonunda Selçukluların üstünlüğü ele geçirmesiyle neticelendi.

Selçukluların Yükselişi

Dandanakan'ın muzaffer başkumandanı Çağrı Bey, zafer sonrasında verilen toy, yani büyük ziyafette, üstün idarecilik vasfı keskin siyasi zekasını takdir ettiği kardeşi Tuğrul Beyi Selçuklu Sultanı ilan etti. Merv, başkent yapıldı. Toplanan kurultayda, fethedilecek yerlerle, idareciler tespit edildi. Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Beye, Bust-Sistan havalisi Musa Yabgu'ya, Nişabur'dan itibaren bütün batı bölgeleri Tuğrul Beye verildi. Çağrı Beyin oğlu Yakuti ile Ibrahim Yınal, batı cephesinde kaldılar. Hanedandan Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış, Cürcan ve Damgan'a, Çağrı Beyin oğlu Kara Arslan Kavurd ise, Kirman havalisine tayin olundular.

Görev taksiminin ardından, kısa zamanda, kuzeyde Harezm dahil, Maveraünnehir, Sistan, Mekran bölgesi, Kirman ve civarı, Hürmüz emirliği, hatta Arabistan Yarımadasında Umman ve dolayları ile Cürcan, Badgis, Huttalan tamamen zapt edildi. Tuğrul Bey, Taberistan, Kazvin, Dihistan, Isfehan, Nihavend, Rey ve Şehrezur'u alarak devletin sınırlarını genişletti.

1046'da Gence, 1048'de Erzen, Karaz, Hasankale, Erzurum ve havalisindeki Gürcü, Ermeni ve Bizans orduları yenilgiye uğratıldı.

Henüz yeni kurulan devlet, kısa zamanda, Büveyhilerin işgalindeki Bağdat hariç, bölgedeki bütün Islam topraklarına hakim Sultan Tuğrul, Büveyhilerin işgalindeki halifelik merkezi olan Bağdat'ı kurtarmak için, Abbasi halifesi El-Kaim bi-Emrillah'ın davetiyle 17 Ocak 1055'te Bağdat'a girdi.

Halifenin, alimlerin ve Sünni Müslümanların büyük memnuniyetle karşıladığı Tuğrul Bey, Hükümdarlığını yıkarak, Abbasi halifeliğini yeniden ihya etti. Islam dünyasının takdirini kazanıp, büyük iltifatlara kavuştu. Halifeliğe yapılan Fatımi saldırılarını bertaraf etti. Halifelik makamına ve Bağdat şehrine hizmetinden dolayı, 25 Ocak 1058'de Tuğrul Bey'e iki altın kılıç kuşatan Halife, onu, doğunun ve batının hükümdarı ilan etti.

Selçuklu sultanının, halife tarafından "Dünya Hakanı" edilmesi, Türklere büyük itibar kazandırdığı gibi, Alplik ruhunu okşayarak, Islam'ı yayma çabalarına daha fazla sarılmalarına Aynı yıl Tuğrul Bey, tahrikler sebebiyle isyan eden üvey kardeşi Ibrahim Yınal'ı cezalandırdı. Çağrı Bey 70 yaşlarında 1060 yılında, Tuğrul beyde 1063 yılında yine 70 yaşında vefat etti. Tuğrul Bey, devletini sağlam temeller üzerine oturtarak, sınırlarını Ceyhun'dan Fırat'a kadar genişletti. Anadolu üzerine yaptırdığı akınlarla, Bizans yönetiminde bulunan bölgenin Türk yurdu olması için ilk harcı koydu.


Tuğrul Beyin oğlu olmadığından, Çağrı Beyin oğlu Muhammed Alparslan, Selçuklu sultanı oldu. Başa geçer geçmez, amcasının Amidülmülk'ü görevden alarak, yerine Nizamülmülk'ü tayin etti. Sultan Alparslan, tahta geçmek iddiasında bulunan diğer rakiplerini bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere başladı. Kafkaslardan dolaşıp mahalli küçük krallıkları itaati altına aldı. Doğu Anadolu'nun kuzeydoğu ucundaki meşhur Ani kalesini 1064'te fethederek, 16 Ağustos 1064'te Kars'a girdi. Ani, Hristiyan aleminin kutsal yerlerinden biriydi. Bu fetihler Islam dünyasında büyük sevinç kaynağı oldu ve halife Kaim bi-Emrillah, Alparslan'a, "fetihler babası", yani çok fetheden anlamına gelen "Ebü'l-Feth" lakabını verdi. Sultan, 1065 yılı sonlarında doğuya yönelerek, Yurd ve Mangışlak taraflarına yürüdü. Başarı ile biten seferin sonunda; ticaret yollarını vuran Kıpçak ve Türkmenler itaat altına Alparslan, 1067 senesinde Kirman meliki olan kardeşi Kavurd'un isyanıyla karşılaştı. Bu isyanı kısa sürede bastırdı. Öncelikle Müslümanlar arasında birliğin sağlanmasını arzu eden Alparslan, Bahreyn taraflarındaki Karmati sapıkları ve Önasya'daki Şii-kalıntılarını temizlemek için harekete geçti. Şii-Fatımi baskısının Islam ülkeleri üzerinden kalkmakta olduğunu gören Mekke, Alparslan'a itaatini arz ederek, hutbeyi Abbasi halifesi ve Sultan Alparslan adına okutmaya başladı.


Doğuda ve Batıda sistemli bir şekilde yapılan fetih hareketleri; 1067 yılında Anadolu'da başlatılan yıpratma ve yıldırma akınları, 26 Ağustos 1071'deki Malazgirt Savaşına kadar devam etti. Malazgirt Zaferiyle Selçuklulara kapıları açılan Anadolu, Türkiye Türklerinin istikbaldeki yurdu durumuna girdi.


Malazgirt Zaferi sonrasında, Bizans imparatoru Diogenes ile yapılan antlaşma, tahttan indirildiği için uygulanamadı. Sultan Alparslan, antlaşmanın silah zoruyla tatbikini kumandan ve beylerine emrederek, bütün Anadolu'nun fethini istedi. Selçuklu emrindeki Türkmen boyları, Orta Asya'dan batıya sevkedilerek, Doğu Anadolu'daki Bizans hududuna gönderildi. Selçukluların gaza akınlarına karşı koyamayan Bizans kale ve garnizonları, Türklerin eline geçti. Türk akınları, Marmara Denizi sahillerine kadar uzandı ve fethedilen Anadolu, iskan edildi. Anadolu'nun Türkleşip islamlaşması için gerekli bütün tedbirler alındı. Sultan Alparslan, Maveraünnehir seferinde, esir alınan bir kale kumandanı tarafından şehit edildi. Türk tarihinin büyük sultanlarından olan Alparslan, enerjisi, disiplini, yiğitliği ve adaletiyle temayüz etmişti.

Alparslan vefat ettiğinde, devlet toprakları, doğuda Kaşgar'dan, batıda Ege kıyıları ve Istanbul Boğazına, kuzeyde Hazar-arasından, güneyde Yemen'e kadar olan bir bölgeye yayılmıştı.

Alparslan'ın yerine oğlu ve veliahtı Melikşah, Selçuklu sultanı oldu. Sultanlığını tanımayan amcası Kavurd ile, Kerez'de savaşı kazanan Melikşah, birkaç gün sonra Kavurd'un ölümüyle, devlet içinde asayişi kısa sürede sağladı. İç işlerini halleden Melikşah, mücadelesinden faydalanarak Selçuklu hudutlarına saldıran Gaznelilerle Karahanlılara karşı sefere çıkıp onları anlaşmaya mecbur etti.

Doğu sınırlarının güvenliğini sağlayan Melikşah, babasının veziri ve kendisinin de hocası olan, sapık ve batıni akımlara müdafaası için Nizamiye Medreselerini kuran Nizamülmülk'ten vezirliğe devam etmesini istedi. Bu sayede Selçuklu Devletine ve Islam dünyasına çok hizmet etmesine vesile oldu.

Sultan Melikşah, çok sakin, affedici, fakat devlet ve millet işlerinde çok ciddi, müstesna bir şahsiyetti. Devrinde bozkırlardaki boylarını, bütün İran'ı, Arabistan'ı, Suriye ve Filistin'i yönetimi altına aldı. Anadolu'nun fethi üzerinde hassasiyetle durup, babasının görevlendirdiği amcaoğlu Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve Türkmen beylerinden Alp Ilig, Artuk Bey, Mansur, Dolat gibi komutanlarla fetihleri sürdürdü. Selçuklu komutanları, Bizans'ın Türklere karşı kurduğu Ölmezler adlı askeri birlikleri mağlup ettiler. Artuk Bey, kuvvetlerini, 1074'te Sapanca çevresinde yenerek, yüz binden fazla Türk'ü, İzmit'ten Üsküdar'a kadar olan sahaya yerleştirdi.

Kutalmışoğlu Süleyman Şah, güneydoğu harekatıyla, Adana dolaylarını fethetmekle meşguldü. Fırat'ı geçerek Çukurova, Antep ve Urfa'ya dağılan Ermeni ve ücretli Frank askerlerini Antakya'da, Gümüştigin de Nizip, Amid (Diyarbakır) ve Urfa civarında Bizans kuvvetlerini mağlup ettiler.

Artuk Bey, Sultan Melikşah'ın emriyle, Doğu harekatını idare etti. 1074-1077 yılları arasında Sivas, Tokat, Çorum havalisini, Yeşilırmak ve Kelkit havzalarını ele geçirdi. Artuk Beyden sonra yerine Danişmend Gazi geçerek, Amasya ve civarını Karadeniz'e kadar aldı. Mengücük Gazi, Şarki Karahisar, Erzincan ve Divriği havalisini; Ebü'l-Kasım da Erzurum ve Çoruh bölgesini fethetti.

Orta, Kuzeybatı ve Batı harekatını Kutalmışoğlu Süleyman Şah idare edip, Bizanslılarla mücadele ve onların asi kumandanlarıyla ittifak yaptı. Bizanslılar, Balkanlar'daki iktidar mücadelesi ve iç hadiseler üzerine, Selçuklulardan yardım istediler. Yardım talepleri, Selçukluların çıkarları doğrultusunda karşılandı. Süleyman Şah, Iznik'e yerleşerek, bu şehri, Türkiye Selçukluları Devletinin merkezi yaptı. Selçuklular, Anadolu'da sahil şehirleri dışında, Toroslar ve Çukurova'dan Üsküdar'a kadar bütün bölgeye yerleştiler. durum karşısında Avrupalılar, Çin'e elçilik heyeti göndererek, Selçukluların doğudan sıkıştırılmasını istediler. Ancak, sonuç alamadılar.

Diyarbakır bölgesinin fethi için Selçuklu seferleri, Fahrüddevle Cüheyr'in Isfehan'a gelmesiyle başladı. Fahrüddevle, buradaki itikadlı Karmatilerin yola sokulması için çalışan Artuk Bey ve bağlı kuvvetlerle birlikte Diyarbakır'a doğru yola çıktı. Fahrüddevle'nin komutasındaki birlikler, çevredeki Mardin, Hasankeyf, Cizre ve daha otuz kadar kaleyi ele geçirdi.

Diyarbakır, Fahrüddevle'nin oğlu Zaimüddevle emrindeki kuvvetlerin 4 Mayıs 1085'te şehre girmesiyle düştü ve Mervaniler Devleti ortadan kalktı. Musul'un fethine memur edilen Aksungur ve diğer Türkmen emirleri şehre savaşmadan girdiler. Fethi takiben Musul'a gelen Melikşah, büyük bir törenle karşılandı. Musul emirliğine Şerefüddevle'yi tayin etti. Sultan Alparslan zamanından beri Suriye ve daha güneye yürüyen ünlü Selçuklu kumandanlarından Atsız, seferlerini Melikşah zamanında da sürdürdü. Uzun süre kuşattığı Dımaşk (Şam)'ı 1076 Martında Selçuklu topraklarına kattı. Dımaşk'ın alınmasından camilerde okunan Şii-Fatımi ezanını yasaklayarak, cuma hutbesini Halife Muktedi ve Sultan Melikşah adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devletinin "Fatımi Devletinin ortadan kaldırılması" politikasına uygun olarak, Mısır'a doğru sefere devam etti. Fakat, başarılı olamadı ve başarısızlığı Suriye emirliğinden alınmasına sebep oldu. Yerine, Melikşah'ın kardeşi Tacüddevle Tutuş Sultan Melikşah, kardeşi Tutuş ile Kutalmışoğlu Süleyman Şahın mücadelesi üzerine 1086'da Isfehan'dan hareket ederek, asayişi yeniden tesis etti. Halep valiliğini Aksungur'a, Urfa'yı Bozan'a, Antakya'yı da Yağısıyan'a verdi.

1087 yılında Melikşah, Süveydiye kıyılarından Akdeniz'e ulaştı. Böylece Uzakdoğudan Ortadoğuya kadar hakimiyet kurdu. Dönüşte hilafet merkezi olan Bağdat'ı ziyaret etti. Halife Muktedi tarafından iki kılıç kuşatıldı ve 25 Nisan 1087'de "Dünya Hükümdarı" ilan edildi.

Saltanat Mücadelesi ve Çöküş

Selçukluların Türklüğe, Islam dünyasına ve insanlığa yaptıkları hizmetlerle kısa sürede yükselmeleri, düşmanlarını hızlı soktu. Bizanslılarla ve sapık fırkalarla mücadele eden alim ve kumandanlar suikastla öldürülüyordu. 1092 senesinde, önce Selçukluların ünlü veziri Nizamülmülk, Hasan Sabbah'ın fedailerinden bir batıni tarafından; arkasından Sultan Melikşah, Bağdat'ta 38 yaşında zehirlenerek şehit edildi.

Melikşah'ın ölümüyle başlayan saltanat mücadelesinde Şam meliki Tutuş, derhal sultanlığını ilan etti. Bu arada Melikşah'ın Terken Hatun da, küçük oğlu Mahmud'u sultan ve torunu Cafer'i halifenin veliahdı yapmak için bütün gücüyle uğraştı ve 1092'de Mahmud'un saltanatını ilan ederek, namına hutbe okutmaya muvaffak oldu. Yine bu arada taraftarlarıyla Rey'e çekilen Berkyaruk da sultanlığını ilan etti ve Terken Hatun'un üzerine gönderdiği orduyu Burucerd'de bozguna uğrattı. Terken Hatun'un Gence meliki Ismail'i yanına çekmesi de bir yarar sağlamadı.

Terken Hatun'un bir suikast neticesinde öldürülmesiyle, saltanat mücadelesi, Tutuş'la Berkyaruk arasında kaldı. Tutuş, Rey üzerine yürüdüyse de, 1093 yılında vuku bulan uzun mücadeleler sırasında birçok emir, Berkyaruk tarafına geçti. Bu sayede Berkyaruk, karşısında orduyu bozguna uğrattı. Ayrıca Tutuş'un ölümüyle bütün rakiplerini bertaraf ederek, Bağdat'ta adına hutbe okutan Sultan Berkyaruk zamanında Selçuklu Devleti:
a) Irak ve Horasan,
b) Suriye,
c) Kirman,
d) Türkiye Selçukluları olmak üzere dörde bölündü.

Ayrıca Doğu Anadolu'nun çeşitli yerlerinde Türkmen beylikleri ve Atabeylikler ortaya çıktı. Berkyaruk, parçalanan Selçuklu Imparatorluğunu toplamaya başladığı bir sırada, Haçlı orduları da Suriye'ye geldi. Berkyaruk, Haçlılara ve onların Antakya Kuşatmasına karşı Kürboğa'yı ve Artuklu beylerini sefere gönderdi.

Anadolu'dan geçen Haçlılar, Suriye'ye vardıkları zaman sayıları oldukça azalmıştı. Ancak, Şii-Fatımilerin, Sünni Müslümanlara karşı Haçlılarla ittifak yapmaları, ayrıca Suriye emirleri arasındaki ve rekabetler, Tutuş'un oğlu Dukak ile birlikte Suriye kuvvetlerinin haber vermeden çekilmesi, Frenklerin taarruza geçerek, Türkleri bozguna uğratmalarına sebep oldu.

Neticede ilerlemeye devam eden Haçlılar, Antakya'yı işgalden bir yıl sonra Kudüs'ü ele geçirip, şehirde yaşayan yetmiş bin Müslüman ve Yahudiyi hunharca katlettiler. Bu arada Gence Meliki ve kardeşi Muhammed Tapar, Berkyaruk'a saltanat iddiasıyla isyan etti. Berkyaruk, 1100 senesinde Sefidrud'da mağlup olmasına rağmen, Muhammed Tapar'ı arka arkaya dört kez bozguna uğrattı. Ahlat'a sığınan Muhammed Tapar, buranın hükümdarı Sülemen'i ve Ani emiri Menuçehr'i hizmetine alarak yeniden savaşa hazırlandıysa da, Sultan Berkyaruk çok kan aktığını, memleketin harap, emir ve askerlerin yorgun düştüğünü, hazinenin boş kaldığını, vergilerin edilemez hale geldiğini ve nihayet Islam düşmanlarına fırsat verildiğini beyan ederek, gönderdiği bir elçiyle kardeşini barışa ikna etti.


Böylece 1104'te Azerbaycan'da Sefidrud hudut olmak üzere, Kafkasya'dan Suriye'ye kadar bütün vilayetlerde Muhammet Tapar sultan tanındı. Bağdat, Rey, Cibal, Taberistan, Fars, Huzistan, Azerbaycan, Mekke ve Medine'nin idaresi de Berkyaruk'ta kaldı.

Büyük Selçuklu Devleti, iki devlete ayrılmak suretiyle, Türkiye ile birlikte üç Selçuklu sultanı ortaya çıktı. Ancak bu durum sürmedi. Çünkü Berkyaruk, hastalıklı olduğu için 1104 yılında, yirmi altı yaşındayken vefat etti.

Berkyaruk'un vefatından sonra Muhammed Tapar, Bağdat üzerine yürüyerek, fazla zorluk çekmeden 1105'te tek başına sultan oldu. Önce amcasının oğlu Mengübars'ın isyanını bastırdı. Daha sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik Batınilere karşı mücadele etti. 1107'de, Batınilerin merkezi olan Alamut Kalesi kuşatıldı ve çok sayıda Batıni öldürüldü.

Selçuklular arasındaki karışıklıklardan faydalanan Haçlılar, Birinci Haçlı Seferi sonunda Suriye'de Haçlı devletleri kurmaya başladılar. Sultan Muhammed Tapar, bunların üzerine ordular gönderdiyse de, kumandanlar arasında tam anlaşma sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emir Mevdud, Şam Ümeyye Camii'nde bir Batıni tarafından öldürüldü. Sultan, Haçlılara karşı Aksungur'u kumandanlığa getirdi. Bu arada kardeşi Sencer'i Suriye ve Horasan'daki Batınilerle mücadele etmekle görevlendirdi. Alamut üzerine de bir ordu gönderdi ama sonuç alınamadı. Sultan Muhammed Tapar 1118'de vefat etti.Sultan Muhammed Tapar, Isfehan'da yaptırdığı medresenin bahçesine defnedildi.


Ileri gelen devlet adamları, Muhammed Tapar'ın henüz küçük yaştaki oğlu Mahmud'u tahta geçirdilerse de, Melikşah'ın oğlu Horasan meliki olan Sencer, yeğeni Mahmud'un sultanlığını kabul etmeyerek, saltanat iddiasında bulundu. 14 Ağustos 1119 tarihinde yapılan Save Savaşını kazanarak sultanlığını ilan eden Sencer, yeğenine evlat muamelesi yaptı ve kendi egemenliğini tanımak şartıyla, Rey hariç, batı ülkelerinin hakimiyetini ona bıraktı. Sultan Sencer, batı işlerinden çok doğu ile uğraştı. Gaznelilerle savaştı. Karahanlıları kendisine bağladı. Zamanı, Selçukluların parlak devriydi.

Bu arada Büyük Selçuklu Devletini iki büyük tehlike tehdit ediyordu. Bunlardan birisi, batıdan Anadolu ve Suriye'ye saldırmakta olan Haçlılar, diğeri doğudan gelen ve devletin doğu sınırlarını zorlayan Karahitay'lılardı. Sultan, yalnız bu ikinci tehlikeyle uğraştı. Doğu Karahanlılar Devletini yıkarak Seyhun boylarını zorlayan Karahitaylarla çarpışan Sencer, onlarla Eylül 1141 yılında yaptığı Katvan Meydan Savaşını kaybetti. Bu muharebeden sonra, Seyhun nehrine kadar olan topraklar Karahitayların eline geçti.


Katvan Meydan Muharebesiyle, Büyük Selçuklu Devleti tarihinde yeni bir devir başladı ve Selçuklu ülkesi, Müslüman olmayan Türk ve Moğol birliklerinin istilasına uğradı. Sultan Sencer'in bu yenilgisinden faydalanmak isteyen Gur hükümdarı Alaeddin Hüseyin, yıllık vergiyi vermemek, sultanlık peşinde koşmak gibi davranışlarla, Sencer'e olan tabiliğinden kurtulmaya çalışıyordu. Zaten, sınırlarını fazla genişletmesi, bölgenin dengesini bozmakta ve bu durum Sultan Sencer'i endişeye düşürmekteydi. Büyük kuvvetlere sahip olan Gurlular üzerine yürüyen Sultan Sencer, Haziran 1152'de yaptığı muharebede Gur ordusunu yenerek, Katvan'da kaybedilen itibarı yeniden sağladı.

Gur galibiyetinden erişilen ihtişam fazla uzun sürmedi. Vergi tahsili sırasında yapılan haksızlık yüzünden, kendi soyundan Oğuzlarla bazı emirler arasındaki ihtilaflar gittikçe büyüdü. Sultan Sencer, bir kısım emirlerin ısrarı ile, göçebe oğuzların üzerine yürümek zorunda kaldı. 1153 yılı Mart ayında Belh civarında, Oğuzlarla yapılan savaşı Selçuklular kaybettiler. Bu ağır yenilginin sonunda Sultan Sencer esir düştü.


Oğuzlar, Sencer'e esir de olsa sultan gözüyle baktılar. Esir Sultanı kurtarmak için ilk harekete geçen, onu savaşa sürükleyen Belh valisi Emir Kumac'ın torunu Müeyyed Ayaba oldu. Sencer, her ne kadar gündüz tahtta oturtuluyor ve zahiri bir iltifat görüyorsa da geceleri demir bir kafeste uyuyordu. Onun adına çok usulsüz işler yapılıyor ve bazı vaatlerde bulunuluyordu. Bu durum karşısında Sencer, 1156 yılı Nisan ayında kaçmaya muvaffak oldu. Fakat ağır Oğuz darbesi altında çöken, iç huzursuzluk ve istikrarsızlığa maruz kalan Büyük Selçuklu Devleti, kendini toplayamadı.

Her ne kadar tabi beyler, Sencer'e kurtuluşundan dolayı memnuniyetlerini ve bağlılıklarını bildirmişlerse de, Selçuklu kumandanları arasındaki mücadele Sultana gerekli imkanı sağlamadı. Sencer, 9 Mayıs 1157 senesinde yetmiş üç yaşında vefat etti. Merv'de önce yaptırdığı Darü'l-Apir'de defnedildi. Onun vefatından sonra Büyük Selçuklu Devletinin İran, Irak, Suriye ve Anadolu'daki parçaları, Selçuklu Hanedanına mensup kişilerce idare edilip, on dördüncü yüzyıla kadar devam edenler oldu.

Devlet Teşkilatı, Kültür ve Medeniyet
Devlet Teşkilatı: Selçukluları meydana getiren Oğuzlar, Orta Asya'dan Maveraünnehir ve Horasan'a gelince bütünüyle Islamiyetkabul ettiler. Müslüman olmalarıyla eski bozkır kültürünün Islama aykırı olmayan müesseselerini sentezleştirdiler. Türk Devlet geleneğinin esasını teşkil ettiği Selçuklu devlet teşkilatı; Karahanlı, Samanlı, Gazneli ve Abbasi devletleri teşkilatlarından geniş faydalanmış ve bunları kendi bünyesinde mükemmel bir surette uygulamıştır.

Hükümdar: Töre ve müesseselerin tanıdığı haklarla devletin tek hakimidir. Sultan unvanlı hükümdarlara genellikle Sultanülazam denilirdi. Türklerdeki Hakan veya Kağan, batıdaki imparator kelimesinin karşılığıdır. Sultan, Türkçe adının yanında Islami ad Halife tarafından künye ve lakap da verilirdi. Sultan merkezde oturur, ülke toprakları hanedan mensuplarınca idare edilirdi.

Merkeze bağlı beylik ve atabeylikler vardı. Sultanın hakim olduğu ülkelerde adına hutbe okunur ve para basılırdı. Fermanlara divanın kararlarına büyük sultanın imzası yerine tuğra çekilip, tevkii (nişan) yazılır ve emir ondan sonra yürürlüğe girerdi. Harplerde devlet ileri gelenleriyle yaptığı seyahatlerde, hakimiyet işareti olarak, başının üstünde atlastan veya altın sırmalı kadifeden yapılmış (hükümdar şemsiyesi) tutulurdu. Çetre, sultanın ok ve yaydan meydana gelen armaları işlenirdi. Hükümdarlık sarayının kapısında veya saltanat çadırının önünde, namaz vakitlerinde, günde beş defa nevbet (mehter) çalınırdı. Sultan, haftanın belirli günlerinde
devlet ileri gelenleriyle yüksek mevkili memur ve kumandanları huzuruna kabul edip, ülke meselelerini görüşür ahalinin halinden haberdar olurdu.

Saray Teşkilatı: Sarayda sultanın ailesi ve maiyeti otururdu. Saray teşkilatı ve teşrifatçılık, önceleri Oğuz töresine göre yapılırken, sonraları Islami hüviyet kazandı. Sarayda, sultanla divanlar arasındaki irtibatı Hacibü'l-hacib denilen Hacib sağlar; örfi meselelerin hallinde kadıya da yardımcı olurdu. Hacibler, sultanın güvendiği kişiler arasından seçilirdi.

Emir-i Candar: Saray muhafızlarının başı olup, maiyetindeki hassa birlikleriyle sarayın ve sultanın emniyetini sağlamakla görevliydi. Silahdar, merasimlerde sultanın silahlarını taşırdı ve silahhanedeki muhafızların amiriydi.

Emir-i Alem: Sultanın "Rayet-i Devlet" denilen bayrağını, saltanat sancaklarını taşımak ve muhafaza etmekle görevliydi. alemin maiyetinde alemdarlar vardı. Yasacı, bayrak ve nevbet takımını muhafaza ve idare ederdi.

Camedar: Sultanın elbiselerinin muhafızıydı. Emir-i meclis, sultanın ziyafetlerini hazırlatıp, teşrifatçılık yapardı. Emir-i Çeşnigir, yemeklerini hazırlayan ve sofra hizmetlerini yapan çeşnigirlerin amiriydi. Şerabdar-ı has, sultanın şerbetlerini hazırlamakla, haftanın belirli günlerinde toplanan mecliste ve yemeklerde hizmetle görevliydi.

Serhenk (Çavuş), törenlerde ve sultanın seyahatlerinde yol açardı. Ayrıca, Abdar, Emir-i Ahur, Üstadüddar, Vekil-i Has, Emir-i Şikar, Bazdar ve Nedimler de sarayda vazifeli kişiler arasındaydı.

Hükûmet: Büyük divan denilen "divan-ı saltanat"ta devletin umumi işleri görüşülüp yürütülürdü. Selçuklularda büyük divandan mali, askeri, adli ve diğer işlerine bakan divanlar da vardı. Divan başkanı, sultanın mutla vekili olan Sahib, Sahib-i Divan ve Hace-Büzürg de denilen vezirdi. Vezir bir tane olup, alamet olarak destar (sarık) ve altın divit verilirdi. Vezirin dividi, Devatdar'da olup, aynı zamanda sır katipliği de yapardı.

Selçuklularda, Istifa divanı, mali işlerle ilgilenir, en önemli üyesine Müstevfi denirdi. Tuğra divanı, ferman, berat, menşur, mektup yazışmalara tuğra çekerdi. Işraf divanı; Müşrif-i memalik de denilen müşrifin amirliğinde genel teftiş yapardı. Divan-ı arz'a, Arzü'l-ederdi. Emir-i ariz de denilen bu zatın başkanlığındaki teşkilat, milli savunma hizmetleri ve ordunun ihtiyaçlarını karşılamakla vazifeliydi. Şehzadelerin yetişmesiyle ilgilenen atabeyler, eyalet merkezlerinde güvenlik hizmetleriyle ilgilenen ve şıhne (veya şahne) denilen askeri valiler, mülki idareden mesul olan amiller ve zabıta hizmetleriyle "emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker" (iyiliği emredip kötülükten sakındırma) görevini üstlenmiş olan muhtesipler de hükümet teşkilatı içinde yer alırdı.

Adli Teşkilat: Adliye; şer'i ve örfi kaza olmak üzere ikiye ayrılırdı. Şer'i davalara kadılar bakardı. Kadı'l-kudat denilen baş bulunur, merkezde mahkeme başkanlığı yapardı. Baş kadı, diğer kadıları da teftiş ederdi. Kadılar, şer'i davalar, tereke (miras), ve vakıf işlerine bakarlardı. Selçuklu Türkleri, Hanefi mezhebinde olduklarından, davalar ve meseleler, bu mezhebin hükümlerine göre halledilirdi. Yanlış bir karar verilmişse, öteki kadılar, durumu sultana bildirerek, düzeltme yapılır, hatanın önüne geçilirdi. Kadıların yetişmesine çok dikkat edilirdi. Örfi mahkemelerin başında, Emir-i dad denilen adalet emiri bulunurdu. Bunlar, devlete, kanunlara ve emirlere karşı gelenlerin davalarına, siyasi suçlara bakarlardı. Bir nevi olağanüstü mahkemeler demek olan Divan-ı mezalim'e başkanlık ederlerdi. Kazaskerler (Kadıaskerler), ordu mensuplarının davalarına bakardı. Dine aykırı görülen her harekete muhtesip, anında müdahale ederdi. Adliye mensupları, bağımsız olup, büyük divana ve eyalet divanlara bağlı değildiler.

Ordu: Devletin temeli olan ordu, Hassa ordusu ve tımarlı sipahilerden meydana eliyordu. sarayda özel olarak yetiştirilip, doğrudan sultana bağlı olan Gulaman-ı saray askerleri çeşitli milletlerden seçilirdi. Bunlar senede dört defa maaş alırlardı. Hassa ordusu; melik, vali, vezir ve diğer yüksek rütbeli devlet memurlarının emri altında, her an harekete hazır askerler olup maaşlıydılar.

Sipahiler; süvari kuvvetleriydi. Sipahi ordusu mensuplarından her biri, ülkenin çeşitli bölgelerinde kendilerine tahsis edilen toprakların (ikta=dirlik) gelirlerinden geçimlerini sağlıyordu. Selçuklular, askeri iktalar sayesinde, maaş ödemeden bir orduyu beslemiş, mühim bir Türkmen nüfusunu toprağa ve devlete bağlayarak iskan etmişti. Bu sayede üretimin artmasını, halk ile hükümet arasında yeni askeri ve idari bir kadronun kurulmasını temin etmişti. Bin süvariden fazla asker besleyen ikta sahipleri vardı. Büyük Selçuklularda ordu mevcudu, 400.000'e kadar çıktı. Bunun 46.000'i merkezde, geri kalanı devletin diğer bölgelerine dağılmış durumdaydı. Ikta sistemiyle, ülke menfaatlerini ahenkleştirip, kudretli askeri ve idari teşkilata sahip oldular. Aynı sistem, Osmanlıları da etkiledi. Halk arasından Haşer denilen ücretli askerler de alınırdı. Ayrıca gönüllü Gaziyan ve çeşitli askeri sınıflar Selçuklu ordusunun gezici hastaneleri ve Çerge denilen hamamları vardı. Orduda hafif silah olarak ok, yay, kılıç, kalkan, mızrak, harbe, sökü, bozdoğan da denilen topuz, gürz, balta, nacak, çekre, zemberek, pala, cevşen (zırh) ve çokal kullanılırdı. Ordunun silahları ülke içinden, en iyi malzeme kullanılarak, sanatında pek mahir ustalar tarafından imal edilirdi. Büyük Selçuklularda deniz kuvvetleri olmamasına rağmen, bağlı devletlerde vardı. Ordunun ihtiyacının karşılanması ve meselelerin halline Divanü'l-ceyş bakardı.

Sosyal Hayat: Selçuklularda sınıfsız bir cemiyet hayatı vardı. Sosyal yapı, Ortaçağ Avrupası’ndan tamamen ayrıdır. Toplum; Selçuklu hanedanı ve mensupları başta olmak üzere askeri ve mülki rical ile devlet teşkilatı dışında kalan ahaliden meydana geliyorsa da, Avrupa'daki gibi sınıf, Hindistan'daki gibi kast sistemi mevcut değildi. Hanedan ve devlet ileri gelenlerinin büyük yetkileri olmasına rağmen, şehirde ve köyde yaşayan halkın, kanun karşısında hak ve vazifeleri vardı. Şer'i hükümler karşısında eşitti. Köylü hür olup, toprağın has ve ikta oluşuna göre hükümetin himayesi altında çalışırdı. Vergisini verirdi. Mülk, topraklar, yoluyla çocuklara geçerdi.

Iktisadi ve Ticari Hayat: Selçukluların hakim olduğu Horasan, Iran, Irak, Anadolu ve diğer Ortadoğu ülkeleri bu devirde, ekonomik bakımdan en yüksek seviyeye çıkarak, milletler ve kıtalar arası ticarette köprü görevi görüyordu. Selçuklu ülkesinin her türlü zirai yetişmesine müsait iklim, coğrafi ve doğal zenginliklere sahip olması sayesinde bol mahsul yetişiyordu. Tahıl sıkıntısı çekilmeyip, günkü şartlarda fiyatı da ucuzdu. Ülke içinde ve dışında, kıtalar ve milletlerarası ticareti emniyetle sağlayan yol ve kervansaraylar yapılmıştı. Yabancı ülkelerle ticari anlaşmalar yapılıp, çok düşük gümrük tarifeleriyle ihracat ve ithalat teşvik edildi. Karada eşkiyanın denizlerde korsanların tecavüzlerine uğrayan tüccarın zararının, hazineden tazmin edilerek garanti altına alınması ticaretin gelişmesinde çok etkili oldu. Devletin tüccara garantisi, her türlü emniyet, huzur ve imkanının yanında ayrı bir teşvikti. Ticaretin gelişmesi, gümrüklerin azlığı, üretimin bolluğu, otlak ve hayvanların çokluğu sebebiyle, Selçuklu ülkesinde zenginlik vardı. Bol buğday, pirinç ve pamuk tarımı yapılıyordu. Çok hayvan yetiştirilip diğer ülkelere satılıyordu. Bakır, demir, gümüş ve sanayi için şap madeni çıkarılıyordu. Halı, pamuk ve yünlü dokuma denizci örtüleri, ipek kumaşlar, ipek tül ve mendil dokunup ihraç ediliyordu. Kaşihanelerde zarif çiniler imal edilip, Selçuklu eserlerini süslüyordu. Yapılan ve satılan mallar, sıkı kontrolden geçerdi. Her zanaat kolu, bir lonca teşkilatına bağlıydı. Loncalar, meslek ve erbabını kontrol altında tutardı. Lonca reisine Ahi, ahilerin reisine de Ahi Baba denirdi. Bu teşkilat daha sonra Osmanlılara geçti. Esnaf ve tüccar mallarının alınıp satıldığı, tanıtıldığı, ve milletlerarası pazarlar kurulurdu. Selçuklular, şeker ve nadide eşya alıp, at, halı, ipek ve maden satarlardı. Devletin gelir kaynakları, arazi vergisi olan haraç, ziraat vergisi olan öşür, iltizam, ganimet, bağlı ve komşu devletlerin hediye ve yıllıkları idi. Hayat pahalılığı, yok denecek kadar az olup, 1056 ile 1113 yılları arasındaki yetmiş beş senelik fiyat yükselmesinin oranının yüzde onu geçmemiştir.

İlim: Selçuklular, Islama tam bağlı, itikatta ve amelde Ehl-i sünnet mezhebine mensuptular. Türkler ekseriyetle itikatta Matüridi, amelde Hanefi mezhebindendir. Ülkede kısmen de itikatta Eş'ari ve amelde Şafii ve diğer hak mezhep mensupları da vardı. Batıniler gibi sapık fırkalar varsa da, bunlarla alimlar ve devlet mücadele halindeydi. Devlet, ilim ve alimlerin yanında olup, gelişmesi için bütün imkanlarını seferber etmişti. Dini eğitim ve öğretimin yapıldığı medrese, tekke ve zaviyeler ülkenin her tarafında yaygındı.

Selçuklu medreselerinde, dini ve fenni bütün ilimler, konunun mütehassısları tarafından okutulurdu. Selçuklular zamanında alimler yetişip, hala değerini koruyan orijinal eserler yazıldı. Ebü'l-Kasım Abdülkerim Kuşeyri, Ebu Ishak Şirazi, Ebu Meali Cüveyni, Gazali, El-Hatibi, Abdullah-ı Ensari, Vahidi, Fahru'l-Islam Pezdevi, Serahsi, Yûsuf-i Hemedani, Şehristani, Imam-ı Begavi, Kadı Abdülkadir-i Geylani, Nizamülmülk dahil daha pek çok alim, Büyük Selçuklu ve onlara bağlı devletlerde çok hürmet ve himaye görüp, eserler vererek insanlığa hizmet etmişlerdir.

Selçuklular, Islami ilimlerin eğitim ve öğretiminin yapıldığı ve zamanın fen bilimlerinin öğretildiği çeşitli fakültelere sahip, mahiyetinde büyük medreseler yaptırdılar. En büyüğü, Bağdat'taki Nizamiye Medresesi olup, Isfehan, Nişabur, Belh, Herat, Basra Amul'da benzerleri vardı. Buralarda akli ve nakli bütün ilimler öğretilirdi. Medreselerde, mütehassıslarınca okutulan riyaziye (matematik), hey'et (astronomi), hendese (geometri), cebir, fizik, kimya sahalarında derin alimler yetişti. Rasathaneler kurularak, gök cisimlerinin hareketleri izlendi ve esaslı takvimler yapıldı. Bu sahalarda, edebi yönüyle de tanınan Ömer Hayyam, Muhammed Beyheki, Ebü'l-Muzaffer Isferayini, Vasıti, Ahmed Tûsi ve daha pek çok alim yetişip değerli eserler verdiyse de, on yüzyılda Islam ülkelerindeki Moğol tahribatı sebebiyle, bunlardan faydalanma imkanı büyük ölçüde kaybolmuştur. Yazılan pek eserler, Moğolların kanlı çizmeleri altında heba olmuştur.

Selçuklu sultan ve devlet adamlarının destek ve himayesiyle kıymetli edebiyatçı ve şairler yetişmiştir. Selçuklu sarayında, teşkilatıyla edebiyat çevrelerinde genellikle Farsça, medrese çevrelerinde Arapça, Selçuklu hanedanı ve Türkmenler arasında ve
orduda da Türkçe konuşulup yazılırdı. Nazım ve nesir sahasında kıymetli kitaplarıyla tanınan Meşhur Bostan ve Gülistan sahibi Şirazi, Ömer Hayyam, Enveri, Lami-i Cürcani, Ebyurdi, Ezraki gibi edip ve şairler, nesir ve nazım eserler verdiler. Gaza ve fetih ruhunu canlı tutan destani eserler yazdılar. Ilmi eserlerde olduğu gibi, edebi eserlerin bazıları, Moğol tahribatı sebebiyle ele geçmemiştir.

Mimarlık ve Sanat: Selçuklu mimari ve sanat eserlerinin çoğu birer şaheserdir. Batıniler, Moğollar ve asırların tahribatına kalabilenleri uzmanlarınca hala hayranlıkla incelenmektedir. Selçuklu sarayı, köşk, medrese, cami, mescit, türbe, kümbet, kervansaray, ribat, han çarşı, tıp fakültesi mahiyetinde her biri şifa yurdu olan hastane, kaplıca, hamam, çeşme, ev, yol, kale, sur, kule, tersaneler ve diğer sosyal, sivil ve askeri eserler belli başlı Selçuklu mimari eserlerini oluşturur. Kitabe, hat, tezhip, süsleme, minyatür, çini, halı, kilim ve seccadeler ise Selçuklu eserlerine ayrı bir zenginlik kazandırır. Çadır şeklinde yapılan kubbeler de Selçuklu mimari eserlerinin bir başka zarafet ve ihtişam örneğidir. Çadır şeklinde kubbe, türbelerde çok kullanılmıştır. Sultan, evliya, alim, devlet adamları ve hürmete layık kişiler adına yapılan muhteşem türbeler, ülkenin her tarafında mevcuttu.

Ilk Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey'in, Rey'de Künbed-i Tuğrul, Isfehan, Hemedan ve Merv'de diğer sultanların muhteşem çok süslü, kıymetli eşya ve mefruşatla doluydu. Bağdat'ta Imam-ı Azam Ebu Hanife'ye ve Necef'te Hazret-i Ali'nin makamına muhteşem türbe ve külliyelerin Sultan Melikşah tarafından yapılması, Selçukluların Sahabe-i Kiram, Ehl-i Beyt, alim ve muhterem zatlara saygılarındandır. Selçuklular, Merv, Rey, Isfehan, Hemedan, Bağdat ve Nişabur'da muhteşem saraylar ve camiler inşa ettiler.

Isfehan ve Bağdat'ta rasathaneler kurularak, miladi Gregorien sisteminden daha sağlam ve hassas olan Celali Takvimi, Sultan Melikşah'ın "Celaleddin" lakabına nispetle hazırlandı. Isfehan ve Bağdat'ta, büyük şehirler de dahil, ülkenin her tarafında şaheser vasıfta büyük ve muhteşem camiler yapıldı. Selçuklular zamanında, iki bin kişinin namaz kılabileceği, yirmi bin kişinin dinleyebileceği kadar büyük camiler yapıldıysa da, bu muhteşem eserler, Batıniler ve Moğollar tarafından tahrip edilmiştir. Melikşah'ın Isfehan'da yaptırdığı Ulu Cami (Mescid-i Cuma), Batıniler tarafından kundaklandı. Yanan beş yüz yazma, paha biçilmez Kur'an-Kerim dışında cami, bir milyon altın sarfla tamir edildiyse de eski halini alamamıştır. Han, kervansaray, çeşme, yol, köprü, ribat, hankah, hamam, cami ve medreseler ülkenin her tarafında yaygındı. Selçuklularda hükümetin imar ve inşaat işlerini Emir-i mimar yönetiminde bir heyet kontrol ve nezaret ederdi. Ayrıca, büyük abidevi eserlerin, ihtiyaçları vakıf gelirinden karşılanan, daimi bir mimarları bulunurdu.


(Alıntı : Türk Dil Tarih Kültür Birliği)

14 Nisan 2008 Pazartesi

Bağcılık ve Şarap

Bağcılığın belgelere dayalı tarihi Anadolu Uygarlıkları ile iç içe dir. M.Ö. 2000 yıllarında Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya gelerek 600 yıllık büyük bir uygarlık yaratan Hititler için, buğday ve arpa yetiştiriciliği ile birlikte bağcılığın önemini anlatan çok sayıda arkeolojik buluntu günümüze ulaşmıştır. Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesi”nde bu döneme ait altın içki kaplarının yanısıra, çeşitli hayvan figürlerinden oluşturulmuş toprak ve seramik içki kapları çok değerli örneklerdir. Ayrıca, bu döneme ait kaya resimleri ve heykellerde üzüm ve şaraba ait figürlerin yer alması, Hitit kanunlarında bağların ve ürünün korunmasına yönelik özel hükümlere yer verilmesi, Boğazköy metinlerinde kuru üzümden bahsedilmesi sosyal ve ekonomik açıdan Anadolu bağcılığının önemini günümüze taşıyan diğer belgelerdir.

Hititlerin ardından Anadolu, çeşitli uygarlıklara yurt olmaya devam etmiştir. Bunlardan Frigya ve Pers uygarlıkları ile Helenistik dönem boyunca bağcılık önemini korumustur.
Ankara’nın tarihi isimlerinden “Ancyra” eski Yunanca’da “koruk”, “Engürü” ise Farsça’da “üzüm” anlamına gelmektedir.

Anadolu, Türklerin yurdu olduktan sonra da (M.S. 11. yüzyıl), bu topraklarda bağcılık gelişmesini sürdürmüştür. Türkler diğer Müslüman toplumların aksine, egemenlikleri altındaki Hıristiyan grupların şaraplık üzüm yetiştiriciliğini engellemedikleri gibi, Avrupa için çok farklı ve yeni olan sofralık üzüm yetiştiriciliği Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Balkanlar’dan İtalya, Fransa ve İspanya’ya kadar yayılmıştır.

Selçuklu ve Osmanlı süslemelerinde asma yaprağı ve üzüm salkımı önemli figürler olarak yer almıştır. Bağcılık kültürünün Anadolu’nun doğusundaki yayılışı, Mezapotamya üzerinden Nil deltasına doğru olmuştur.
Bağcılık kültürünün Anadolu’nun batısındaki yayılışında, Anadolu’dan Girit ve Ege adalarına göç ederek Minos uygarlığının (M.Ö. 2200-1400) kurulmasında öncülük eden Hititlerin büyük etkisi olmuştur. Bağ ve zeytin yetiştiriciliğinde ileri oldukları kabul edilen Minos Uygarlığı’nın Girit’te başlattığı bağcılık, daha sonra Mora Yarımadası ve Trakya’ya yayılmıştır.

Deniz ticaretinin önde gelen toplumları olan Yunanlılar ve özellikle Finikeliler, bağcılık kültürünü Akdeniz’in batısına (Kuzeybatı Afrika, Sicilya, Güney İtalya, İspanya ve Fransa) taşımışlardır.


Fransa’da ilk bağlar M.Ö. 500 yıllarında, Güney Fransa’ya yerleşen Yunanlı göçmenler tarafindan kurulmuşsa da, bu ülkede bağcılığın gelişmesinde Romalılar daha etkili olmuştur (M.Ö. I. Yüzyıl). Roma İmparatorluğu’nun genişlemesiyle birlikte bağcılık Almanya’nın Ren Vadisi’ne ulaşmıştır. Bu dönemde, ülkeler arası şarap ticareti Romalıların hakimiyetinde kalmıştır. İmparatorluğun çöküşü ile birlikte, şarap ticaretinde önemli bir gerileme yaşanmışsa da, bu dönemde bütün Avrupa’da hızla yayılmakta olan Hıristiyanlığın etkisi ile şarap ticaretinin yeniden geliştiği gözlenmektedir. Orta çağda ( M.S. 500-1000) bağcılık ve şarapçılığın manastırların himayesinde olduğu görülmektedir.

16. ve 19. yüzyıllar arasında, Avrupa”da 30 Yıl Savaşları”nın Ren Vadisi”ndeki bağlara, 1709 yılındaki büyük don olayının ise Fransa ve Almanya”nın kuzeyindeki bağlara büyük zarar vermesine ve 1868”de ilk olarak Fransa”da hızla yayılan filokseraya rağmen bağcılık, Avrupa”daki önemini ve gelişimini günümüze kadar sürdürmüştür

Bağcılık için yerkürenin en elverişli iklim kuşağı üzerinde bulunan Türkiye, asmanın gen merkezi olmasının yanı sıra son derece eski ve köklü bir bağcılık kültürüne de sahiptir. Arkeolojik buluntulardan Anadolu 'da Hititler zamanında asma ve şarabın büyük önem taşıdığı, M.Ö. 1800-1550 yıllarında bağcılığın çok gelişmiş olduğu, dini merasimlerde ve sosyal yaşantıda üzüm ve şarabın tanrılara adak olarak sunulduğu kaydedilmektedir. Hititler bağ ve bahçe gibi varlıklarını korumak için bugünkü anlayışa uygun tarım yasalarını da uygulamışlardır.

Yozgat Alişar 'da elde edilen kazılardan M.Ö. 1800-1600 yıllarına ait üzüm salkımı şeklinde şarap ve içki kabı bulunmuştur. Bütün bunlara ek olarak Çorum Alacahöyük 'de kral mezarlarından M.Ö. 2300 yıllarına ait altın şarap bardağı ile şarap testisinin bulunması. Ege ve Marmara bölgesinde bağcılığın geliştiği yörelerde (Lapseki, Çanakkale, Bergama, Aliağa ve Dikili, Bozcaada, Çeşme, Karaburun ve Seferihisar 'da ) basılan paralar üzerinde üzüme, şarap kabına ve Amfora yer verilmiş olması bağcılığa ve şaraba verilen önemi göstermektedir.


Anadolu da yetişen Chardonnay ve Kalecik karası salkımları



Cabernet savuignon ve Merlot salkımları

Anadolu uygarlıklarının tarihinde bağ ve şarap halkın geçiminde ve ticarette daima önemli bir rol oynamıştır.Tarih boyunca Anadolu’da elde edilen üzümler çoğunlukla kuru ve yaş olarak tüketildi. Bir kısmı da pekmez, bulama, pestil, lokum ve köfter şeklinde değerlendirilirdi.

23 Mart 2005 Çarşamba

Düş Kırıklığı

Size bir müjdem var dedi telefonda doktora.
-Hayrola! Ben müjdeyle sevindirilecek günlerimi geride bıraktığımı sanıyordum. Gene de merak ettim.
-Söyle bakalım, neymiş müjdeli haberin
-Hani sizin bir köpeğiniz vardı. Ona araba çarpmıştı
-Evet. Onu tedavi etmenin olanaksızlığı karşısında acısız, eziyetsiz ilaçla öldürmenizi istemiştik
-Siz öyle biliyorsunuz. Biz onu öldürmedik
-Ne yaptınız öyleyse

Tam o günlerdeydi. Benim okuduğum Veterinerlik Fakültesinden bir grup bilim adamı İzmir'e gelmiş, bizim kliniğimizi ziyaret etmişlerdi. Onlar ölüm fermanı henüz infaz edilmemiş sizin köpekle de ilgilenmişler ve üzerinde yeni teknikleri denemek için alıp götürmüşlerdi. Kış boyunca, ameliyat, tedavi derken köpek, eski sağlığına kavuşmuş. Bacağına protez takılmış, ayak düzelmiş. Getirip teslim ettiler.

Bu olayı telefonda -Köpeğin sahibi, emekli Profesör- Hocaya anlatınca, adamcağızın heyecanını, telefonun öteki ucunda ben bile algıladım.

-Nasıl Hocam, müjdeyi beğendin mi diye sorduğumda bir çocuk gibi sevinçliydi. Hoca pür neşe eşine koşar. Heyecandan dili sürçüyordu. Beni de heyecanlandırmıştı.
Sarı, sarı... diyebiliyordu.
Ne sarısı yahu
Canım!... İşte bizim Sarı yok muydu? İşte o

Adam anlatamıyordu heyecanından. Güçlükle anlaşabildik. İkimiz de sevinçten uçacak gibiydik. Hemen komşumuz Gülbene ulaştırdım haberi. Sarı'nın sahipliği benimle, Gülben arasında ortaklaşaydı. Yani canikom iki evin kıymetlisiydi.

Sarı'yı almak için birlikte kliniğe vardığımızda, Vet. Hekim bizi kapıda karşılayarak, sevincimizi paylaşmak istemişti. Bodruma indik. Küçük küçük bölmelerde köpekler vardı. Tek tek bakarak ilerliyorduk. Gülben yüksek sesle Sarı diye seslendiği halde, Sarı'dan bir ses gelmiyordu. Sona yaklaşmıştık. Vet . Hekim son bölmeyi göstererek İşte burada dedi. Sevincimiz doruğa vurmuştu. Vardık son bölmeye, orda bir beyaz köpek gözlerini bize dikmiş, bakıyordu melül melül. Heyhat !...O, Sarı değildi. Düş kırıklığı bir çimento bloğu gibi oturmuştu gönlümüze.

Fırının orda takılmıştı peşimize. Biz gittikçe o da geliyordu. Önce aldırış etmedik. Yol uzadıkça dikkatimizi çekmeye başladı. Uzun bacaklı, sarı-kahve tüylü, 2-3 yaşlarında, alımlı bir köpek. Biz onun nereden geldiğini, kime ait olduğunu bilmesek de sanki o bizi eskiden tanıyormuş gibiydi. Bunun için fırıncı dedi ki: Bizim burada ortaya çıktı. Üç gün kuru ekmekleri verdim. Kaldı burada. Müşterilerim korkar diye ekmeğini kestim. Lakin gitmedi. İyi etmiş gitmediğine, bak ! Zengin ellere düşmüş der.

Gülbenin her sabah sahipsiz kediler için kapı önüne koyduğu yemeği bu sabah sarı yedi ertesi gün yemeğini ben verdim.Köpek hemen alışıverdi iki eve birden.Girip çıkanları tanıdı derken kedileri kovdu bu sokaktan.

Bir hafta içinde köpeğin beslenmesi iki ev arasında programa bağlanınca, tüyleri parladı, keratanın. Genelde sarı olup, ancak kulakları, göz etrafı ve ağzı koyu kahve olan hayvan parladı ve canlandı.

Önceleri Sarı diye çağırdığımız köpeğe daha kişilikli bir ad bulmak için düşündük. Doriti adında anlaştık. Artık o , Sarı değil, Doritidir.

Uzun bacaklı, uzun kuyruklu, tilki çeneli gösterişi olan Doriti sevilmekten çok hoşlanır; kendini zorla sevdirir. Çok sadık, koruyucu, anlayışlı ve hareketi seven bir hayvan. Onu mahalle halkı hemen sevdi. Kısa zamanda iki evin gülü oluverdi. Gelip geçenlere hırlamadı. Ancak hırpani giyimlilerle, işçi kılığında olanları sevmedi. Onlarla arası iyi olmadı. Bir de motosikletlileri ve özel otoları sevmedi ; onları kovalamaktan çok zevk alırdı. Bizi bahçede görünce hemen yanımıza gelir ; yaklaşır, sokulur ve kendini sevdirmek isterken, kıskançlık damarının kabardığı da olurdu.
Bir sabah erken Gülben ile yürüyüşe çıkmıştık. Ayaklarında spor ayakkabıları bacaklarında şortla. Kalabak mahallesinden başlayan yürüyüş, Urla iskelesinden dönerek tekrar Kalabakta son bulur. Bu uzun yolu Gülben ve Gülbahar her sabah yürürler.
Yürüyüşlere kendiliğinden bir katılan daha olur : Doriti. Nereye gidileceğini bilmeden kah önümüzde, kah arkamızda. Bizi koruma görevini kesin kendi kendine vermiştir.

Fırının önüne geldiğimizde, Doritiyi fırıncıdan sormak ıstedik. Fırının çevresinde sahipsiz köpekler her zaman bulunur. Fırıncı bunlara kuru ekmekleri vererek besler. Olaki fırıncı bizimkini de görmüştür. Fırına girerek :
-Günaydın dedik.
Çok şakacı olan fırıncı :
-Üzgünüm,ekmek daha çıkmadı. Sandalye versem oturur musunuz? Bu sabah şansım güzellerden açıldı. Herhalde uğurlu olur der.
-Biz ekmek almaya gelmedik. Bir bilgi rica edecektik dedi Gülben. Sözün gerisini beklemeye sabrı olmayan fırıncı :
-Polis, savcı olmadığınıza göre, evlenecek iki genç hakkında soracaksınız ; hemen söyleyeyim, ikisi de pırlanta gibi gençler
Gülbahar:
-Bak ! Şu bizimle gelen Sarı var ya;Şu köpek mi
-Köpek değil o , Doriti. Onu tanıyor musun? Neyin nesi? Nerden geldi ? Kime ait

Benimki hariç bunların hepsi çarşı köpeği , benim gözümle. Sarı yı daha önce burada gördüm. Üç gün buralarda dolandı durdu. Kuru ekmeklerden verdim. Baktım ki, kalıcı, ekmeğini kestim. Anlarsınız ya, müşterilerim korkar. Demek şimdi sizleri buldu. Aferin köpeğe. Vallahi akıllıymış. Ben bir şeye benzetememiştim. Ne bileyim, işte çarşı köpeği sanmıştım
Gülbahar sinirlendi çarşı köpeği sözüne .

Ne demek, çarşı köpeği. Bak şunun asaletine, gözlerine bak.. Bizi bekliyor. Kimseyi kılımıza dokundurtmaz, buyruğa uyan bir hayvan der.

Gülben alır sözü, ilerde otlar arasında, yerleri koklayıp duran ufak bir köpeği göstererek : İşte şunun gibi olur çarşı köpeği; arsız, nankör, söz dinlemez, vefasız der. Fırıncı öfkelenir. Meğer baltayı taşa vurmuşuz.

Saygı değer hanımefendi, o var ya o,ufak köpek ; köpeklerin kralıdır Ben bu fırını insanlara değil, bu köpeğe inanırım. Güvencemi kötüye kullanan nice insanlar gördüm. Ama bu köpek asla... Siz onun ufaklığına bakmayınız. Öyle cesur ve gözü pek ki... Hırsız onu öldürmeden içeriye giremez.. Biz nice ev köpekleri gördük, iri, güçlü, kuvvetli ama, kediden bile korkar

İskeleye kadar o da geldi bizimle ve döndü. Sonra haftalarca süren yürüyüşlerimizi birlikte yaptık. Doriti bu yürüyüşlerimizden duyduğu hoşnutluğu belli ediyordu. Zaman geçtikçe o durumdan görev çıkarmış, bizim korunmamızı üstlenmişti. Daha cesur, atılgan, biraz da saldırgan olmuştu. Şımarıklığı yüzünden birkaç kez başımızı belaya sokmadı, değil.

Günlerden biriydi. O gün Aysu hanımın köpeklerini gezdirmek için bizim sokağı seçeceği tutmuş. Olur ya...O iki köpeğiyle sokağın başında görünür görünmez yüreğim hop ! etti. Bizimkini aradı gözlerim. Aysu nun boş olan köpeği bizim evin önüne geldiğinde, Doriti nereden çıktıysa, birden çullandı köpeğin üstüne. Bir anda yumak gibi oldular ; alt alta, üst üste boğuşuyorlardı. Doriti onu altına almış, imiğine çökmüştü. Bu manzarayı gören Aysu kontrolündekini salıverdi. Kara köpek tank gibi gelerek, Doritiyi göğüsleyip yere yıktı. Bu sefer ikisi birden bizimkine yüklendiler. Zavallı onlarla savaşırken hem canı yanıyor, hem de panik içinde korkunç sesler çıkartıyordu.
Kimse onları ayırmaya cesaret edemiyor ,Aysu nun da gücü yetmiyordu bizim ki çevik hareketleriyle altlarından kurtulmayı başardı kaçmaya başladı. Doriti koşuyor, hayır kaçıyor, ötekiler kovalıyorlardı. üçü birden sokağın öteki uçundan kaybolup gittiler. Nereye kadar koştular, kaçtılar, kovaladılar bilmiyoruz. Ama Doriti genç yorulmaz, zaten iyi koşar. Ötekiler yorulup pes edinceye kadar gitmişlerdir.

Doriti dönmedi. Gözlerim yollara takılıp kaldı.Ya yakaladılarsa... ya parçaladılarsa... Sabahı güç yaptım. Ekenden pencereye vardım. Onu aradı gözlerim. Yerinde yoktu. O gün, o gece de gelmedi. Gülbenin koyduğu yemekleri kediler yedi. Ben artık umudumu kaybetmek üzereydim. Kesin öldürdüler diyordum. İkinci gün yeni bir umutla uyandım. İçimdeki ses beni pencereye çekti. Sani onu göreceğim içime doğmuştu. Ve işte gördüm. Oradaydı ; her zamanki yerinde. O da bana bakıyordu, bir garip ifadeyle. Özür diler gibi bir hali vardı. Yürüyüş vaktinin geldiğini söylemek ister gibiydi. İçim bir hoş oldu. Vardım yanına, okşadım, sarıldım.
Gülben dışarıda bizi görünce kendini tutamadı, sarıldı ona. Bir daha yaramazlık yok ha diye hafif yollu azarladı.

Bahçede güller arasındayım.. Şu sarı,şu beyaz, şu ise pembe. Bunlardan ibaret değil güllerim. Koyu kırmızı, şarap rengi, melezler de var.Şu da sarı gülüm : Doriti. Ben gül bahçemde salıncağımda, o, ayaklarımın dibinde. Ben kahve içiyorum, o bana hayran. İki kız çocuğu oturmuş masada dama oynuyor.Doktor odasında öykü yazıyor ve insanları soruyor masasındaki boş fincana : Nasıl görünüyor gelecek falda. Sen söyle ben yazayım

Günlerden birinde yürüyüşümüze evinin önünde bizi bekleyen Müjgan hanımı da alacaktık. Kapılarına vardığımızda onların bir çift dobermanı ortalığı inletiyordu. Anladık ki, Doritiyi görmüşlerdi. Doriti ise onların bahçe duvarlarından çıkamayacaklarını bildiğinden hiç istifini bozmuyor, kendisi için yapılan yaygarayı duymazlıktan geliyordu.
Müjgan hanım eşinin köpek sevgisini anlatıp dobermanlar hakkında bilgi verirken, bizim Doriti tipi köpeklerin çok sevecen olduklarını da söylemeyi ihmal etmiyordu. Sonra sordu :
-Al götür, kışın bak
-Kışın ne yapacaksınız bu şamatayı?”
-Biz de onu düşünüyoruz. Ne yapacağımızı bilmiyoruz
. Gülben diyor ki .
-Ben apartmanda köpek istemem. Sen al, ben masrafını vereyim, diyorum. Henüz anlaşamadık. Bu delioğlanı da kalabak ta kaderine terk etmek istemiyoruz. Müjgan bu konularda deneyimli ya... Konuyu yeniden açtı :
-Eğer Kalabak ta yaz kış oturyor olsaydınız sorun yoktu. Benim deneyimim var. Apartman dairesinde olmuyor. Sonra kocalarınızla aranız açılır
-Size bir öneride bulunabilirim:
-Onu kışın bir köpek evine misafir verin. Siz de o da rahat edersiniz
Bu öneriyi sevinçle karşıladık. Urla da köpek çiftliği diye sorarak bulduk. Bulduk bulmasına da orada ne köpek vardı ne de bir canlı. Tel örgüyle çevrili bir bahçe. İçinde tek katlı bir ev. Bahçede tel örgüyle çevrili kulübeler.Geldiğimizi görünce, kulübe benzeri evin önünde bir kadın belirdi.Seslendik, gelir misin diye. Eski giysiler içinde, ayağında plastik terlik, başı örtülü, elli yaşlarında bir kadın geldi yanımıza.Daha bahçe kapısını açmadan ve selamlaşmadan:

-Köpek için geldiyseniz, yok
-Burası köpek çiftliği değil mi
-Öyleydi, önce. Bıraktık o işi
-Gülben sokuldu usulca sordu kadına:
-Peki. Bakmak için köpek almıyor musunuz? Bizim bir köpeğimiz var da... Bu kış buraya bırakmak istiyorduk.
-Hanım o iş eskidendi dedim ya. O zaman başımda erkeğim vardı, o bakardı..
-Ne oldu kocana?
-Aha şu bölmede bir köpek vardı. O köpek kaptı. Hastaymış, bilemedik.. Olurdu böyle şeyler bazen. Sonra köpek ölünce aklımız başımıza geldi. Meğer kudurukmuş. Bir ay sonra da benim adam sizlere ömür. O günden sonra paydos ettik köpek işini
-Vah vah ! Üzüldüm
diyerek geri çekildi Gülben . Bir de ben şansımı deneyeyim diye ceza evini andıran tel kafesin arkasından dişsiz kadına sokularak :
-Hanım anlıyorum ki, ihtiyacınız var. İyi para veririz. Sana diş de yaptırırız Diye yumuşatmaya çalışdıysam da boşuna.
-Erkeğimi geri getirebilir misiniz? Yeminim var, bir daha bu işi yapmayacağım. Köpek möpek yok gali. Diş de istemem gali.

Düş kırıklığıyla döndük. Eşe dosta duyurduk, alır mısınız? diye. Oysa kimseden bir yanıt gelmedi.
Ah kıymetlim ahh! Seni almıyorlar. Bilmezler ki sen sarı tüylerinle bir altın topsun. Bu senin şanssızlığın mı, yoksa şanssızlığın mı? Anlayamıyorum Doriti ile beraberliğimizin altıncı ayındaydık. Bu sabah Kalabak ta serin bir sabah. Mavi bir gök yüzü. Yanıbaşımızdaki kavak ağaçlarına dün akşam konan sürüyle kuşun uyanış saati. Cıvıl cıvıl sesleri başladı bile. Biraz sonra hele güneşi bir görsünler, onlar da insanlar gibi nasiplerinin peşine düşecekler; dere tepe demeyecekler, konacaklar, kalkacaklar.Yaşam gecenin nemli sıcağını ve alaca karanlığı insanların üstünden kaldırmaya hazırlanırken pencereyi açıyorum. Ormanla kaplı dağlara, dağların içi gizemle dolu ormanına, ormanın içinde çeşit çeşit dertlerin türediği evlere bakıyorum. Şimdi güneş doğacak. Derin sessizlik dağılacak. Kuşlar başladı bile. Yeni bir koşuşturma yeni umutlar peşinde.


Saat 7:oo . Gülben zile bastı. Kapıyı açtım. Bu gün değişik yoldan yürüyelimdedi..Çeşme younu seçtik. Bu yol düm düz.. İnşallah Doriti görmez derken o hınzırı yanımızda bulduk. Bizimle gelmekten çok mutluydu. Yolda bir yere gelince o, öne geçti. Her zamanki yolu zanederk İskele yoluna saptı. Beş dakika birbirimizi görmeden ayrı yollardan gittik. Bizi görmeyince mahalleye döner sandık. Dememize kalmadı, ara yollardan önümüze çıkışını gördük. Yolun başında durdu, etrafına bakındı ve bizi görmesiyle, koşup yanımıza gelmesi bir oldu.. Sakın şımarma Doriti diye uyardık onu. Çünkü bu yolda taşıtlar hızlı gidiyordu. Buna karşın o , önce bir polis otosuna takıldı; onu yoruluncaya kadar kovaladı. Daha sonra bir özel arabaya takıldı. Gülben dedi ki :
-Bu köpeğe bir gün sadist sürücünün teki bindirecek. Ona bir tasma takıp, yularıyla yedeğiize alalım
-Ağzından yel alsın. Ama ben de kuşkuluym. Çok gözü pek. Araçlara çok sokuluyor

Shell Petrol e yaklaşmıştık. Bizimki bu kez bir kamyoneti kovalıyordu. Kovalamak şöyle dursun, onu ısıracak kadar sokuluyordu. İkimizin de yüreğimiz ağzımıza gelecek gibi oluyordu. İkmiz de sesleniyorduk, çekilmesi için. Fakat dileyen kim? O an bir gümleme sesi duyduk ki, gözlerimize inanamıyorduk. Bizimki top gib üç metre havaya fırlatılmış , sonra da ağırlığıyla betona çakılmıştı. Öldü dedik. Katil sürücü arkasına bile bakmadan basıp gitti.

Çığlık çığlığa koştuk ona. Yerde külçe gibi yatıyordu. Korkmuştu, bizim gibi. İnliyerek yüzümüze bakışından bir yardım beklediğini anlıyorduk. Ayağa kalkmak istedi, iki kez denedi, üçüncüde kalkabildi. Ön sol ayağının üstüne basamıyordu. Anlaşılan onda kırık vardı. Yürümek istedi, olmadı. Ne yapmamız gerektiğine bir türlü karar veemiyorduk. Ayağını yoklamak istedik, dokundurtmadı. Belli ki çok acıyordu. Ayak sallandıkça inliyordu acısından. Hele şu benzinciye varalım, orada düşünürüz; Belki bırakırız birkaç saat Bizimle iki yüz metreyi zor yürümüştü. Biz kalkınca o da kalktı Bizle gelmek istiyordu. Ama nasıl? Üç ayala üç adım atıp, bir duruyor ve inliyerek bize bakıyordu: Beni böyle bırakıp, nereye der gibiydi . İçim bir hoş oldu. Yüreğim burkuldu. Bu ne bağlılık... Biz gittik, o geldi ; izdiraplar içinde eve kadar. Doğruca yerine sokuldu.
Vet. Hekime koştuk. O da evde yokmuş. Eli boş döndük. Yarın ola, hayr ola dedik. Sabah Urla Veterinerine Hoca telefonla durumu anlattı. Hoca , üniversiteden hekimin hocası olduğundan çok ilgi gösterdi ; Atlayıp geldi ve Doriti yi gördü. Muayene için kliniğe götürmesi gerektiğini söyledi. Onun talimatıyla özel bir araç geldi onu almaya.

Araç onu götürürken, iyi haberlerini umut ediyorduk Haydi Doriti şifalı ellere gidiyorsun. Ağrıların dinecek, iyileşeceksin diyorduk , sanki anlarmış gibi. Aslında bu sözler ona değil, bizeydi.

Vet. Hekim telefonla aradığında bir arada oturuyorduk. Telefondaki ses Hocabeyle görüşmek istiyorum dedi. Profesör telefonu telaşla aldı ve sordu :
-Ne haber doktor bey? Durum umut verici mi
-Maalesef Hocam. Ön kol üç dört yerden kırık. Zor bir ameliyat. Ayrıca protezi grektirir. Burada olanaksız. Üstelik alçıya alınacak ve de iki ay hreket etmeyecek
-Doktor bey,başka bir öneriniz yok mu? Daha kolay ve pratik
-Dilim varmıyor ama, sorduğunuz için söyleyeyim. İnsanlara uygulanan ötenazi gibi bir şey; acısız, sancısız, ilaçla itlaf. Kararınızı bekliyorum
-Size cevabımızı bildireceğiz
Doriti klinikte acılar içinde kıvranırken, biz de aramızda görüşüyorduk. Çaresizlik ne kadar kötü bir şey. Bir yerde ölümle pençeleşen, öte yanda eli kolu bağlı insanlar. Sadece gözyaşlarının akmasına izin verilen bir çaresizlik...Telefonu ben açtım, bu defa, onu sesinden tanıdım.
Biz karar verdik. Onu ilaçla........... diyebilmişim Elimden telefon kaydı farkında olmadan. Yığılmışım. Kendime geldiğimde eşimin konuşmayı sürdürmekte olduğunu gördüm.
İlaçla... Acı çektirmeden...İtlaf.........


23/ 03 / 05
Urla
İbrahim Karaca

19 Kasım 2004 Cuma

Sinemaya derken

Neşeyle uyandım. Pencereye vardım ki aydınlık bir gün. Masmavi bir gökyüzü, uykusunu henüz açamamış sarımtrak bir güneş. Yıkanıp giyinirken bir program hazırlıyordu kafam benim için. Programcı içimden geçeni bilmişti: Ona gitmek.
-Alo ! Uyandırdım mı?
-Yok canım. Kalktım da evde geziniyordum, amaçsız.
-Pencereden baktın mı hava ne kadar güzel..
-Ne demek istiyorsun, yani?
-Anla işte. İstersen otur mutfakta annenle sarma sar.
-Hadi hadi alay etme. Saat 12 de oraya gel. Büfenin oraya.

Ora dediğim yer, her zaman buluştuğumuz yerdi. Deniz kıyısı. Arabanın içinde oturup denize, gemilere, teknelere bakardık. Gevrek, ya da peynirli kumru alıp çayla açlığımızı giderirdik. Çaycı Süleyman dan başka gözleri üstümüzde olan yoktu. Park ettikten az sonra uzaktan onun gelişini gördüm ; kot pantolon ve beyaz buluzuyla, uzun ve kumral saçları ve uzun adımlarla çevresine bakmadan. Karşıladım, sarıldık ve girdik arabaya.

Ben emekli maaşıyla pederin geçim sıkıntısı çektiğini, Bir evimizin bile olmadığını, annemin “evde nereye baksam, neye el atsam eskimiş ve yıpranmış diye dert yandığını anlatmak istedim. O ise evlerinin hep bir savaş alanına benzediğini, evdekilerin sürekli bir gerilim içinde olduğunu, kardeşlerinin okul sorunları, annesiin harcama yetersizliği, babasının sağlık sorunu olduğunu anlattı. Söz arabadan açılınca da:
-İyi ki borç dert şu külüstürü almışım. Şimdi olsa alamazdım. Ne olacak bizim halimiz böyle?
-Yarınlar daha iyi olur mu dersin?
-Karamsar olma. İki kişi değil miyiz, ikimiz de çalışmasına karşın beklenen yaşam düzeyine ulaşamayacaksak, bu yaşlı dünyanın ipini çekiver gitsin...
-Saat 16 matinesine gidelim mi? Büyük İskender oynuyor.
-Geç kalmayız, değil mi?

Arabayı çalıştırdım. Park yerinden geri manevrayla çıkarken, arabanın arkasından şangır, şıngır sesler duydum.

Hey Allah ! Acaba nereye vurdum derken o anda elinde çay tepsisiyle geçmekte olan Süleyman'a vurmuşum. Çaycı sesi çıkmadan yığıldı olduğu yere. Yanına vardık ki adam ayağa kalkamıyor. Onu öyle bırakıp gidemezdik; zorla arabaya aldık. Henüz bizi tanıyordu. Sorularımıza cevap verebiliyordu. Bana Abi derdi.

-Abi ne olduk? Ben neden düştüm? Bacağımla başım çok ağrıyor. Beni bırakmayın , diyebildi. O saatta büfenin orda başka kimse yoktu. Büfeye ise Süleyman bakıyordu. Yolda onun bilincini uyanık tutmak için ona durmadan sorular soruyordum. O, ah, vah çekiyor, sorularıma tam cevap veremiyordu Giderek sesi seleni kesilince beni bir korku aldı.Vardık Acil e. İlk müdahaleyi yaptılar : Beyin kanaması, şiddetli travma ve bacakta kırıklık.

-Ne olur, doktor? Sonunda? diye sordum.
-Bilinmez. Kapı her iki tarafa da açılır, kapanır bir kapı.” Dedi.

Ben büyük bir üzüntü ve vicdan azabı içinde eve döndüm. Sabah her an iki polisin kapıyı çalmasından korkuyordum. Gelen olmayınca gerginliğim azalıyordu. Ameliyatı yapan doktora telefon edip bilgi aldım. Dedi ki:
-Sabaha karşı ameliyatı ben yaptım. Beyin kanamasıydı Şimdi ölümün bekleme odasında.
-Ayılmasını bekliyoruz. Doktor bey ne demek o?
-Yani yoğun bakımda. Hayati tehlikeyi atlattığı daha söylenemez.

Süleyman ın sağlık durumu günden güne iyiye giderken bir yan etkinin belirdiği görüldü : Hafıza kaybı. Bu bulgu olay anında ortaya çıkmış, ancak konuşulamadığı için fark edilememişti. Beş gün geçmişti, ziyaretine gittim. Beni görünce hiç tepki vermedi ; çünkü tanımadı.
Süleyman ! Beni tanımadın mı? Ben senin Ali abinim diye seslendim. Yüzüme bir yabancı gibi bakıyordu.

Hani büfe, çay, gevrek, kumru... Başını sallıyordu hayır anlamında..
Beni niye getirdiler buraya? Niye ameliyat ettiler? Gibi karşı sorular soruyordu. Bir süre yüzüme baktıktan sonra:
-Hasan abi biliyor musun ben ameliyat geçirdim. Bana araba çarptı.
-Adımı bile doğru söyleyemediğini gördüğümde içim burkuldu, üzüntüden. Bir yandan da ödüm koptu sen çarptın diyecek diye.
-Nasıl bir arabaydı, Süleyman ?
-Kamyondu, Hasan abi, altında kaldım.
-Seni hastaneye kim getirdi?
-Bilmem. Her halde kendim geldim.

Doktorla bir kez daha konuştum. Hafıza kaybını sordum :
-Ender olarak görünen bir olaydır. Bunlar genellikle düzelir zaman içinde. Dedi.

Aradan zaman geçmişti. Bir gün gene aynı yerde, Büfenin oradaydık. Süleyman'ı aradı gözlerimiz. Elinde askıyla çay sevisi yapan başka birisiydi. Süleyman'ı sorduk. Acaba iyileşmiş, belleği normale dönmüş de iş yerini mi değiştirmişti. Yoksa hastayken bir gün evini bulamamış, kaybolmuş, bir daha ne görülmüş, ne haber alınmıştı. Gerçeği o biliyordu ama, cevap vermek istemiyordu. Eliyle geç bir kalem der gibi bir işaret çekmekle yetinmişti. Ne demek istemişti ? Keşke sormaz olsaydık.

Ve Büyük İskender oynuyordu o sinemada.


19/Eylül/2004
URLA

12 Kasım 2004 Cuma

Korkulu Gece

Diplomayı bedava verirler mi adama? Her katlanımın bir getirisi vardır. Katlanamıyorsanız karşılık beklemeyin. Bu yerlere gelebilmek için anam ağladı benim. Kolay mı sanırsınız? Gerçi katlandığım zorlular uzaklarda kaldı ama, o günleri andıkça hala heyecanlanırım Böyle girmişti söze, arkadaşlarına seslenirken, tanışma toplantısında yeni müdür Sabri bey.
Sabri geçekten kendini iyi yetiştirmiş, Para-Banka konusunda üniversitede öğrenimini tamamlayınca İngiltere ye gitmiş, orada yüksek lisans yapmıştır. Şirkette şimdi bulunduğu yere bu katlanımlarının bedeli olarak gelmiştir.

Şimdiyse şirket onu işleri iyi gitmeyen İzmir e gönderiyor: oradaki şubeye çeki düzen versin , zarar eden duruma el koysun diye.

Düzeltti bir buçuk yılda. Şubeyi kara geçirdi. Önce şubenin hastalıklarını belirledi, sonra kararlarını ödün vermeden uyguladı. Onun en büyük sıkıntısı, iş arkadaşlarının motive edilmedikleri, gücenik ve dargın olduklarıydı. Aralarında güven ve içtenlik kalmadığı gibi, aşılmaz duvarlar örülmüştü zaman içinde.

İşte müdür Sabri, Vatan Sigorta A.Ş. nin İzmir teşkilatında çalışanların burayı hizmet vermeden maaş alınan bir yer olarak gördükleri bir zihniyetle savaşacaktı. Yılmadı. Sonuçta başardı. O uğursuz duvar yıkıldı. Elemanlar arasında birlik beraberlik ve güven oluştu. Asık çehreler gülümsedi, acı diller tatlandı.Uyum sağlayamayan bir eleman şöyle diyordu: Aklım başıma gelince hayatı anlamaya başladım. Meğer ben çevremdeki gerçekleri göremeyecek kadar saplantılıymışım. Elimden tutanım, bir yol gösterenim olmadı ki... Buna yanarım. Ama şimdi gerçekleri görebilir oldum.

Yıl sonunda kesin hesap bilançolarının kar göstermesini bahane ederek müdür, bir eğlence yerinde elemanlarına bir ziyafet çekmeye karar verir

Mudur beyle benden başka ötekilerin hepsi evli olduğundan eşleriyle davetliydiler. Gidilecek gazinoyu ve tarihini belirleme yetkisini müdür bana verdi. Ben de bu saptamayı bir kurnazlık , isterseniz bir şeytanlık deyiniz .

Müdürümüzün doğum gününün yakın bir tarihte olduğunu biliyordum. Eğlencemizi tam o üne ayarlayacaktım. Öyle de oldu..

Gazino İnciraltından biraz ilerdeydi. Ancak doğru dürüst ne yolu vardı, ne de yol aydınlatması. Araçların farları yeterli olmuyordu. Yol dedikleri, bahçeler arasından giden at arabalarının yoluydu. Onu da traktörler bozmuş.Yağmur dersen o gün sabahtan beri hiç durmadı.Gecenin koyu karanlığı, yağmurla birlikte çökmüştü İnciraltına.

Garson dıye eline giydirilmiş beyaz eldivenle, beyaz gömleğin yakasına tutturulmuş siyah papyonlu, askari ücretle çalıştırılan köylü çocuğu, menü listesini, yerine daha yeni oturmuş müdüre, saygıyla uzattı. Müdür: Dur bakalım evladım! Hele bir nefesimizi alalım. Acelen ne deyince garson bozudu. Bir daha uğramadı, başkasını görevlendirdiler. Bu mesleğin o gence göre olmadığı anlaşılıyordu.

Herkesin gözlerinin tabaklarda ve kadehlerde olduğu bir sırada yükselen sesim, gözlerin bana çevrilmesine yetti. Kadehimi, bu geceyi bizlere armağan eden Müdürümüzün 32. yaş gününü kutlamak için kaldırıyorum. Nice uzun ve sağlıklı yıllara derken, daha önceden tenbih ettiğim orkestra: İyi ki doğdun Sabri'yi çalıyordu. Habersiz olan arkadaşlarım hayret etmiş hatta, şaşırmışlardı.Bununla da kalmadı. Ayrıca sağladığım, Müdürün master yaptığı üniversitenin amblemli yüzüğünü parmağına taktığımda, merakla nefesini tutanlara çağrışım yaptırıyordum. Müdür, bu sürpriz karşısında utandı sonra teşekkür etti. Müdür yaptığı konuşmada, benim de size bir sürprizim var. Ancak bunu bu gecenin sonuna doğru açıklayacağım dedi. Meraklılara yetti bu kadar ipucu; başladılar yorumlara:
-Ne olabilir diye. Müdür ne yapabilir ki...Ya parayla ilgilidir ya da iş düzeniyle. Hangisi olursa olsun, bizce geçerli.

Gözlerim arada bir salonun iç mimarisine kayıyordu. Söylendiği gibi görmeye değer. Gazinonun ikramları da ona göre: kaliteli olduğu kadar fiyatları da uygun. Zaten onun için burayı seçtim.
Dansı sevenler bir anda pisti doldurdular. Şık giysili, çeşitli takılarla göz alan , çeşitli saç modelleri ve parfüm kokan genç kadınlar, dans gösterisi yapar gibi şık figürlerle kavalyelerinin kollarında sanki birer kelebek. Bizimkiler de katıldı onlara. Müzik ve ritim, içten gelen bir coşkunun harmanı. Oturanların bile ya eli ya ayağı kendiliğinden ritim tutar.

Gözüm ondaydı. Hadi demesini bekliyordum. Meğer hazırmış. Tuttu elimden, kalktık, karıştık dans edenlere. Bizimkilerin gözleri üstümüzdeydi. Herhalde yakıştırıyorlardı bizi birbirimize. Çünkü ikimiz de bekardık. Yaşlarımız da bu uygunluğu destekliyordu. Kendimi bırakmıştım kollarına.Uçmuştum mutluluk dünyasına. Hem konuşuyor, hem de ela gözlerini benim yeşillerden ayıramıyordu. Aslında konuşan da duygularımızı tetikleyen de gözlerimizdi. Şayet suçlu aranacaksa, biliniz ki,gözlerimiz. Dansın bitmesini istemiyordum. Onun isteğine uyarak oturduk.

Yerimize giderken yakınından geçtiğimiz bir masada oturan orta yaşlı iki erkekten biri tavır aldı; üstümüze gelecek sandım. Görmezlikten gelerek hemen yerime geçince o da oturdu.

Yakınımızdaydılar. Masalarını donatmışlardı . Rakı içiyorlardı. İkide bir garsonu çağırıp istekte bulunuyorlardı. İki adam biri ötekinin fotokopisi. Tek fark biri bıyıklı öteki değil. Kadın olmayışı masalarında onları iğreti müşteri gibi gösteriyordu. İkisi de kravatsız ,tıraşsız, orta boylu ve orta yaşlı iki kıro. Bıyıklı olanın gözleri geldiğimizden beri üstümdeydi. Bu kadar da olmaz ki...Ne olacak görgüsüzün teki. Kim bilir cepleri para doludur.

Kadın avına çıkarlar böyle yerlerde. Böyle yerlere bu insanları almamalı. Eğlenmeye gelenleri rahatsız ediyorlar .Zaten eğlenmeyi de bilmezler. Ver yesinler, ver içsinler. Kadınsız gelinmezki böyle yerlere. Bir olay çıkar korkusuyla Sabri’ye söylemedim.

Dostça konuşmalar ve yarenlik masamızın üstünde, tabaklarda, kadehlerin arasında dolaşırken, içkilerimiz daha üçüncü evresindeydi. Etkisini yeni göstermeye başlamıştı ki...masamıza şampanya getirmişti garson. Onlar, kırolar gönderiyordu. Sabri kabul etmedi; geri çevirdi :
-Ben tanımadığım insanların içkisini içmem dedi.
Bıyıklı sanki bozulmuş gibi, bana bakışlarını artırmış, davet bekler bir hali vardı. Yerimi değiştirdim . Hala göz altındaydım. Kimdi bunlar? Ne umuyorlardı? Anlasalar ya... Karşılık ya da umut veren var mı?

Programda sıra yerli oyunlara gelmişti. İnsanlar gene pistteydi. Doymuyorlardı, müziğe, şarkıya, türkiye, oynamaya...Bırak eğlensinler! Eğlenmeye geldiler buraya. İnsanlar özgür, insanlar serbest, kahkahalar gırıla gidiyor. Kim kiminle oynuyor belli değil. Ne çıkar! Eğleniyorlar ya...Sabri'yi ben kaldırdım oynamaya. Bana bakarak yaparsın dedim. Benimle ilgilenmeyi bıraksa, yapacak .Uyduruyordu. Olsun... Yeter ki müziğin ritmine uyabilsin.

O, kahrolasıcılar şimdi de beni oynarken seyrediyorlardı; Kim bilir akıllarından neler geçirerek...Bıkmadılar; niye bıksınlar ki...Onlar buraya niye geldiler? Bu akşam oltalarına ben takıldım

Dördüncü kadehlerimiz masada daha uzunca beklemeye mahkum gibi görünüyor. Bir ağırlık ve duraksama çöktü insanların üstüne. Böyle olur genelde. Müdürün sürprizi beklenirken, meraklar, tırmandığı Ağrı Dağından inip masamıza geldi. Müdür oturduğu yerde gerindi, toparlandı, yüzümüze baktı:
-İşte söylüyorum diye sessizliği yok etti. Ve dedi ki:
-İstanbul ile anlaştık. Şirketi kara geçirmemizin ödülü olarak her arkadaşa açıktan birer maaş ikramiye verilmesini uygun buldular. Bu kısa ve sevimli konuşmanın ardından hafifçe Sağol sesi duyuldu.

Artık kalkma zamanıydı.
Körolasıcaların gözleri hala bendeydi.

Hep birden kalktık ki... kapının önünde yağmurla karşılaştık. Gerçi gelişimizde de yağıyordu. Demek hiç durmamış. Arkadaşlar arabalarına koştular. Bir genç de müdür beyinkine. Gel gör ki: Eli boş döndü. Çalıştıramamış arabayı. Karanlıkta fazla bir şey yapamadım dedi ve anahtarı uzattı. Müdür beyi yolcu etmek için kapıya çıkan patron: Kaygılanmayın müdürüm! Hemen bir taksi çağıralım. Yarın arabanızı getirir çocuklar
Ben, hemen atıldım: Olur mu öyle? Müdür beyi ben alırım. dedim.Kimseden ses çıkmadı. Tartışmaya yer bırakmadan oldu bittiye getirdim.

Gelirkenki gibi yağmur altında, karnlıkta gidiyorduk. Kıro lar da aynı anda kalkmazlar mı? Tabi dedim. İçerde bakacakları kadın kalmadı; niye otursunlar.

Bahçeler arsından giden yol gecenin bu vaktinde tehlikeliydi. Çünkü yolun bozukluğu bir yana, karanlıktı. Arabanın tekerlekleri ikide bir su dolu kasislere düştükçe içim gidiyordu. Onlar da peşimizdeydi. Yol veriyorum, geçmiyorlar, tampon tampona, bazan sağ, bazan sol böğürümdeydiler. Ha şimdi dokunacaklar, ha az sonra derken iyice gerilmiştim. Bu tenha ve karanlık yerlerde bir olay çıkartmaları işten bile değildi; ödüm kopuyordu. Müdüre belli
etmek istemesem de onun da rahat olmadığından emindim.
Sonunda asfalta çıktık. Şimdi basar giderler sanıyordum. Ne gezer...Öyleyse bir gizli amaçları olmalıydı. Acaba nerede önümüzü kesecekler diye düşündükçe korku bedenimi sardı. Müdür:
-Dur şunların haddini bildireyim
dedi, ama ben izin vermedim. Hızlandım, onlar da. Artık şehir içindeydik. Müdür :
-Atlatalım şu namussuzları, dedi.
-Bak! Yol kenarında ( P )
-İşareti var. Görüyor musun
-Evet, görüyorum
-Orası Orduevi'nin park yeri. Dal oradan içeriye

Daldım. Nöbetçi koşarak gelirken onlar fark edemeyip pas geçtiler. Orda yarım saat dinlendik. Sonra güven ortamında müdür beyin evine geldik. Onun gösterdiği park yerinde stop ettim ve indik arabadan. Bir araba daha geldi ve yanıbaşımıza durdu. Fark edince şoke oldum. Evet o idi, o bıyıklı adam... Bir şaklabanlıkla yaklaştı:
-Aferin Melek hanım! Sürücülükten tam not aldın benden. Hiç falso yapmadın. Kocanız sizin gibi bir özel şoföre sahip olduğu için ne kadar övünse yeridir. Müdüre yaklaşan adam:
-Nasıl beyefendi eskortluğumu, beğendiniz mi? Bu bahçeler arası var ya, adamı kesseler duyulmaz. Melek hanımı yalnız bırakmayalım, dedik. Gazinoda ikramımızı kabul etmediniz. Misafirimiz olun demeye dilim varmadı; sizinle tanışmadığımız için. Melek hanımla tanışırız. Vatan Sigorta bizim sayılırTüm sigorta işlemlerimiz Vatan dadır. Efendim ! Ben Şinasi, KASPA Lmt in Yönetim Kurulu Başkanıyım. Eşiniz Melek hanımla telefonda görüşürüz arada bir.” Konuşmalara kulak misafiri oldum. Sonra dedim ki:
Aşk olsun Şinasi bey! Yüreğimizi ağzımıza getirdin, yahu! İnsan bi masamıza gelir, sayın müdürümüzle tanışır deyince, Şinasi bey taşı gediğine koyar:
-Çağırdınız da gelmedik mi?



12/ Kas / 04

URLA

3 Ekim 2004 Pazar

Odacı

O, bir süredir hastaydı; yiyip içmekten kesilmişti. Gözlerimizin önünde eriyordu, mum gibi . İlçedeki doktorların biri gelip,biri gidiyordu. Herkes başımıza doktor kesiliyor, herkes kendince bir öneride bulunuyordu. Çaresizlik uzadıkça umutlar da donuklaşıyordu. Doktorların elimizden gelen bu kadar demeleri duyanları kahrediyordu. Öyleyse ver elini İstanbul, dedik.

İstanbul ! Biz geldik. Hastamızla; onun yaşam kaygısıyla tükenmeyen umutlarıyla, güçsüz bedeniyle geldik. Senden bir çare umarak geldik. Bu şehrin labirentlerinde bulacağımız Lokman Hekimin sunacağı şifa ilacını içmeye geldik. Bize çare gerek...

Çare, usta cerrahın usta ellerinde.
Usta eller aldı bisturiyi eline, çaldı hastanın tenine. Hasta derinden drine, ölmeden ölmüş gibi ve Cerrah kesti, biçti; hastaya kumaş keser gibi. Bir parça materyal aldı ve biyopsi yaptırın diye verdi.

Durmadık. Koştuk laboratuara, elimiz, ayağımız dolaşarak Yarın dediler. Merhametsizler. Hasta çare bekler, Cerrah rapor... Biz ise beklentiler içinde: Çaresizlik..

Özel laboratuardan raporu uzattılar elimize, ücretini peşin alarak. Müsbet dediler. Ne bilelim iyi sandık. İçten gülümsedik. Hastaya müjde verdik, müsbetmiş diye. Bekleyenleri sevindirdik.
Meğer müsbet tıp dilinde işte o demekmiş... Yani kanser. Mahvolduk, yıkıldık duyunca. Cerrah, aldı rapor diye verdikleri kağıdı eline baktı, baktı, şüpheci yüzünü takınarak, fırlattı önümüze. Bu materyali bir kez de bizim patoloji profesörüne götürün. Selam ve ricamı iletin. Elinizdeki rapor beni tatmin etmedi.

Patoloji kliniğinde profesörü beklerken bir görevliyle tanıştım. İç Anadolu dan gelme. Görünüşü, yüz ifadesi yaşamın onu çok hırpalamış olduğunu gösteriyordu. Bu kliniğin odacısıyım dedi. Söz hocadan açılınca onu çok sevdiğini, emsalsiz bir hoca, müşvik bir baba olduğunu söyledi. Koluma bir altın bilezik taktı dedi. Sonra sordu:
-Niçin ararsınız hocamı?
Elimizdeki materyali göstererek anlattım olayı. Dinlerken değişti adam. Dikleşti, canlandı, gözlerine fer geldi. Ayağa kalktı, sanki önceki adam gitti, yerine Hocam dediği profesör gelmişti.

Gelin benimle dedi. Koridorda arkalı önlü giderken, artık bu saattan sonra hocanın gelmeyeceğini söyledi. Kime ve nereye gittiğimizi bilmiyordum. Bir kapıyı açtı, kendimizi bir laboratuarda bulduk. Önce bir beyaz gömlek giydi, sonra materyali aldı ve bir mikroskopun başına geçti. Başladı incelemeye. Maksadının ne olduğunu hala anlamış değildim. Konuşmuyordu. Bir bilim adamının suskunluğu ve vekarı içinde mikroskoba aldığı preparatı uzunca bir süre taradı, gözden geçirdikten sonra bana dönerek ve hocasının orada bıraktığı yüzünü takınarak:
-Demek buna kanser dediler haa! Vay cahiller vay...Hem de paranızı
alarak. Be hemşerim, neden getirmedin bana! Buna kanser diyen halt etmiş.


Bu an, şaşkınlığımın aptallık derecesine vardığı bir andı.
-Ya nedir öyleyse
-Bu adi bir iltihap olayıdırDeme be hemşerim
-Dahasını da söyleyeyim mi?
Başımı salladım, evet anlamında.
-Bu materyal bir pankreastan alınmış
-Doğru vallahi


Manyaklaşmıştım. Tanık olduğum şu olay odacının bir mucizesiydi. Olacak şey mi? Altın bilezik geldi aklıma. Odacı da bunun hakkını veriyor işte...

Ertesi gün raporu almaya gittiğimde Patoloji profesörü dedi ki:
-gözünüz aydın. Hastanız temiz sayılır. Adi bir iltihaplanma. Oda tedavi edilir. Ünlü cerraha saygılarımı iletin. Geçmiş olsun.

Büyük bir moral gücüyle, ünlü cerraha yeni raporumuzu sunduğumuzda, odacının mucizesini de anlatma olanağını bulduk. Doktor gülümsedi ve bir feylosof bilgeliğiyle şunu söyledi:
İnsanları salt yaptıkları işe göre değerlendirmeyin. Her insanın sezgi ve ilham yeteneği vardır. Bunu keşfetmeye çalışın. Bu , insanın yaratılışından gelen bir özelliğidir. Bu özellik bazan bir odacıda bir profesörünkinden daha güçlü olabilir.


02/ Ekim / 04
Sivrihisar

İbrahim Karaca

29 Eylül 2004 Çarşamba

Sağlık Olsun

Son model, küçük bir arabam vardı. Onu gözümden bile kıskanırdım. Çünkü nice yoksunlara katlanmıştım ona sahip olmak için. Oldu sonunda. Küçük bir araba ama, genç yaşımda bana mutluluk budalası olacak kadar keyif veriyordu. Çevremde dolaşan arıların sayısını da artırmıştı. Sabahları herkes ortadayken, kalabalığı yara yara geçmek, öğünç duygularımı kabartırken, kimbilir kaç kişinin de kıskançlık duygularını tetiklerdim. Olsun, ben mutluyum ya... Gerilmiş yaylarda bana atılacak okları görür gibiydim.

Yollarda kendi halimde gidip, gelirdim. Fiyaka, gösteriş, yarış, çalım gibi mantık ve kural dışı davranışlardan sakınarak.

Buna karşın bir gün bir arı tebelleş olmaz mı? Pirestiji yüksek bir otonun eski ve yıpranmış bir modelinde bir eşek arısı. Bir sabah olsun peşimi bırakmıyor kah ardımda, kah önümde, sağımda solumdaydı. Amacının ne olduğunu kuşkusuz anlamıştım. Eşek arısı değil mi bir şeyin kokusunu almıştır.

Üç gün, beş gün, onbeş gün hep peşimde. Daha sonraki günlerde korna sesiyle dikkatımı çekmeyi denemeye başladı; günaydın der gibi. Kim bilir alabros tıraşlı kafasında nice planları vardı Çapkın mıydı, ya da pis zampara.

Sevmedim bu takip işini.

Peşimi bırakmadı. Neredeyse yol arkadaşım olmuştu. Benden bir yakınlık , karşılık ve ilgi görmemesine karşın kör inadını sürdürüyordu.

Ahh.Körolası adam... Ruhumun derinliklerinde uykuya dalmış merakımı uyarmayı başardın , sonunda kör inadınla.

Kimdi bu adam? Niçin onun hakkında kötü düşünüyorum. Peşin hükümlü olmak ne sağlar. Bakarsın iyi bir insandır. Düşünceleri, davranışları, durumu, hali vakti yerinde birisi olabilir. Hatta hayırlı bir kısmet...neye olmasın? Kısmetin nerede insanın karşısına çıkacağı belli olur mu?
Madem öyle,yarın selamına karşılık vereyim. Ne zararı var.?”

Yarın olur, adam yoktan var olur. Gene selam ve arkasından benim kornanın sesi. Kim bilir karşılıklı iki kornanın sesi, nikah masasını çağrıştırmış olabilir. Belki bunu bir uyuşma, bir anlaşma gibi algılayabilir.

O gün geceden beri yağan yağmurun dineceği yoktu.. Özel otosu olmayanların canını burnuna getirdiğini anlamak benim için hiç de zor değildi. İnsanlar duraklarda sırt sırta, omuz omuza istif edilmiş çuvallar gibiydi. Daha düne kadar o çuvallardan biri de bendim. Yollar göl gibi, selle akıyor ırmaklar gibi. Elektrik tellerine çarpan rüzgar, uluyan kurtlar gibi sesler çıkartıyordu. Biliyorum Sevinç şimdi pencere önünde işe nasıl gideceğini düşünmektedir. Ona. bir sürpriz yapayım, dedim. Kapılarının önünde durunca, o, beni daha önce gördü ve işaret etti: Geliyorum diye.Geldi ve kapıyı açınca , ondan önce parfüm kokusu doldu arabaya. Sonra şiş göz kapakları ve hiç uyumamış gibi fersiz gözleriyle ve başında eşarp ve ıslak papuçlarıyla daldı arabaya.
Bitmeyen sorunlarımızı konuşarak gidiyorduk. Aklım o adama takılmıştı.. Yanımda Sevinç olduğundan ona rastlamak istemiyordum. O, netameli yeri geçmiştik. Neyse ki, yoktu. Sevinmiştim. Yol ayırımına geldiğimizde bir de ne göreyim? Beni beklemiyor mu? Dur !işareti yaptı. Durdum. Elinde bir paketle koşarak geldi. İşaret etti camı aç diye. Elindeki paketi kucağıma attı ve ne dediği anlaşılmadan ,geçen arabaların sıçrattığı sular içinde arabasına koştu. Teşekkürümü duymadı bile. Hediyeden pek çok hoşlanan Sevinç benden izinsiz, paketi aldı ve açtı. Sanki hediye ona verilmiş gibi. Paketten bir karton Amerikan sigarası çıkmıştı. Sevinç :
-Yarısı benim dedi.
-Olur olur dedim.

Pakete tutturulmuş bir de kartvizit bulduk. Karttaki tanıtım şöyleydi: Akın Tanyıldızı. Tekel Bayii. Kartın arka yüzünde beni ararsanız memnun olurum diye bir not ile bir de telefon numarası vardı.

Sevinçten utandım. Durumu anlattım. Baktım ki, o kraldan çok kralcı. Rahatladım. Bir ara ikimiz de sustuğumuzda ben, verilen hediyenin ne anlama geldiğini düşünüyordum. Sevinç sessizliği bozarak başladı akıl hocalığına :
-Kız sen deli misin? Böyle adam kaçırılır mı? Bak sana Tekel Bayiiymiş. Onlar zengin olur. Altındaki arabadan belli. Aklını kullan, bu bir şans.

Sevinç ten böyle bir destek beklemiyordum. Yaşlı bulacağını, yakışıklı olmadığını söyleyeceğini bekliyordum. Gerçi, benim de boyuyla posuyla adamı ilk görüşümdü. Ben de biraz geçmiş, biraz kıro, biraz da kısa boylu bulmuştum. Elbet benim de kusurlarım olmalıydı, onun gözüyle. Öncelikle çok hafif de olsa aksaklığım.

Telefon edip etmemekte günlerce duraksadım. Cesaret edemiyordum. Bu işin sonu nereye varır? Altından ne çıkar? Bilemediğim için ağırdan alıyordum. Ne var ki, içime de bir kurt düşmüştü. Hep onu düşünüyor, hayaller kuruyor ve bütün bunlardan da haz duyuyordum. Sonunda aramaya karar verdim.
Uygun bir zamanı yakalayarak iş yerimde çevirdim numaraları. Anında çıktı. Daha adımı söylemeye fırsat vermeden başladı konuşmaya:
-Hele şükür! Ne mutlu sesini duyana. Naber?
-İyilik güzellik. Haberler sizde olmalı. Bir süredir yolda yolakta görünmediniz.
-İstanbul a gitmiştim. Orada hastalandım. Daha dün geldim işe.
-İyileştiniz mi bari.
-Biraz daha boş lafları karşılıklı alıp verdikten sonra maksadını söyledi :
-Bak ne diyeceğim.
-Buyurun.
-Bu gün öğlen yeğinde misafirim olur musunuz?
..................................................................
Birden bu kadar hızlı yakınlaşmayı pek de iyiye yormuyordum. Haydi ver cevabini , bakalım. . Önce bocaladım, sonra oyaladım.
-Bu gün mü?
-Evet.
-Hiç hazır değilim. Başka bir gün İnşallah.
-Peki, yarın için ne dersiniz?
-Yarın mı dediniz? Haftaya bu gün olabilir.
Ağzımdan çıktı bir kez.
-Gelip alayım seni.
-Yerini ve saatını söyleyin, ben kendim geleyim. Böylesi daha iyi.
-Söylüyorum: Pınarbaşı, Adil in Yeri. Saat 12:30. Tamam mı?
-Tamam. Not ettim.
-Görüşmek üzere, hoşça kalın.


İçimden çok hızlı bir adam diye geçirdim. Selamını aldım ardından sigara geldi. Telefonuna karşılık verdim, yemek teklifi geldi. Acaba yemeğin ardından ne gelecek ?

Restoranın kapısında karşılaştık. Park etmeme yardımcı oldu. Yeşillikler ve akar sular arasında bir restoran. Birlikte girdik içeriye. Sevinci gözlerinden yüzüne vuruyordu. Kendince şık giyinmişti. Mavi bir gömlek vardı üstünde, yakası açıktı. Ben ise yarım kollu, mavi, mini entarimi giymiştim. Yüksek topuklu ayakkabılarım ayaklarımda, Duman rengi çoraplar bacaklarımda, siyah çanta elimde, girdik içeriye. Oturduğumuz en güzel masada yaptığı beylik ve yavan komplimanlardan hoşlanmadım diyemem. Kuaförün yaptığı topuz saç modelinin şahsıma asalet verdiğini söylediğinde gururlanmıştım. Ya aksak ayağım için ne diyecekti.? Fark etmiş miydi acaba?

O gün havadan sudan boş laflarla geçti. Daha çok o konuştu ben dinledim. Arabasını değiştirecekmiş, umursamadım, olabilir gibi başımı salladım. Daha doğrusu o anlatırken ben onun yüzünü gözünü inceliyordum. Derin göz çukurları içinde şahin gibi bakan mavi gözleri vardı. Burnu iri ve kemikliydi. Sık ve sert sakallıydı. Yüzünde yaşamın kader çizgileri daha derinleşmemişti. Giydiği ceket bedenine bir numara bol, pantolonunun modası geçmiş ve ütüsüzdü. Çok az gülüyor, daha doğrusu gülümsemekle yetiniyordu.

Bu bir tanışma yemeği olduğundan uzatmak istememiştim. Merak ettiklerimle ilgili az çok bilgi sahibi olmuştum. O bunca konuşmaları arasında dul ve bir çocuklu olduğunu ağzından kaçırmış, ben de üstüne varmamıştım. Dakikalar ilerledikçe içimdeki olumsuz kanaat güçleniyordu. Sanki akar suyun çevrede yarattığı serinlik bizim masaya da gelmişti
Ona gelince: Sanırım sol ayağımın biraz kısa oluşunu fark etmişti. Ben söylemek isterken o davrandı ve bu kadar kusur kadı kızına da bulunur diyerek havayı yumuşatmak istedi. Böyle şeyler saklanmaz ki... Acaba boyumu da kısa buldu mu? Kendisi de kısaydı. Ama insan kendi kusurunu görmez derler.

Daha ilk buluşmada ikimiz de işe soğuk başladık. Umduğumuzu bulamamıştık. Aylarca süren otomobil flörtü değmezmiş meğer.
Sağlık olsun.

29 / 09 / 04
URLA

İbrahim Karaca

16 Eylül 2004 Perşembe

Kuşlar



Bir baştan gelirler,bir baştan giderler.Kuşlardan söz etmek istiyorum. İlk,yaz,sonbahar. Sessizce gelirler, geldikleri gibi giderler. Önce leylekler... Onların, ilk baharıda peşi sıra getirdiğine inanılır.
Mevsim boyunca barınaklı yerlerde yuva kurarlar. Yavruları olur;üreyip,çoğalırlar yılanlara,baykuşlara ve diğer yırtıcılara rahmen.

Kimileri insanı dost bilir; Güvercin, kumru, ebabil, serçe gibi kimilerinin insan oğluna güveni yoktur, uzak dururlar ondan. İnsan vahşidir onların katında. Kimi zaman bulut gibi geçerler,korku verirler.Bağlara bahçelere davetsiz konuk olurlar.

Onların kol saatleri yok ama, hiç yanılmıyan ve pil istemeyen vücut saatleri vardır. Doğa onlara uygun birerde vücut saati armağan etmiştir; hem de en iyi markadan.

Garip kuşları bilirsiniz değil mi?Onlar sıcak ülkelerde ev bark sahibi olmayanlardır.Yazlıkçı değildirlerdir,minik serçe gibi.

Saçaklarda buz sarkıtları sallanırken,karların üstünde hoplaya sıçraya bir lokma yiyecek ararlar.Pencerinize konarlar.Gagalarıyla cama vururlar,sevimli dilenciler.

Kar her yeri kaplayınca garip kuşlar yerleşim merkezlerine sokulurlar.Gerçi sayılıdır sıkıntılı günleri,kar kalkanda sıkıntıda kalkar

Bizim köy bir kuş cennetiydi bir zamanlar.Yeşillikler,su sesleri ve kuş cıvıltılarıyla başka bir dünya.Sanki çölde bir vaha orda,su yeşilliği yaratınca kuşlara kapıları açıldı ve onlar eli sapanlı kuş avcılarının hırslı,bilinçsiz ve de sadist duygularına armağan edildiler.

Çocuktuk, küçüktük, bilinçsizdik. Çevre korumayı ne okulda öğretmişlerdi ne de ailede. Ellerimizde sapanla pusu kurardık dut ağacını altında.Eceli gelen parlak,kara tüylü sığırcık çirkin sesiyle arkadaşlarını çağırırken,alttan yediği sapan taşıyla kendini yerde bulurdu. Sonra başka çocuklar, başka ağaçlar ve başka kuşlar.Bizce ne büyük bir başarıydı avlayabilmek,bir nevi yetnek ve beceri testiydi kendi özgüvenimiz açısından.

Akşamları keklik sürüleri suya inerdi, karşı bayırlardan ve hep bir ağızdan yükselen nağmelerle güneşin batışını kutsarlardı.Bir kartal sürüsü havada dört dönerdi, yerde bir fare, bir sürüngen hatta bir tavşan görebilmek için.

Siz akşam çayını ulu cevizin gölgesinde yudumlarken saka kuşu ile bülbül yarışırdı sizin hakemliğinizde en son nağmelerle. Gece baykuşun gizemli boğuk sesi köpek seslerine karışırdı. O karanlıkta projektör gibi parlak iri gözleriyle köyün fare ve yılanlarından sorumluydu.
Kendilerini görmeden ağaçkakanı, ibubuğu, tarla kuşunu, yırtıcı kuşları, kargayı, seçeyi seslerinden tanırdık. Hepsinin yuvalarını ve yumurtalarını bilirdik.

Neye yarar? Biz o bilgileri hayvani bir isteğimizi doyurma yolunda kullanırdık.
Bir gün hayalimde saydım da bizim köyde kaç tane kuş türü olduğunu, 30 tür idi..

Gün oldu devran değişti. Bizim köyün önce suyu azaldı.(Bilirsiniz bizim köy İç Anadolu!da bozkırdadır.) Son yıllarda bozkırda yağış azaldı. Sular da...Sonra bahçelerle yeşillikler izledi gerilemeyi. Sonra da kuş türlerinin sayısının 15’e inişini.
Doğru; devran değişti. Yer gök tarla oldu. Kırlar meralar sürüldü, ekildi. Ovanın yeşil rengi sarıya dönünce kuşlara hişşşt dedi bir yüce ses.Onlar da bu dünyada bize göre yer mi yok? Gideriz Dediler ve gittiler.

----------------------------------------------------------------------------------------

Karadeniz de yaşanan bir başka öykü: Adına bıldırcın avı demişler. Halt etmişler. Neresi av bunun? Bu düpedüz tuzağa düşürmek.Sonbaharda Kırım da ,Rusya da, Moldavya da, Ukrayna da havalar soğumaya başlayınca bıldırcınlar kafileler halinde güneye doğru yola çıkarlar. Çıkarlar çıkmasına da önlerinde kocaman bir denizin, Karadenizin varlığını bilmeden. Uzun bir uçuş yolu. Saatlerce kanat çırparak, yorgun ve aç. Mola veremezler, duramazlar, dinlenemezler, karınlarını doyuramazlar. Bir kara parçasına ulaşabilme umuduyla uçarlar da uçarlar. İlk hedef Karadeniz in güney kıyılarıdır. Gece ilk ışık bu kıyılardan göz kırpacaktır.

Yorgun ve aç bıldırcına o ışık bir umuttur.; umutla dalar ışığa, hayır fileye. Ve bu anı bekleyen hain avcı yere dökülenleri toplamayı yetiştiremez .
Buna bıldırcın avı diyorlarmış. Neresi av bunun?

------------------------------------------------------------------------------------------------

GAP da bir inceleme gezisindeyiz. Tarihe Mezopotamya olarak adını yazdıran kutsal topraklarda. Uçsuz bucaksız ovalarda susuzluğa, yaşamın olağan bir olayı gözüyle bakma alışkanlığına sahip köylülerle konuşuyoruz. Fakirlik, geri kalmışlık, çaresizlik, yağmurda ıslanmış giysiler gibi bedenlerini sarmış. Onlar için sorun önemini ç çoktan yitirmiş ; çünkü alışmışlar. Hastalıkların en umutsuzu alışmışlık Alışıldı mı bir kez, sorunlar sorun olmaktan çıkıyor.

Bir köy kahvesinin önündeyiz. Karşımda kırık bir iskemlede oturana yaşını soruyorum . Altmış beş diyor. Ben seksen beş tahmin etmiştim. Sonra neden ağaç dikmediklerini sordum.Köylerde , yollarda, kırlarda, tarlalarda, bahçelerde bir tek ağaç görmek mümkün değil.
Kendilerine soru yönelttiğim herkes sıkıldı. Bu sorunun sorulmasından. Cevap vermek istemediler, başlarını eğdiler. Altmış beşlik uyandı, uykudan uyanır gibi Doğrusunu ben söyleyeyim mi?” dedi. Başımı sallayarak onayladım, Söyle der gibi.
-Ağaç olursa kuş gelir.
Tüylerim diken diken oldu. Sordum ötekilere:
-Doğru mu
-Doğru
dediler.

Bir genç doğruldu oturduğu yerden.:
-Evet çok acı. Kuşu yavrularımıza okulda resimlerden göstererek öğretiyorlar Dedi. Ve ilave etti:
-Bölgede kuşlar için barınacak ağaç ve yiyecek sebze, meyve bulunduğunda onlara musallat olurlar, varsayımına inanıldığını gördük, Güney Doğu da.

Kuşsuz bir ülke,
Ruhsuz insanlar diyarı olurmuş.
Ağaçsız ülke ise,
Saçsız bir kıza benzer.

-----------------------------------------------------------------------------------------

Urla nın yazlıklarından birinde bir adam, vaktiyle evinin bahçesine on adet selvi kavağı dikmiş. Gel zaman git zaman kavaklar öyle boy atmışlar ki, her biri 25-30 m olmuş.

Şimdilerde göçmen kuşlardan serçeye benzeyen bir kuş türü kiralamış bu kavakları; yalnız geceden geceye. Akşam olunca beşer onar gruplar halinde gelip geceyi bu ağaçlarda geçirirler. Kavak dallarında çoğalır, çoğalırlar.Kesin 500-1000 kuş 10 ağacın üstünde.. Güneş batmaya çok yakınken hepsi bir ağızdan ötüşürler, cıvıldaşırlar. Kuş sesleri çevreye yayılır İnsanlar ibadet eder gibi bir huşu içinde dinlerler kuş seslerini. Sonra güneş batar. Artık gelen olmaz. Bilirler ki güneş giderken onların kapılarını kapatmıştır, ertesi sabaha . kadar. Sabah güneş kapılarını yeniden açarken, sesler yeniden başlar. Yaşamın bir parçasıdır o coşkulu sesler.
Bu düzen böyle sürüp gider sanırdık. Ama, gitmezmiş.

Doğanın güzelliklerinden nasibini almamış insafsızın, bağnazın biri, kavaklara çok yakın bir yerde bir gazino açar. Gazinocu her akşam saat 22 de kuşlar uykudayken, havai fişeklerle reklam gösterisi yapar. Fişekler havada bomba gibi patlayınca, uykusundan sıçrayarak uyanan yüzlerce kuş, can havliyle kendilerini boşluğa atar. Bir kıskı balkonlara sığınır. Bilmedikleri yerlerde minik kalpleri pıt pıt atarken, dönebilenler çaresizlik içinde yeniden evlerine dönerler.

Revamıydı kuşlara yapılan bu işkence, bu zulüm? Korkarım bir gün gelir, kuşlar kendi haklarını korumayı öğrenirler. Dayanışmanın erdemini kavrarlar. Miting yaparlar, dernek kurarlar; insanlara ders verebilmek için.
Deprem yiyen kuşlar evlerine geri dönerler .depremi yemişlerdir ama, evleri yıkılmamıştır .

6.
sonunda o da oldu : evleri yok oldu
bir sabah dört genç adam geldiler. Kavakların dibine çömeldiler.birer sigara yaktılar kavakların sahipleriyle anlaşmışlardı.Yüksek yüksek ağaçlara baktılar sonra saptadılar yöntemlerini. Ev sahibi yoktu aralarında. Yüreği dayanamazmış,otuz yıl emek verdiği on leventtin devrilişine.
Gelenler çaldılar testereyi,vurdular baltayı,devirdiler leventleri yan yana.acımasızlar kurşuna dizdiler on Levendi.
Acısı yüreğime oturdu on Levendin.
Akşam olmuştu.Gelmeye başladı kuşlar.Heyhat ! Büyük bir düş kırıklığı.Artık ne kavaklar vardı ne de kuşların yuvaları.Yüzlerce kuş boşlukta döndüler durdular.

Sonunda,bin tane kuş, kavaklı evin çatısında,balkonun da,bahçesinde toplandılar.
Tatlı cıvıltılar yerine, Mozart ın Ölüm Marşını seslendirdiler.Evde bulunmayan ev sahibini uygarca protesto ettiler.Dört cellat adama lanet yağdırdılar.
Kuşlar insanlardan akıllı çıktılar.Silahlarını insanlığa karşı kullanmadılar.İnsanlığın erdemine olan inançlarını korudular.

Kuşlar,ertesi sabah utançlarından görünmemek için güneşten önce orayı terk ettiler. Belki de artık buralara gelmeyecekler,yeni kavaklar yetişmedikçe.

16/09/2004
URLA

İbrahim Karaca

10 Eylül 2004 Cuma

Aşk Şarap ve Akıl

Kumsalda bir masa. Güneşli ve sakin bir gün. Ayaklarımın dibinde deniz, masada balıklar ve şarap, ben ve o. Bu kadar sahne ve dekor. Güleç yüzler, neşeli gözler. Bir kadeh, bir daha...Bu benim için, bu sana, bu da aşkımızın onuruna. İçelim...

Aşk da şarap gibi kadehlerle ölçülebilir olsaydı; bilirdim aşkımın kaç kadehlik olduğunu.
Şarap aşkı coşturur, sonra çığırından çıkartıp, şeytanın önüne atarmış Onun için şarap, şeytanın ortağıdır demişler. İkisi birden çöktüler imiğime bu gün, ama pes ettiremediler. Hangi güç yok edebilmiş aşkı insanlık tarihi boyunca

Çok içmişim. İğrendim şaraptan; attım boş şişeyi denize. Kaldık masada ikimiz : Ben sevgilim.
Hedefimizi koymadan ortaya, henüz sonu belli olmayan bir yoldayız onunla . Bu yolun sonu selamet değilmiş gibi geliyor bana. Bir çıkmaz sokağa giriyor olmayalım! Neyin uğruna? Haz , zevk ve heyecan dünyasında yaşamak ise bir gün duvara toslamak da var; haberin ola...
Bir dostum Onu bana uygun bulmamıştı ; yaşlı demişti, çirkin demişti.Güven vermiyor, demişti. Oysa daha önce Aklını kullan, kaçırılacak biri değil deyen de oydu. Yol yakınken dön diyen de...Bu aşamada aşkımı nasıl feda edebilirim ; O, öyle dedi diye.

Aşk fırtınasında akıl mı kullanılır; akıl kalmıyor ki, kullanasın. Ne aklımı kullanabildim, ne de mantığımı bu yolda. Onların yüzünden akıl ve mantığın kölesi olmak istemezdim doğrusu.
Beni duygularım götürdü o dünyaya. Ben aslında onların esiri oldum. O hazzı , zevki ve heyecanı onlar tattırdı bana. Mutluluk buysa onu aşkın dünyasında buldum. Yaşamım boyunca kör mantık elimden tuttu mu bir gün?Mantığa kalsa, duygu alemimdeki tüm kazanımlarımı bir paket yapıp derin denizlere atmalıymışım. Kuru mantığı balıklar bile yemez. İşte o zaman kaygılarım beni bitirir.

Konuşan arkadaşımın tuzu kuru tabi. Elbet aklını kullan diyecekti. Kullandım. İşte bu çıkmaza soktu sonunda.
Bırak ! herkes kendi yolunda...

10 / 09 / 2004
URLA

İbrahim Karaca

5 Eylül 2004 Pazar

Ayınga (Kaçak Tütün)

AYINGA (KAÇAK TÜTÜN)

Bizimköy e geldikleinde karanlık çökmüş, kurt kuş yuvasına, insanlar evlerine çekilmişti. Köyün bekçiliğini baykuşa bırakmışlardı. O her günkü yerinde tüner, sabaha kadar her şeyden o sorumluydu. O uğursuz sesiyle öterken yılanlar, çıyanlar, fareler çıkamazdı, girdikleri delikten.

Kapıya yanaştılar yavaşça ve seslendiler:
-Küçükana biz geldik. Hele kapıya çık
Bu bir bildik kişinin sesi değildi. Hayır mı şer mi gecenin bu saatında diyerek avluyu geçip kapıya varır.Heyecanlanmıştır. Korkaklık şalı omuzlarında kapıyı açar ki, karanlıkta iki adam ve tahta yüklü bir öküz arabası Adamlar sokuldular yavaşça ve ürkek tavırlarla ve de sığınırcasına:
Biziz, biz Küçükana yabancı değil Altı ay önce de gelmişlerdi bir akşam vakti sessizce. Kapının önünde durakladılar bir lahza. Sonra Küçükana bordo kapıyı ( Çift kanatlı, büyük kapı) açtı, onları aldı, çektiler avluya arabayı, öküzleri saldılar boyunduruktan, kapıyı dayakladılar arkasından. Adamlar yol yorgunluğunu unutacak kadar seviçliydiler. Tahtaların altında gizli çuvalları çıkartıp samanlığa koydular. Kapıyı kilitleyip anahtarı aldılar.
-Aç mısınız? Diye sordu Küçükana, kendi oğullarını ağırlar gibi
-Ne de olsa uzun yoldan geliyoruz Küçükanamız halden anlar dedik, geldik ocağınıza. Ölülerinizin ruhu hürmetine ne getirebilirseniz. Yoksa kuru ekmek ile bir testi su da yeter bize.

Ertesi sabah köyde tahtacılar geldi haberi yayıldı. Anlayan anlamıştı. Gerçekten arabaları tahta yüklüydü. Hem de Orman İşletmesinin izin Damgasını taşıyan. Bunlardan da birkaç tane satmadılar denemez .Ama bu kadarcık bir kazanç için bunca yolu tepmeye değer miydi? Onların geçek ticaretini bilenler az değildi. Hatta çocuklar bile ortada bir dolap döndüğünü sezinler gibi olmuşlardı. Çeşme başındaki çocuklardan biri:
-Ayıngaymış, dedi. Ama öteki çocuklar bir şey anlamadılar.
-Ayınga ne demek?
-Bak oğlum ! Bunlar ayıcı. Ayınga ayının adı. Ben gördüm. Avluda. Kap kara. Dana kadar. Müthiş anırıyor. Siz duymadınız mı? Bir dişleri var, vallahi kama gibi. Galiba parayla oynatacaklar. Görürüz.
Bir başka çocuk:
-Var mısınız? Gidip şu delikten bakalım. Der.
-Yok. Olmaz, kızdırırız. Delikten atılır üstümüze. Elinin tersiyle bir vuruşta on adamı yıkarmış.
-duymadınız mı ? Bir keresinde bizim çobanı dağa kaldırmış. Köylüler tüfekleriyle zor almışlar elinden.
Başka bir çocuk:
-Yok yahu. O atıyor. İnanmayın. Ayınga tahta demek. Biz yonga demiyor muyuz? Onlar da ayınga demişler. Baksana arabaları tahta yüklü.

Çocukların merakı bir türlü bitmek bilmez. Aralarından birini , büyüklerin bulunduğu yere danışmaya gönderirler ve şu öğüdü verirler:
-Bak oğlum! Şu ayakta duran adam var ya, gördün mü? Ona git sor bakalım, ayınga neymiş?
Çocuk koşarak gider:
-Emmi, Ayınga tahta mı, ayı mı? Nedir?
Adamın çocuğu bir dövmediği kalır.:
-Kereta! Bu yaşta ne işiniz var, ayıngayla mayıngayla. Şimdi atarım seni önüne . Görürsün ayıyı, dayıyı.
Çocuk koşarak dönerken arkadaşlarına sesleniyordu:
-Ayıymış ayı. Valla adam beni ayının önüne atacaktı..

Alış veriş yapanlar çoğunlukla kadınlardı. İş yerlerinde bulunan kocaları için alıyordu. Alıcı gelince, adam kalkıp kilitli kapıyı açarak çuvaldan çıkardığı, gazeteye sarılı, iple bağlı bir kiloluk paketlerden istediği kadar verip, avlunun arka kapısından yolcu ederken kadını, dilini tutması için uyarırdı. Akşama kadar süren, sözüm ona tahta satışı iyi gıdıyordu. Satıcılar memnundu da ne hikmetse arabadaki tahtaların azaldığı yoktu. Adamlar bu işin kurdu Küçükana ya üç paket vermyi de ihmal etmediler. Aslında bu ikram bir dahaki seferin rüşvetiydi, yani bir yatırımdı

Geceye kaygısız girdiler. Karıları yarın akşama kadar tok. Öküzleri de doyurulmuş, araba avluda. Mal dersen kilit altında. Kendilerini bir kalenin güvencesinde hissediyorlardı.
Ama, olan oldu işte. Gece üç el silah sesi duyuldu. Uyandı tüm köylüler.
-Arama var! Dedi, Başçavuş.
-Hayrola komutan! Ne araması? Anarşist, terörist falan mı?
Görürsünüz şimdi. Açın kapıları.
Kapılar açılır. Köy odasında uyuyan tahtacıların yüreği hop eder.
Kalk arkadaş, valla basıldık. Dinle bak. Candarmaların sesleri. Işıldakla evleri arıyorlar. Gecenin bu vaktinde herkes ayakta. Olacak şey mi bu? Odadakileri araçları başına götürerek, tahta yüklü arabayı aradılar .Aradıklarının ne olduğunu söylemediler. Ne malı bulabildiler, ne de bir ip ucu. Köylülerin ağzı çok sıkıymış hiç renk vermediler. Sonunda elleri boş çekip gittiler.

Sabah erken daha tan yeri ağarmadan, serin rüzgarı arkadaş seçerek, gönülsüz öküzlerini arabaya koşarak , yola koyuldular. Küçükana sabah namazına kalktığında avluda ne araba vardı, ne de öküzler. Bu yolların onları nerelere götürdüğünü kendileri de bilmiyordu. Bildikleri tek şey,barut kokan ekmeklerini bir gün midelerinin artık kabul etmeyeceğiydi.

Bir hafta sonraydı. Köy kahvesinde tütün tabakalarını çıkartıp sigara saran erkekler söyleniyorlardı: bak. İçimi de çok tatlı. Borley tütünüymüş. Halis Amerikan. Şu kokuya baksana. Bu tütün aslen Amerikan olsa da bizde yetiştiriliyormuş. Ayınga dedin mi, işte böyle olmalı. Verdiğin paraya değmeli. Bu konuşmalara kulak misafiri olan yabancı birisi:
-Ayıngacıları mı konuşuyorsunuz?
-Yok emmi. Tahtacılardan. Arkadaş tahta almış da... Onlar ayıngacı mıymış ? Haberimiz yok. Sorması ayıp olmasın, ne olmuş onlara.?
-Ne olacak? Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge...
-Eeee, sonra?
Bir sessizlik oldu. Herkes sözün sonunu beklerken ihtiyar:
-Ben kasabada duydum: İki kaçakçı yakalanmış. Candarma arabaya , öküzlere ve de tütüne el koymuş.
Oturanlardan, tabakası ayıngayla dolu birisi bir sigara sarmaya uğraşırken söyleniyordu kendi kendine:
-Ne sandınız? su testisi, su yolunda kırılır. Oğlum! Yap bi sade. Kallavi olsun.

05/ Eylül / 04
Sivrihisar

İbrahim Karaca