İş yerinde öğlen paydosunda telefon çalınca hep birlikte irkildik. Sevinç sokranarak açtı.
Alo !
Buyurun hanımefendi.
Sevinç hanımsınız, değil mi?
Telefondaki bir kadın sesiydi. O, Sevinci sesinden tanımış, Sevinç onu tanıyamamıştı.
Özür dilerim. Sesinizden bilemedim. Kiminle konuşuyorum
Kim olduğum, bırakın bana kalsın. Siz vereceğim habere bakın.
Buyurun, alayım haberinizi.
Sizin Akın var ya. O it, o serseri...
Bu sözler Sevinç i kurşunlanmaktan beter etti. Heyecanla tekrar ettirtti..
Akın mı dediniz? Ne olmuş ona? Ölmüç mü yoksa !
Keşke ölseydi. Bir pislik temizlenmiş olurdu. Dedi ve ekledi: EvleniyoR
Ne dediniz ! Evleniyor mu?
Hanımefendi siz kimsiniz? Bu haberinizin muhatabı kim, ben miyim? Niye beni karıştırıyorsunuz, bu işe.
Kızım ! Beni dinle. Haberi almak istemiyorsan, çöpe atıver. Korkma başka kimse sahip çıkmaz. Şaşkın kadın ! Adam şu anda evlendirme Dairesinde imza atıyor. Anladın mı şimdi.
Telefondaki kadın bizim o saatta Sevinç in yanında olduğumuzu bilerek telefon ediyor olmalıydı. Haber bomba gibi düştü ortamıza . Bilinmeyen kadın onikiden vurmuştu. Arkadaşlar paylarına düşeni almış olsalar da asıl vurulan ben oldum. Üzüldüm, yandım, tutuştum, kendimden geçtim.
Ona karşı bitmez, tükenmez sandığım sevgim, bir anda aynı şiddette bir nefrete dönmüştü. O anda ona her türlü kötülüğü yapabileceğim, hatta cinayete kadar varabilecek bir nefret uyanmıştı içimde. Oysa yapmadım. Soğuk
kanlılığımı korumak için irademle savaştım.
Evlendiği kız, Vesile adında, lise mezunu, 20-22 yaşlarında Kahraman Maraş kökenli, orta halli bir ailenin , işsiz, koca bekleyen kızıydı. Kızın belelı bir de abisi var. Adam çek senet mafyasından, içeri girmiş, çıkmış doğru dürüst bir mesleği ve işi olmayan birisi.
Vesile, Akın ile 6 ay aşk hayatı yaşadıktan sonra tutturur nikah diye. Akın ise çamura yatar. Kız bastırdıkça Akın, eskileri döker önüne. Zaten sen kız değildin ki...Kimlerle ne halt ettiysen, hesabını onlarla gör , deyince çileden çıkar. Konuyu Abisine açar. Abi bunu bir namus olayı olarak algılar. Bir gün Akın ı yalnız bulur ve tehdit eder. Ölüm korkusuyla Akın nikah sözü verir ve masaya otururlar.
Bir kadın oturuyordu salonun gerilerinde. Şık giyimli, siyah saçlı, beyaz tenli. Gözünde siyah gözlük vardı. İkide bir çantasını açıp kapatıyordu. Gergin bir hali vardı. Nikah töreni başlayınca kalktı ve içerdeki telefona gitti.
Şimdi benim yerime Vesile kocasıyla mutlu günler ( ! ) yaşarken, ben de sakin ve sade yaşantımı sürdürüyordum. Acılarımı bağrıma basmış, Cennetteki günlerim adıyla onunla çevirdiğimiz filmleri tekrar tekrar seyrettiğimde, halime bazan gülüyor, bazan hüzünleniyordum. Özlediklerim de olmuyor değildi.
Akın ın, Vesile ile evlenmesi, armızdaki ilişkileri bir daha canlanmamak üzere öldürmüştü.Hatta ben öldüğünden eminolmak için kendi beynimde onun ölüsüne üç kurşun da benden sıkmıştım. Nerden bileyim ben, onun dokuz canlı olduğunu...
Eski hesaplara dayanan bir nedenle, Akın ile bir telefon konuşması yapmak zorunda kalmıştım Keşke yapmasaydım ama, mecburdum. O, işte bunu fırsat bildi ve kullandı. Zaten onun istediği de buydu. Telefon konuşmaları bir süre sonra yüz yüze konuşmalara dönmez mi? Laf arasına sıkıştırdığı bir sözü durmadan tekrarlıyordu : Ben karımı değil, seni seviyorum. Onunla zaten zorunlu olarak evlendim. Ben seni seviyorum.
Nedense içime bir zamanlar ekilmiş tohumların çimlenme arzusunu durduramayacakmışım gibi garip bir his çöktü. Ne tuhaf değil mi? Soruyordum, kendi kendime: Hani yeminlerin, nikahı haber veren telefonu ne çabuk unuttun? Günlerce gözyaşı döken sen değil miydin? Aslında ben, onu isteyen, içimdeki o duyguya söz geçiremiyordum. O duygu, içimde beni ona tutsak etmek isteyen onun bir ajanıydı. İçimde eski sıcaklığını koruyan duygunun, yağmur bulutlarına kapılarak, bir daha yağmamak üzere, rüzgarlarla bilemediğim yerlere sürüklenip gidişini temelli gidiş sanmıştım. Oysa gitmemiş hiçbir yere; gideceği de yoktu. O anılarımı süpürüp çöplüğe atamazdım. Döner misin o eski günlere deseler hayır diyemezdim.
Günler haftaları, haftalar ayları kovalarken biz onunla, ara verdiğimiz günlerin eksiğini tamamlarcasına yeniden başladık , kaldığımız yerden. Doğrusu artık ben de eskisi gibi kaygılı değildim. Aşk ayıp ve günah bir duygu değil ki... Çevremdeki bakışlara, söylentilere önem vermiyordum, eskisi gibi. Toplum da alışıyor, zaten. İmam nikahlı evlilikleri hoş karşılayan aynı toplum değil mi? Katlandığım en derin acılar, aşkımı içimden çekip alamadı; Vesile bile...
Ne demişler: Biri yanılmayınca, biri kazanmaz.
11 / 06 / 04
URLA
11 Haziran 2004 Cuma
8 Haziran 2004 Salı
Oyunun Sonu
Evde ayaklarımın dibinde kediye bile hoşgörüm yoktur. Okan ayağımın dibinde, nereye bassam, nereye girip çıksam o da benimle.
Hadi sokağa ;dedim. ;Bak, çocuklar ne güzel oynuyorlar. Giydireyim, sen de çık. Ama kapının önünden ayrılma. Anlaşıldı mı
Çocukların şansından güneşli ve ılımlı bir gün. Sokak trafiğe kapalı olduğundan beri,çocukların oyun bahçesine döndü.
Arada bir balkondan onlara bakıyordum. Hepsi kendini oyuna vermiş, deli gibi oynuyorlardı. Bizimkinin de onlara kaynaşmış olduğunu görmek beni mutlu ediyordu .
Üst kattaki Sevim hanımın gelişine sevindim; baya sıkılmıştım. Birer kahve içtik. Oğlundan şikayete başladı. Gergindi. Sinirleri bozulmuş, yüzü sap sarıydı. Kahveyi içerken ellerinin hala titrediğini görmem beni daha çok üzdü. Baba bir yandan, oğlan diğer yandan , kadını cendereye almışlar. Bu kadar da olmaz ki...
Sokaktaki çocuk seslerinin hepten kesildiğini fark edince, başımdan aşağıya kaynar sular döküldü bir anda . Okan aklıma geldi. Heyecanla balkona koştum ki, sokakta kimse kalmamıştı. Ayağımda terliklerle sokağa fırladım .Etrafa bakındım, kimseler yoktu. Dükkanlara sordum, kapıcılara, gelip geçene sordum. Kimseden bir cevap alamadım. Arkadaşlarıyla onların evlerine gitmiş olabilir mi, diye evlere sordum. Bir adam kucağına alıp şu tarafa doğru gittiler dedi evdeki arkadaşı.Bu kez daha da heyecanlandım. Kim, nereye, niçin? Gözlerimden akan yaşlara engel olamıyordum. Umutsuz olarak eve döndüm. Sonra hepimiz koyulduk aramaya. Her gördüğümüze soruyorduk. Komşu apartmanın kapıcısının karısı: Oradan geçmekte olan bir adam, tek başına duran bir çocukla önce konuştu sonra eline yapıştırdı ve gittiler. Ben ne bileyim, kendi çocuğudur sandım, dedi.
Ne tarafa gittiler? Nasıl bir adamdı
Orta yaşlı, zayıfça , kılıksız ,başı açık birisiydi
Caddeleri, sokakları, dükkanları, arkadaşlarını ; aramadığımız yer bırakmadık; yoktu, yoktu işte...Sonunda umut ışıklarımız sönük olarak evde toplandık. Bir çıkar yol arayışı içindeyken gözüm, kapının önündeki çam ağacına takıldı.Ağacın dibinde oturan ayakkabı boyacısını aradı gözlerim: Yoktu. Ama, boyacı sandığı yerinde, ağacın dibindeydi. Boyacı daima orada oturur, çocukları da tanırdı. Peki, şimdi neredeydi? Sanki bir ipucu yakalamıştık.Zaten kapıcının karısının tanımlaması da tahminimi destekliyordu. Boyacıyı bulmalıyız diye konuşurken, polise telefon etmemiz gerektiğini düşündük .Telefondaki ses şöyle diyordu:
Alo! Buyurun.Burası polis karakolu. Ben komiser. Sizi dinliyorum
Çocuğumuz kayıp Sizden yardım rica ediyoruz.
Adı Okan mı? Evet, evet Okan. Biliyor musunuz, nerde olduğunu Çocuğunuz burada. Gelmenizi bekliyoruz.
Polis karakolunun önünde ve Okan polisin kucağında. Çocuk bizi görünce, rüzgarın salladığı dallar gibi kollarını açarak kucağıma akıverdi.Polis,duvarın dibinde çömelmiş vaziyetteki adamı göstererek sordu:Tanıyor musunuz bu adamı? Çocuğu o getirdi buraya.Evet. Tanıyoruz. Bizim mahallenin boyacısıBoyacı bizi görünce ayağa kalktı, heyecanlandı.
Davacı mısınız? Diye sordu komiser.
Evet demiş bulundum. Bizi karakolun içine aldılar. Tutanak tutuldu, sorular soruldu. Boyacı:
Vallahi kötü niyetim yoktu. Bütün çocuklar dağılınca o tek başına kaldı. Kaybolur diye düşündüm. Ya da soysuzun biri alır götürür . Olmuyor mu böyle şeyler
Boyacıya , kızgın bir yüzle bakarak dedim ki:
Bahşiş almak için yaptın bu oyunu değil mi? Neden eve getirmedin. İşte o zaman bahşişi hak ederdin.
Sizin çocuğunuz olduğunu bilmiyordum
Komiser:
Ben savcılığa yazacağım. Artık mahkemede yargıca anlatırsın. Bu gecelik misafirimiz olacaksın. Son sözü savcı söyleyecek. Haydi buyur içeriye Nezarethaneye girerken yılışık bir tavır içinde benim boyacı sandığımı içeriye alıverin. Yarın ben gelince alırım sizden diyordu
08/Haz/04
Alsancak - İZMİR
Hadi sokağa ;dedim. ;Bak, çocuklar ne güzel oynuyorlar. Giydireyim, sen de çık. Ama kapının önünden ayrılma. Anlaşıldı mı
Çocukların şansından güneşli ve ılımlı bir gün. Sokak trafiğe kapalı olduğundan beri,çocukların oyun bahçesine döndü.
Arada bir balkondan onlara bakıyordum. Hepsi kendini oyuna vermiş, deli gibi oynuyorlardı. Bizimkinin de onlara kaynaşmış olduğunu görmek beni mutlu ediyordu .
Üst kattaki Sevim hanımın gelişine sevindim; baya sıkılmıştım. Birer kahve içtik. Oğlundan şikayete başladı. Gergindi. Sinirleri bozulmuş, yüzü sap sarıydı. Kahveyi içerken ellerinin hala titrediğini görmem beni daha çok üzdü. Baba bir yandan, oğlan diğer yandan , kadını cendereye almışlar. Bu kadar da olmaz ki...
Sokaktaki çocuk seslerinin hepten kesildiğini fark edince, başımdan aşağıya kaynar sular döküldü bir anda . Okan aklıma geldi. Heyecanla balkona koştum ki, sokakta kimse kalmamıştı. Ayağımda terliklerle sokağa fırladım .Etrafa bakındım, kimseler yoktu. Dükkanlara sordum, kapıcılara, gelip geçene sordum. Kimseden bir cevap alamadım. Arkadaşlarıyla onların evlerine gitmiş olabilir mi, diye evlere sordum. Bir adam kucağına alıp şu tarafa doğru gittiler dedi evdeki arkadaşı.Bu kez daha da heyecanlandım. Kim, nereye, niçin? Gözlerimden akan yaşlara engel olamıyordum. Umutsuz olarak eve döndüm. Sonra hepimiz koyulduk aramaya. Her gördüğümüze soruyorduk. Komşu apartmanın kapıcısının karısı: Oradan geçmekte olan bir adam, tek başına duran bir çocukla önce konuştu sonra eline yapıştırdı ve gittiler. Ben ne bileyim, kendi çocuğudur sandım, dedi.
Ne tarafa gittiler? Nasıl bir adamdı
Orta yaşlı, zayıfça , kılıksız ,başı açık birisiydi
Caddeleri, sokakları, dükkanları, arkadaşlarını ; aramadığımız yer bırakmadık; yoktu, yoktu işte...Sonunda umut ışıklarımız sönük olarak evde toplandık. Bir çıkar yol arayışı içindeyken gözüm, kapının önündeki çam ağacına takıldı.Ağacın dibinde oturan ayakkabı boyacısını aradı gözlerim: Yoktu. Ama, boyacı sandığı yerinde, ağacın dibindeydi. Boyacı daima orada oturur, çocukları da tanırdı. Peki, şimdi neredeydi? Sanki bir ipucu yakalamıştık.Zaten kapıcının karısının tanımlaması da tahminimi destekliyordu. Boyacıyı bulmalıyız diye konuşurken, polise telefon etmemiz gerektiğini düşündük .Telefondaki ses şöyle diyordu:
Alo! Buyurun.Burası polis karakolu. Ben komiser. Sizi dinliyorum
Çocuğumuz kayıp Sizden yardım rica ediyoruz.
Adı Okan mı? Evet, evet Okan. Biliyor musunuz, nerde olduğunu Çocuğunuz burada. Gelmenizi bekliyoruz.
Polis karakolunun önünde ve Okan polisin kucağında. Çocuk bizi görünce, rüzgarın salladığı dallar gibi kollarını açarak kucağıma akıverdi.Polis,duvarın dibinde çömelmiş vaziyetteki adamı göstererek sordu:Tanıyor musunuz bu adamı? Çocuğu o getirdi buraya.Evet. Tanıyoruz. Bizim mahallenin boyacısıBoyacı bizi görünce ayağa kalktı, heyecanlandı.
Davacı mısınız? Diye sordu komiser.
Evet demiş bulundum. Bizi karakolun içine aldılar. Tutanak tutuldu, sorular soruldu. Boyacı:
Vallahi kötü niyetim yoktu. Bütün çocuklar dağılınca o tek başına kaldı. Kaybolur diye düşündüm. Ya da soysuzun biri alır götürür . Olmuyor mu böyle şeyler
Boyacıya , kızgın bir yüzle bakarak dedim ki:
Bahşiş almak için yaptın bu oyunu değil mi? Neden eve getirmedin. İşte o zaman bahşişi hak ederdin.
Sizin çocuğunuz olduğunu bilmiyordum
Komiser:
Ben savcılığa yazacağım. Artık mahkemede yargıca anlatırsın. Bu gecelik misafirimiz olacaksın. Son sözü savcı söyleyecek. Haydi buyur içeriye Nezarethaneye girerken yılışık bir tavır içinde benim boyacı sandığımı içeriye alıverin. Yarın ben gelince alırım sizden diyordu
08/Haz/04
Alsancak - İZMİR
22 Mayıs 2004 Cumartesi
Gazi Emmi
Kurtuluş Savaşının barut kokan ve gök gürlemesi gibi patlayan top seslerinin ortamında, şarapnel yemiş, Sahra Hastanesinde kolunun biri vatana bağışlanarak, gazilik evresine ulaşmış bir savaşçıydı. Hava değişimi için köyüne gönderilen kahraman savaşçının adı bundan böyle Gazi olarak belleklere yerleşir. Ne var ki zor günler Gazi nin yakasını bırakmaz. Zaten savaştan yeni çıkmış fakir ülke de bir uçtan diğer uca yoksullukları yaşamaktadır.Yıllar sonra Gazi gibi olanlar için Devlet özel kanun çıkarmış, bunları unutmadığını kanıtlayarak yüreklerine ferahlık vermiştir. Devlet bu gibilere aylık bağlamıştır. Gazi için aylık bağlanması bir can kurtaran olur.
Artık Gazi nin düşük omuzları dikleşmiş, göğsü yukarı kalkmış, kara gözlerine fer gelmiştir. Ne var ki köyde ona karşı kıskançlık ve hasetlik rüzgarları da esmeye başlar. Devlet aylıkla yetinmeyip birer madalyayla da onurlandırmayı ihmal etmez. Madalyayı yere göğe sığdıramayan Gazi der ki: Bu bir Kurtuluş Savaşı Madalyasıdır. Bunun eşi Gazi Mustafa Kemal in göğsündedir. Bunun tüm madalyaların en hası, şereflisi olduğu söylenir.
Cumhuriyet Bayramlarında göğsünde madalyası,sırtında byramlık siyah urbası ve başında bir numara büyük fötr şapkasıyla tek kollu Gazi, kortejde halkın alkışlarıyla yerini alır.
Gazi, milyonlarca Türk köylüsü için bir semboldür. Yokluk çekmiş, kaderine boyun eğmiş, her işini Tanrıya bırakmış bir kul... Umduklarına erişemeyeceğini bildiğinden , yeşermeyeceğini bildiği tarlalara umut tohumu ekmemiştir.
Güçlü ananeleri ve geleneklerinin yasal geçerliliği içinde, kendi yarattıkları dünyalarında gelmiş, geçmişlerdir.
Elde avuçta; cepte cüzdanda; yastık altında para pul yok...İnsanlar:
“İşten değil, dişten artar sözünü yaşamlarının yol göstericisi olarak kabul etmişler. Para biriktirme ve artırma fikrini, yeni doğan bebeklerin kulağına adını söyler gibi okuyup üfleyen bir toplumun bireyleri için elbet para her şeyden önde gelir.
Günlerden Çarşamba. Bu gün kasabanın pazarı. Bu yörenin adamı pazara pek düşkün. Gelenek böyle kurulmuş, düzen böyle işliyor.
Gazi Emmi de tek koluyla hiçbir pazarı kaçırmaz.. Alış veriş edeceğinden değil, alışkanlık. Pazar yerinde ileri geri, şuraya buraya ayakları götürür onu. Sıkılınca bir kahveden kalkar diğerine... Hangi masaya otursa çaylar söylemeden gelir. Bunun nedeni, tek kollu oluşu mu, madalyası mı yoksa kendisi mi ? Bunu o da bilmez.
Sırtında siyah urba, göğsünde madalya, başında kulaklarına kadar düşmüş fotürüyle o pazarda.
Bu gün o pazara alış verişe değil üç aylığını almaya geldi. Veznede elleri titreyerek aldığı üç aylığını, titreyen parmaklarıyla güçlükle yerleştirirken cüzdanına, yedi kat yerine soktu o cüzdanı. Kapıdan çıkarken savaştaki komutanı gibi başı dik hissetti kendini. Karşısında kasabayı kucaklayan Yazıcıoğlu Kalesi ile Kartalkayası kadar güçlü ve onurluydu o gün. Çarşı içine doğru yürüdü, Lezzet Lokantasının önüne geldiğinde gözlerini ayıramadı yemeklerden. Acıkmıştı. Gözü çorbaya takıldı. Her Pazar gözüm kalırdı şu çorbada. Kısmet olmadı bir türlü.Der kendi kendine. Canı çeker ama, alışkanlığı yok. Bize göre değil der,pahalı der. Amaa, ayakları onu uzaklaştırmaya çalışırken, birden karar değiştirir. Madalyanın ve yedi kat düğümlü çıkının içindeki üç aylıktan aldığı cesaretle kendini lokantada bulur.
Lokanta orta boyutta bir salon. Salonda masalar, masalarda insanlar...Yakasında madalya, başında fötr biraz bakınır: Hükümetteki memurlar, öğretmenler, kasabanın eşrafından birkaç kişi.Kapıya yakın boşalan masaya ilişir. Garsona : Çorba der. Çorba gelir, yanında yarım ekmekle.. Hem de ak ekmek. Sıcacık, üstü yağlı ve baharatlı. Bir kaşık alır, acı ama çok lezzetli. Öyle hora geçer ki... Tek koluyla içerken herkesin kendine baktığını sanır. Çorbanın adını sorar garsona. Ezogelin der garson. Hoşuna gittiğini başıyla anlatır. Sonra düşünür : İşte varlıklıyla, yoksulun, kırsalla kentselin farkı bu lokantada şu çorba kasesinde. Zenginlik iyi şeymiş, bir kez daha anladım.Der.
Artık Gazi nin düşük omuzları dikleşmiş, göğsü yukarı kalkmış, kara gözlerine fer gelmiştir. Ne var ki köyde ona karşı kıskançlık ve hasetlik rüzgarları da esmeye başlar. Devlet aylıkla yetinmeyip birer madalyayla da onurlandırmayı ihmal etmez. Madalyayı yere göğe sığdıramayan Gazi der ki: Bu bir Kurtuluş Savaşı Madalyasıdır. Bunun eşi Gazi Mustafa Kemal in göğsündedir. Bunun tüm madalyaların en hası, şereflisi olduğu söylenir.
Cumhuriyet Bayramlarında göğsünde madalyası,sırtında byramlık siyah urbası ve başında bir numara büyük fötr şapkasıyla tek kollu Gazi, kortejde halkın alkışlarıyla yerini alır.
Gazi, milyonlarca Türk köylüsü için bir semboldür. Yokluk çekmiş, kaderine boyun eğmiş, her işini Tanrıya bırakmış bir kul... Umduklarına erişemeyeceğini bildiğinden , yeşermeyeceğini bildiği tarlalara umut tohumu ekmemiştir.
Güçlü ananeleri ve geleneklerinin yasal geçerliliği içinde, kendi yarattıkları dünyalarında gelmiş, geçmişlerdir.
Elde avuçta; cepte cüzdanda; yastık altında para pul yok...İnsanlar:
“İşten değil, dişten artar sözünü yaşamlarının yol göstericisi olarak kabul etmişler. Para biriktirme ve artırma fikrini, yeni doğan bebeklerin kulağına adını söyler gibi okuyup üfleyen bir toplumun bireyleri için elbet para her şeyden önde gelir.
Günlerden Çarşamba. Bu gün kasabanın pazarı. Bu yörenin adamı pazara pek düşkün. Gelenek böyle kurulmuş, düzen böyle işliyor.
Gazi Emmi de tek koluyla hiçbir pazarı kaçırmaz.. Alış veriş edeceğinden değil, alışkanlık. Pazar yerinde ileri geri, şuraya buraya ayakları götürür onu. Sıkılınca bir kahveden kalkar diğerine... Hangi masaya otursa çaylar söylemeden gelir. Bunun nedeni, tek kollu oluşu mu, madalyası mı yoksa kendisi mi ? Bunu o da bilmez.
Sırtında siyah urba, göğsünde madalya, başında kulaklarına kadar düşmüş fotürüyle o pazarda.
Bu gün o pazara alış verişe değil üç aylığını almaya geldi. Veznede elleri titreyerek aldığı üç aylığını, titreyen parmaklarıyla güçlükle yerleştirirken cüzdanına, yedi kat yerine soktu o cüzdanı. Kapıdan çıkarken savaştaki komutanı gibi başı dik hissetti kendini. Karşısında kasabayı kucaklayan Yazıcıoğlu Kalesi ile Kartalkayası kadar güçlü ve onurluydu o gün. Çarşı içine doğru yürüdü, Lezzet Lokantasının önüne geldiğinde gözlerini ayıramadı yemeklerden. Acıkmıştı. Gözü çorbaya takıldı. Her Pazar gözüm kalırdı şu çorbada. Kısmet olmadı bir türlü.Der kendi kendine. Canı çeker ama, alışkanlığı yok. Bize göre değil der,pahalı der. Amaa, ayakları onu uzaklaştırmaya çalışırken, birden karar değiştirir. Madalyanın ve yedi kat düğümlü çıkının içindeki üç aylıktan aldığı cesaretle kendini lokantada bulur.
Lokanta orta boyutta bir salon. Salonda masalar, masalarda insanlar...Yakasında madalya, başında fötr biraz bakınır: Hükümetteki memurlar, öğretmenler, kasabanın eşrafından birkaç kişi.Kapıya yakın boşalan masaya ilişir. Garsona : Çorba der. Çorba gelir, yanında yarım ekmekle.. Hem de ak ekmek. Sıcacık, üstü yağlı ve baharatlı. Bir kaşık alır, acı ama çok lezzetli. Öyle hora geçer ki... Tek koluyla içerken herkesin kendine baktığını sanır. Çorbanın adını sorar garsona. Ezogelin der garson. Hoşuna gittiğini başıyla anlatır. Sonra düşünür : İşte varlıklıyla, yoksulun, kırsalla kentselin farkı bu lokantada şu çorba kasesinde. Zenginlik iyi şeymiş, bir kez daha anladım.Der.
18 Mayıs 2004 Salı
Emekli İkramiyesi
Ben de insanım. Çalış, çalış, çalış. Usandım, bıktım artık. Karar verdim, emekliye ayrılacağım. Kaç yıl oldu saymadım , ama kaç yıl olursa olsun yeter artık. Emekli olmak için ille de belimin bükülmesi, ya da adımı hatırlayamayacak kadar kafayı üşütmem mi lazım. Aynalarla aram açılalı kaç yıl oldu. Oysa onlar bana hep gülümserdi. Hani o herkesin kıskançlığını çeken cildim? Hayatımın diyetiymiş gibi, her gün damla damla vererek, bu günkü kara sarı bir yüze geldim. Şu eller, bu yüz benim mi ya Rabbim?
Yeter artık; keyfime bakacağım. Yalnız kendim için...Kimseye iyilik de yapmayacağım. Bunca zaman patronumun her şeyi oldum; uşağı,kölesi, hizmetçisi, goygoycusu... Oldum da ne oldu? Firma gelişti, büyüdü, daha çok zengin oldu. Ya ben ? Bir arpa boyu ileri gidemedim.
Kararım kesin. Emekli olacağım. Biraz da kendime...
Bir gün vurdum saymanın kapısını, girdim içeriye. Sevindi beni görünce. Ayağa kalktı, elimi sıktı, kahve söyledi, sigara ikram etti.
Hayrola ! Buralara uğramıyordun çok zamandır. Maaşını mı soracaktın ? Bu ay böyle. Kesinti oldu.
Yok yok maaş falan değil.
Terfi mi isteyecektin?
Hayır, Müdür bey.
Öyleyse !
Emeklilik.
Kimin? Senin mi?
Kahveyi höpürterek keyfle içerken ona eşlik eden sigaranın dumanıyla keyfini çıkartıyordu.
Bu günedek hep o Müdür, ben ise sıradan bir memur. Gelenek, görenek dedik. Hep o önde, o yukarıda, o akıllı ve haklı. Erk onun elinde. Modern kürek mahkumları, ya da Mısır firavunlarının çalıştırdığı esirler gelirdi aklıma. Onun için başımız hep eğik olmaktan boynum tutulmuştu, başım kalkmaz olmuştu.Dilim konuşmayı unuttu sanırdım. Meğer hiç de öyle değilmiş.
Kararımı verdim ya şirketten ayrılmaya, yıllar önce bana kızarak beni terk eden kişiliğim imdadıma yetişti. Beni savundu Müdüre karşı.
Sizi kovan mı var. Ne güzel çalışıyorduk şurda. Nerden çıktı bu emeklilik. Daha dur bakalım...
Yoruldum Müdür bey.
Başka bir yerde çalışmayacaksın değil mi?
Hayır..
Bana kalırsa bir süre sonra evde sıkılmaya başlayacaksın. Bir çay daha alır mısınız? Yeni demlendi. Havalar çok değişken gidiyor, değil mi?
Müdür bana ve telefonlara cevap yetiştirmekten çayını soğuttu.
Ah bu telefonlar! İnsanı rahat bırakmazlar.
Bu yüzden başladığımız konuyu bitiremiyorduk.
Bari ben gideyim de telefon edeyim. O zaman sonuna kadar kesintisiz konuşabiliriz dedim.
Sen anlat . Kulağım sende.
Lafı uzatıyordu. Acaba nereye getirecekti? Gerçek maksadı benim iyiliğimi düşünmek mi yoksa...
Madem ki kararlısınız, verin dilekçenizi” dedi.
İşlemlerim hemen sonuçlandı. Emekli olduğumu ikramiyemi avucuma saydıkları gün anladım. Az buldum verileni. Yıl hesabına göre bu kadarmış. Bu kadar ucuza mı verdim emeğimi, bilgimi, deneyimlerimi diye ütülmüşlüğümün
Farkına vardım.
Hayatı boyunca toplu para görmemiş, Bağ-Kur lu babam:
Aman kızım parana iyi sahip ol. Zamanımız kötüdür. Kaptırırsın bir soysuza diyor, her gün bir uyarı da annemden geliyordu.
Arkadaşlarımın bir kısmı iş güç sahibi olsalar da çoğu benim gibi evde prangalıydı. En kral zevkimiz toplu gezilerdi . Erkek kadın karışık giderdik gezilere.
Bir defasında o da katılmıştı bize. Zaten onu daha önce arkadaşlarımla tanıştırmıştım. Evli olduğunu nereden bilecekler. Onunla iyi kötü bir geçmişimiz, bozuk düzen bir ilişkimiz vardı. Emekli olmakla iyi ettiğimi övmekle bitiremiyordu. Sonra işlerinin bozuk olduğunu, banka kredileriyle ayakta zor durabildiğini dokunduruyordu,ufaktan ufaktan. Ben konu değiştirdikçe o, sözü aynı noktaya getiriyordu. Bankayı bir ödese, işler yoluna girecekmiş. Toplu bir paraya gereksinimi varmış. Sanki ver senin ikramiyeyi, kapatalım borcu demeye getiriyordu. Babamın ve annemin nasihatları aklıma geldikce, anlat, anlat diyordum içimden.
Bir ay sonra onunla tekrar karşılaştık. Başladı anlatmaya :
Şu bir aydır işler iyice kesatlaştı. Sorun hep aynı, banka sorunu. Onu bir sıfırlayabilsem, gerisi su gibi gelecek.
Borcun biraz olsun hafiflemedi mi?
Nerdeee. Faiz durmak bilmiyor ki...Protesto yedim. Neyse başını ağrıttım. Geç bunları bir kalem. Bak sana başka bir haberim var.
Merakla yüzüne baktım. Tıraşsız yüzü adeta itti beni. Sevimliliğinden eser kalmamış.
Ne gibi bir haber? İyidir İnşallah.Dedim.
Ay dedi.
İş yerinden mi? Diye sordum .Yok dedi, Boşandım karımdan dedi. Anlaşarak ayrıldık. Kendisi zaten çalışıyordu.
Durağa gelmiştik. Görüşelim deyip indi. Her zamanki gibi koşarak gidişini arkadan seyrettim. Cin gibiydi.
Yağmur şiddetlenmişti. Islanmaya başlamıştım. Aksilik şemsiyem de yoktu. Tam bizim televizyoncunun oradan geçiyordum. Çoktandır uğramadım. Haydi girip oturayım, yağmur geçene kadar deyip girdim , mağazaya. Beni görünce sevindiler.
Hangi rüzgar attı seni buraya. Ablamız unuttu bizi sanıyorduk.
Siteme başlamayın hemen. Dışardaki rüzgar attı, işte.
Otur hele. Ne yapıyorsun, ne haldesin? Emekli olmuşsun, doğru mu?
Kim söyledi?
Kim olacak? Bizim Çakaralmaz.Gençlere dönerek: Bak oğlum çay söyle Ablana, fırla.
Çakaralmaz dedin de konuyu açtın. Geçenlerde gördüğümde çok sıkıntılıydı. Borç imiğine çıkmış.
O kadarla kalsa şükret. Protestolar yiyoruz. , o da, ben de.
Sen niye?
Bankaya ben kefilim.
Deme yahu!
Haciz gelecek diye evde ne var ne yok her şeyi karısının üstüne geçirmiş. Sonra da anlaşmalı olarak boşanmışlar. Aslında birlikteler. Kanuna karşı ayrılar.Kendine ucuz bir çatıkatı bulmuş, sırf adres olsun diye.
Ne zor şey değil mi?
Batar, batmasına da banka bana döner. Meğer ki biri çıkar da bankayı öderse.
Acaba bu söz bana mesaj mı, diye düşündüm.
Yağmur hala yağıyordu. Seller akmaya başlamıştı. Ortalık kararmış, gece gibi olmuştu. Emanet bir şemsiye verdiler. Gece uykum kaçtı. Gündüz konuşulanlara takıldı aklım. Hazır ayrılmışken ikisinden biri yan çizerse. Sırtlarında yumurta küfesi yok ya... Kimin ne demeye hakkı olabilir. Benim bildiğim kadarıyla kadın bu işi yapar mı yapar ...
Kadın, güzel mi , güzel. Genç ve güler yüzlü. İş yerinde iyi bir çevre edinmiş. Arkadaş canlısı. Boşandığı duyulsun, seyredin olacakları. Ben ötedenberi söylerim: değil. İşte onları bağlayan pamuk ipliği koptu. Bizim serdengeçti şimdi sinekliğe yakalanan bir sinek gibi ; kanadını kurtarmak isterken, ayağından yapışıyor. Onu kurtaracak birisi lazım. Öyle birisi aranırken o boşandığı karısını bana gönderdi. Kdın utana sıkıla konuyu açtı. Benimemekli ikramiyemin bankada durduğunu bilmeyen yoktu. Dilbaz güzel bana:
İster bana ver, ister eşime. İşletelim. Bir anlaşma yapalım. Seni memnun edecek bir gelir vermeyi üstlenelim. Dedi. Ayrıldıklarını bilmiyorum sanıyordu. Kararsız kaldım bir süre. Ne engel sürsem önüne, anında çürütüyordu. Kıvrak bir zekaya sahipti. Şimdilerde yatırım olarak ne faiz, ne döviz, ne de borsa doyurucuydu.
Kadının önerisi en iyisiydi. Ne var ki, adama güvenim yoktu. Kadın bu işlerden anlıyor gibiydi ve güven veriyordu. Kadın ağzımdan evet sözünü duymadan oturduğu yerden kalkmadı. Pazarlık... Pazarlık... O sırada basiretim bağlanmış olacak ki, ağzımdan olur sözcüğü çıkmış oldu. Ayrılırken sarıldı, öptü tekrar tekrar.
Ertesi günü ikisi birden geldiler. Borcun tamamı kapatıldı . İş yoluna girmişti. Kadın kendi iş yerinden çıkınca buraya geliyor, alınanı, satılanı, gireni, çıkanı kontrol ediyordu. Bu kez iş sağlam kazığa bağlanmıştı. Sağlam kazık kadının kendisiydi. Kadın ticaret işinden anlıyor, ben de ona güveniyordum.
Ne yazık ki bir süre sonra bana verilen sözler unutuldu. Öğrendim ki,eski karı-koca aralarında anlaşarak borsaya yatırım yapmışlar. O tarihten sonra da borsa tepe taklak olmaz mı? Şanssızlık bir kez insanın yakasına yapışmaya görsün; bırakmaz.
Babam yataklara düştü. Kepenklerin temelli indirilmesi an meselesiydi.
Uçmasını bilmeyen kuş, uçuruma yuva yapmaz demişler.
18 / 5 / 2004
URLA
Yeter artık; keyfime bakacağım. Yalnız kendim için...Kimseye iyilik de yapmayacağım. Bunca zaman patronumun her şeyi oldum; uşağı,kölesi, hizmetçisi, goygoycusu... Oldum da ne oldu? Firma gelişti, büyüdü, daha çok zengin oldu. Ya ben ? Bir arpa boyu ileri gidemedim.
Kararım kesin. Emekli olacağım. Biraz da kendime...
Bir gün vurdum saymanın kapısını, girdim içeriye. Sevindi beni görünce. Ayağa kalktı, elimi sıktı, kahve söyledi, sigara ikram etti.
Hayrola ! Buralara uğramıyordun çok zamandır. Maaşını mı soracaktın ? Bu ay böyle. Kesinti oldu.
Yok yok maaş falan değil.
Terfi mi isteyecektin?
Hayır, Müdür bey.
Öyleyse !
Emeklilik.
Kimin? Senin mi?
Kahveyi höpürterek keyfle içerken ona eşlik eden sigaranın dumanıyla keyfini çıkartıyordu.
Bu günedek hep o Müdür, ben ise sıradan bir memur. Gelenek, görenek dedik. Hep o önde, o yukarıda, o akıllı ve haklı. Erk onun elinde. Modern kürek mahkumları, ya da Mısır firavunlarının çalıştırdığı esirler gelirdi aklıma. Onun için başımız hep eğik olmaktan boynum tutulmuştu, başım kalkmaz olmuştu.Dilim konuşmayı unuttu sanırdım. Meğer hiç de öyle değilmiş.
Kararımı verdim ya şirketten ayrılmaya, yıllar önce bana kızarak beni terk eden kişiliğim imdadıma yetişti. Beni savundu Müdüre karşı.
Sizi kovan mı var. Ne güzel çalışıyorduk şurda. Nerden çıktı bu emeklilik. Daha dur bakalım...
Yoruldum Müdür bey.
Başka bir yerde çalışmayacaksın değil mi?
Hayır..
Bana kalırsa bir süre sonra evde sıkılmaya başlayacaksın. Bir çay daha alır mısınız? Yeni demlendi. Havalar çok değişken gidiyor, değil mi?
Müdür bana ve telefonlara cevap yetiştirmekten çayını soğuttu.
Ah bu telefonlar! İnsanı rahat bırakmazlar.
Bu yüzden başladığımız konuyu bitiremiyorduk.
Bari ben gideyim de telefon edeyim. O zaman sonuna kadar kesintisiz konuşabiliriz dedim.
Sen anlat . Kulağım sende.
Lafı uzatıyordu. Acaba nereye getirecekti? Gerçek maksadı benim iyiliğimi düşünmek mi yoksa...
Madem ki kararlısınız, verin dilekçenizi” dedi.
İşlemlerim hemen sonuçlandı. Emekli olduğumu ikramiyemi avucuma saydıkları gün anladım. Az buldum verileni. Yıl hesabına göre bu kadarmış. Bu kadar ucuza mı verdim emeğimi, bilgimi, deneyimlerimi diye ütülmüşlüğümün
Farkına vardım.
Hayatı boyunca toplu para görmemiş, Bağ-Kur lu babam:
Aman kızım parana iyi sahip ol. Zamanımız kötüdür. Kaptırırsın bir soysuza diyor, her gün bir uyarı da annemden geliyordu.
Arkadaşlarımın bir kısmı iş güç sahibi olsalar da çoğu benim gibi evde prangalıydı. En kral zevkimiz toplu gezilerdi . Erkek kadın karışık giderdik gezilere.
Bir defasında o da katılmıştı bize. Zaten onu daha önce arkadaşlarımla tanıştırmıştım. Evli olduğunu nereden bilecekler. Onunla iyi kötü bir geçmişimiz, bozuk düzen bir ilişkimiz vardı. Emekli olmakla iyi ettiğimi övmekle bitiremiyordu. Sonra işlerinin bozuk olduğunu, banka kredileriyle ayakta zor durabildiğini dokunduruyordu,ufaktan ufaktan. Ben konu değiştirdikçe o, sözü aynı noktaya getiriyordu. Bankayı bir ödese, işler yoluna girecekmiş. Toplu bir paraya gereksinimi varmış. Sanki ver senin ikramiyeyi, kapatalım borcu demeye getiriyordu. Babamın ve annemin nasihatları aklıma geldikce, anlat, anlat diyordum içimden.
Bir ay sonra onunla tekrar karşılaştık. Başladı anlatmaya :
Şu bir aydır işler iyice kesatlaştı. Sorun hep aynı, banka sorunu. Onu bir sıfırlayabilsem, gerisi su gibi gelecek.
Borcun biraz olsun hafiflemedi mi?
Nerdeee. Faiz durmak bilmiyor ki...Protesto yedim. Neyse başını ağrıttım. Geç bunları bir kalem. Bak sana başka bir haberim var.
Merakla yüzüne baktım. Tıraşsız yüzü adeta itti beni. Sevimliliğinden eser kalmamış.
Ne gibi bir haber? İyidir İnşallah.Dedim.
Ay dedi.
İş yerinden mi? Diye sordum .Yok dedi, Boşandım karımdan dedi. Anlaşarak ayrıldık. Kendisi zaten çalışıyordu.
Durağa gelmiştik. Görüşelim deyip indi. Her zamanki gibi koşarak gidişini arkadan seyrettim. Cin gibiydi.
Yağmur şiddetlenmişti. Islanmaya başlamıştım. Aksilik şemsiyem de yoktu. Tam bizim televizyoncunun oradan geçiyordum. Çoktandır uğramadım. Haydi girip oturayım, yağmur geçene kadar deyip girdim , mağazaya. Beni görünce sevindiler.
Hangi rüzgar attı seni buraya. Ablamız unuttu bizi sanıyorduk.
Siteme başlamayın hemen. Dışardaki rüzgar attı, işte.
Otur hele. Ne yapıyorsun, ne haldesin? Emekli olmuşsun, doğru mu?
Kim söyledi?
Kim olacak? Bizim Çakaralmaz.Gençlere dönerek: Bak oğlum çay söyle Ablana, fırla.
Çakaralmaz dedin de konuyu açtın. Geçenlerde gördüğümde çok sıkıntılıydı. Borç imiğine çıkmış.
O kadarla kalsa şükret. Protestolar yiyoruz. , o da, ben de.
Sen niye?
Bankaya ben kefilim.
Deme yahu!
Haciz gelecek diye evde ne var ne yok her şeyi karısının üstüne geçirmiş. Sonra da anlaşmalı olarak boşanmışlar. Aslında birlikteler. Kanuna karşı ayrılar.Kendine ucuz bir çatıkatı bulmuş, sırf adres olsun diye.
Ne zor şey değil mi?
Batar, batmasına da banka bana döner. Meğer ki biri çıkar da bankayı öderse.
Acaba bu söz bana mesaj mı, diye düşündüm.
Yağmur hala yağıyordu. Seller akmaya başlamıştı. Ortalık kararmış, gece gibi olmuştu. Emanet bir şemsiye verdiler. Gece uykum kaçtı. Gündüz konuşulanlara takıldı aklım. Hazır ayrılmışken ikisinden biri yan çizerse. Sırtlarında yumurta küfesi yok ya... Kimin ne demeye hakkı olabilir. Benim bildiğim kadarıyla kadın bu işi yapar mı yapar ...
Kadın, güzel mi , güzel. Genç ve güler yüzlü. İş yerinde iyi bir çevre edinmiş. Arkadaş canlısı. Boşandığı duyulsun, seyredin olacakları. Ben ötedenberi söylerim: değil. İşte onları bağlayan pamuk ipliği koptu. Bizim serdengeçti şimdi sinekliğe yakalanan bir sinek gibi ; kanadını kurtarmak isterken, ayağından yapışıyor. Onu kurtaracak birisi lazım. Öyle birisi aranırken o boşandığı karısını bana gönderdi. Kdın utana sıkıla konuyu açtı. Benimemekli ikramiyemin bankada durduğunu bilmeyen yoktu. Dilbaz güzel bana:
İster bana ver, ister eşime. İşletelim. Bir anlaşma yapalım. Seni memnun edecek bir gelir vermeyi üstlenelim. Dedi. Ayrıldıklarını bilmiyorum sanıyordu. Kararsız kaldım bir süre. Ne engel sürsem önüne, anında çürütüyordu. Kıvrak bir zekaya sahipti. Şimdilerde yatırım olarak ne faiz, ne döviz, ne de borsa doyurucuydu.
Kadının önerisi en iyisiydi. Ne var ki, adama güvenim yoktu. Kadın bu işlerden anlıyor gibiydi ve güven veriyordu. Kadın ağzımdan evet sözünü duymadan oturduğu yerden kalkmadı. Pazarlık... Pazarlık... O sırada basiretim bağlanmış olacak ki, ağzımdan olur sözcüğü çıkmış oldu. Ayrılırken sarıldı, öptü tekrar tekrar.
Ertesi günü ikisi birden geldiler. Borcun tamamı kapatıldı . İş yoluna girmişti. Kadın kendi iş yerinden çıkınca buraya geliyor, alınanı, satılanı, gireni, çıkanı kontrol ediyordu. Bu kez iş sağlam kazığa bağlanmıştı. Sağlam kazık kadının kendisiydi. Kadın ticaret işinden anlıyor, ben de ona güveniyordum.
Ne yazık ki bir süre sonra bana verilen sözler unutuldu. Öğrendim ki,eski karı-koca aralarında anlaşarak borsaya yatırım yapmışlar. O tarihten sonra da borsa tepe taklak olmaz mı? Şanssızlık bir kez insanın yakasına yapışmaya görsün; bırakmaz.
Babam yataklara düştü. Kepenklerin temelli indirilmesi an meselesiydi.
Uçmasını bilmeyen kuş, uçuruma yuva yapmaz demişler.
18 / 5 / 2004
URLA
22 Nisan 2004 Perşembe
47'lilerin Buluşması
ANKARA ÜNV.ZİRAAT FAKÜLTESİ 1947 YILI MEZUNLARI
Konforlu otobüsümüzle oto yolda uçar gibi giderken güler yüzlü hostesimiz ikrama başladı: çay, kahve, kola, her çeşit meşrubat...Nezaket ve kibarlık duygularıyla yüklü güzel kız yolcuların ilgi olduğunun bilincindeydi. Böyle hostesler sadece hava yollarında olur sanırdım. Meğer modern hosteslik hizmetleri gök yüzünden yere de inmiş.
Yolculuk Alanya ya . İzmir den Alanya 600 Km. Böyle uzun bir yol ancak böyle koforlu bir otobüsle göze alınabilir. Hele yolcular bizim gibi 75 lik iseler.
Bizler 55 yıl önce aynı sınıflarda 4 yıl birlikte öğrenim görerek hayata atılan ziraat mühendisleriyiz. Fakültedeyken bir sınıfta 100 kişiydik. Şimdilerde ayaklarımız yere istediğimiz kadar sıkı bassa da onları bir kaydıran var. Artık kaygan zeminde yol alıyoruz. Kaydık, düştük ve bu yıla 61 kişi gelebildik.
Mezun olduktan 55yıl sonra ilk buluşmamızı Kuşadası nda gerçekleştirdik. Bu buluşmamızda heyecanın da mutluluğun da en yoğununu yaşamıştık. Kaderin cilvesi, bazılarımızın siması belleklerimizden hepten siliniş ; tanıyamadık birbirimizi. Zaman tüm hünerini acımasız biçimde simalarımızda göstermiş. Ellişer yılı sırtımızda taşıtan kader, şimdi geçmiş karşımızda alay edercesine gülüyor, çocuksu hallermize.
Bir hafta sonra, doyamadan ayrıldık Kuşadası ndan Sonraki yıllar: Çeşme ( 1999 ), Marmaris ( 2000 ), Fethiye ( 2001 ) ve Alanya ( 2002 ) ağırladı bizleri. Ülkenin dört bir yanından kalkıp gelen arkadaşlarımızla bu yıl da Alanya da buluşuyoruz.
SSevinçli buluşmayı hayal ederek gidiyorduk. Arkadaşlar gazetelerini bitirmişler, birbirleriyle şakalaşıyorlar, gülüşüyorlardı. Erkekler konuşmaların dozunu gittikçe artırarak, muhabbet batağına saplanıyorlardı. Böyle olur kuşkusuz; bir araya gelince, bir arada çoğaldıkça seslerini yükseltirler
Oto yolda Aydın a doğru koşuyoruz. Oto yolun vazgeçilmez güvencesi, rahatı ve konforu, klimanın nimetleri bulara eklenince, gel keyfim gel...
Bu yollar beni iyi tanır; kaç kez geçmişim burslardan. Eski yolları, eski araçları anımsarken, alaycı mizahımla gülüyorum eski günlere şimdi. Neydi o günler? Külüstür, bakımsız, hurda otobüslerle 4-5 saatta alırdık bu yolları. Bu gün ise elimdeki kahvem dökülmeden 1,5 saatta.
Aydın a doğru yol alırken otoyolun refüjine dikilmiş kilometrelerce uzayıp giden, sarı çiçekli bir süs bitkisinin eğilip kalkan dalları sanki bizi selamlıyordu. Gözlerimi sarı çiçeklerden bir an bile ayırmazken, bir zamanlar bulunduğum Tahran Elbruz arasındaki oto yolun refüjünde yol boyunca yetiştirilmiş rengarenk gülleri hayranlıkla izlediğimi anımsadım.
Gidiyorduk kilometreleri yutarak uzakta görünen Aydın ın apartmanlarına doğru. . Solumuz gümüş renkli bir orman, yalnız zeytin ağaçlarından oluşan. Sağımız gene zeytin ve incir bahçeleri. Bakımlı, verimli zeytin ağaçları dağların eteklerinde, dağa tırmanmayı çam ağaçlarına bırakmışla
Dağlar dağlar...Yol boyunca birbirine ulalı dağlar. Mor renkli ufuklardan ovaya günrşi salıveren Aydın Sıradağları. Mavi gök yüzünden yayılan sıcak gün ışığı, kıştan kalmış, soğumuş kemiklerimi ısıtıyor.
On, oniki katlı renk renk boyalı, beşi onu bir arada modern apartmanlar, izmir ile yarışa çıkmış sanki. Otobüsümüz Aydın ı hızla geçti. Adnan Menderes Bulvarı nın levhasını ancak okuyabildim.Yaa ! Sarı Zeybek? Efelerin ölümsüz anısına dikilen Sarı Zeybek anıtının karşısına geçip, geçmişi hayal etmek, onun şahsında, Aydınlıların emperyalizme, zulme karşı vatan topraklarını korumak için gösterdikleri direnme azmini ve kararlılığını içten duymak isterdim. Aydınlının efelik ruhunun Sarı Zeybek in şahsnda sembollenişini hissetmek isterdim. Oysa oraları uçar gibi geçtik.
Hala ayni iklim, ayni torak ve ayni coğrafyada gidiyorduk.
Güneş bu gün görevini tamamlamış gibi bulutların arkasına çekilirken, yağmur taneleri cama vurmaya başlamıştı. Önce bir damla yapıştı cama, sonra ikinci ve üçüncü damlayla buluşunca, hepsi birden kayıp gittiler. Sonra yenileri. Önce asfalt ıslandı, sonra toprak. Yapraklardan kayan damlalar toprağı doyurunca seller, su basmaları ve heyelanlar...İşte hepsinin nedeni o ilk damlaydı..
Yaz bulutu çekip gitti.. Güneş kızmış gibi bulutun yaptıklarına, onun ıslattığı yerleri kuruturken biz, Nazilli ye doğru yol alıyorduk.. Doğa, aynı doğa. Menderes nehrine doğru pamuk tarlaları, beyaz çarşaflı yorganını çekmiş toprağın üstüne. Yollarda tek tük traktörler ve direksiyonda yarınların aydın ve zengin köylüleri. Güneşten korunmak için başlarında poşu sarılı, Sarı Zeybek in efeleri tarlalarda. Kiminin elinde kürek, kiminde tırpan, çapa, ve orak...Bir karga sürüsü üstlerinde. Kargalar ne kadar da çok birbirlerine benziyorlar. Bunlar birbirlerini nasıl seçerler acaba? Yanılmadıklarına bakılırsa onlarda insanlarda olmayan bir üstünlük olmalı. Onların insanlardan daha toplumcu olduklarına inanıyorum. Hiç değilse kendilerince bir neden uydurarak birbirlerini öldürmüyorlar. Oysa bazı yazarlar kargayı, ağzındaki peyniri kurnaz tilkiye kaptıracak kadar aptal tanıtırlar. Karganın akıllı ve cesur bir kuş olduğunda hiç kuşkum yok.
Bir Titrek kuşu havada ve olduğu yerde kanatlarını titreterek duruyor. Kargaları denetliyor olmalı. Ama, yaklaşamıyor onlara. Kim bilir aklından neler geçiriyor... Şimdi eşi de geldi yanına.
Otobüsümüz Sultanhisar a doğru hızla yol alırken, önümüze aniden fırlayan bir sincap yüzünden sürücümüz ani bir fren yaptı. Yüreğimiz ağzımıza geldi sanki. Zavallı hayvan atikliği ve çevikliği sayesinde ezilmekten kurtuldu ve soluğu büyük çam ağacının dallarında aldı.Sultanhisar da incir, üzüm, zeytin gibi ürünlein yanında portakal bahçeleri de görmeye başladık. Portakal bahçelerini de geride bırakınca, artık B.Menderes vadisinin sonuna geldiğimiz bitki örtüsünden anlaşılıyordu. Yol kentin kıyısından geçtiğinden Nazilli yi yeterince göremiyoruz..Ama çatılara yerleştirilmiş güneş enerjisi tesisleri hiç hoş görünmüyordu.
Şimdi yeni bir iklim alanındayız.. Burada ne zeytin, ne de incir ağaçları var. Çünkü burası İç Ege Dağlarda çam ağaçlarının yerini, maki denilen ve Akdeniz ikliminin göstergesi olan, kısa boylu ağaççıkların aldığını görüyoruz.. Bu görüntülere dalmışken kendimizi Denizli nin varoşlarında bulduk. Bir dağın eteğinden başlayıp, ovaya yayılarak süren ve tarım topraklarını altına alan bir kent.
Kente girişte, yolun sağını solunu kapsayan sanayi çarşısı dışardan gelenlere hiç de hoş görünmüyor. Çirkin görünüşlü, basit evlerle kente girişi bağışlamadım. Kent merkezinden çevreye doğru yeni açılmış, henüz ağaçsız ve binasız geniş bulvarlar, parlak geleceğin habercisidir. Denizli geleceğe yatırım yapıyor.
Kentte bir meydanda kentin amblemi olan ünlü horozun heykelini gördük. Müjdeci horozun anıtını, öncülüğün simgesi olarak algıladım.. Horoz, karanlıkların sona erişinin habercisidir.
Otobüs durunca bir restoranın önünde kaptan yemek molası verdi. Restoranın adı büyük harflerle yazılmıştı. Restorana modern bir imaj kazandırılmak istenmiş. Her tarafa boy boy mantar resimleri asılmış.Geniş bir alanı kaplayan, tavanı ahşap kaplama, güçlü kalas makasların taşıdığı çatının altında onlarca masa ve yüzlerce sandalye. Yeşillikler arasında ve ana yollardan birinin üstünde. Tek tip giysili garsonları var. Köylerden tutup getirilen, garsonluk öğretilmeden hizmete sokulan yakışıklı delikanlılar. İnsan garson elbisesi giymekle garson olamıyor ki...
Neden mantar lokantası? diye soruyorum garsona.
Mantar yaparık da ondan” diyor.
Sırf muziplik olsun diye soruyorum, işte:
-Spesiyaliteniz mi?
-Hayır. O dediğini yapmıyoruz. Bizim aşcıbaşı yabancı yemekleri bilmiyor..Onun için ya ızgara yaparık, ya da mantar.”
Bir kedi geldi ayağımın dibine. Yüz bulsa masaya çıkacak. Alıştırmışlar. Çok anlamlı bakıyordu yüzüme. Galiba garsonun anlamadığını o anlamıştı. Izgara iste diyecek gibiydi..
Bitmek bilmeyen dağlar arasında, dar vadilerde, çizgi gibi incecik yollarda gidiyorduk. Gördüğümüz manzara, karakuşun yuva yapmak isteyeceği, dorukları ak dağlar arasından bizi güneye çeken yolboyunca biri yerini diğerine bırakan manzaralardı Arada bir , bir dağın eteğinde, o dağa yapışmış gibi duran köylere hayran hayran bakıyor, oralarda yaşayanların dünyalarını anlamaya çalışıyordum.
Dağları geride bıraktığımızda bir ovanın başlangıcındaydık. Tarlaları su basmış, göl gibi olmuş. Bu sular ne zaman çekilecek de köylü tarlasını ekecek? Bir başka tarlada köylüler şen şakrak çalışıyorlar., galiba pamuk ekiyorlar. Bir traktör bekliyor tarlanın anında; eskiden atların öküzlerin beklediği yerde.
Leylekler de gelmiş. Şehirlerde haberimiz olmuyor, ilkbahardan, doğadan. Haberimiz olmuyor leyleklerden, kuşlardan, kelebeklerden. Haberimiz olmuyor, kır çiçeklerinin bizler için sunduğu güzelliklerden, doğanın yaptığı çağrılardan davetlerden Otobüsün içindekilere bakıyorum, ya uyuyor, ya da uyumaya çalışıyor.Konuşan tartışan, nutuk çekenler geride kaldı. Kitap da okumuyor insanlarımız. Okumayı milletce sevmiyoruz. Kıtap taşımanın külfetine bile katlanamıyoruz.
Tarlada çalışan kadın arkadaşlarının usangaçlığı gitsin diye türkü dinletiyor yanık sesiyle. O türküsünü dağlara , taşlara, otlara ağaçlara adıyor. Onlara ninni söyler gibi. Bu türkü sitem doluydu : güneşe sitem. Güneşin kendilerini daha mevsim başında kavurduğunu, oysa kendilerinin kusuru olmadığını, tek isteklerinin vatan bildikleri bu topraklarda yaşamak istediklerini, bu ovada henüz taze ve körpe olduklarını, eğer güneş kavurmazsa, kuraklık vurmazsa güzel kalacaklarını söylüyor, birbirlerinden medet umuyorlardı. O türküye bizler de kulak tıkayarak geçtik, gittik; yıllar boyu olduğu gibi..Hala gidiyorduk konforlu otobüsümüzle ve de sunulan ikramlarla, nice tepeleri akbaşlı dağları geride bırakarak, hep mor ufuklara doğru Acıpayam ovasına gelindiğinde, dağın, taşın badem ağaçlarıyla süslendiğini gördük. Bunları seyre doyamadan yeni bir ovaya ulaştık: Tefenni ovası.
Başta şeftali ve kaysı olmak üzere, armut, erik ve kiraz gibi meyvelerin modern teknikle yetiştirildiği plantasyonları izledik yol boyu. Bu ovada sanki ürün yerine servet fışkırıyor topraktan. Burası kültür mantarı üretimi için de en uygun doğal koşullara sahip.
Üstüme yıkılacakmış gibi duran yeşil örtülü, ak başlı dağların sergilediği peyzaj güzelliğini görebilme koşuluyla izin verdiği geçitlerden geçerek Korkuteli ilçesine ulaştık. Doğanın kucağına eğilerek, bükülerek acayip şekiller almış yüzyıllık ağaçların heybetli duruşları, sanatçılara ilham veren şekilleri, renk zenginliği, yollarda, evlerle, akar sularla bütünleşerek, anlamlı ve zengin peyzaj oluşturan, doğanın sitem yüklü sözlerini esen yel, kulaklarıma ulaştırdı..Ditordu ki o sitem yüklü ses: Ey şairler, peyzaş mimarları, ressamlar, heykeltraşlar neredesiniz? Sizlerin yolunuz buradan geçmez mi? Bu güzellikleri algılayabilen, yudum yudm içerek sarhoş olan, haz duyan, kaç kişi var acaba ? Doğa haklı değil mi sanatçılara sitem etmekte.
Korkuteli bir cennet. Yeşillikler arasına saklanmış, nazenin yüzünü bir açıyor, bir kapatıyor. Güzel ve şirin evleri, geniş caddeleriyle sevimli bir kent..Denizli üzerinden gelen bir yol ile Burdur üzerinden gelen yolların kavşağında..
Sağımızda gördüğümüz yüksek, sivri ve karlı dağların arkası Antalya. Gördüğümüz dağlar ise 3070 m yüksekliği olan Bey Dağları ile Yanartaş Dağlarıdır. Bu dağlar Antalya ya kuzeyden gelen serin rüzgarları keserek Antalya nın sıcak ve nemli olmasına yol açar.
Otobüsümüz Antalya oto garında çok kısa bir mola verdi. . Evvelce
Konforlu otobüsümüzle oto yolda uçar gibi giderken güler yüzlü hostesimiz ikrama başladı: çay, kahve, kola, her çeşit meşrubat...Nezaket ve kibarlık duygularıyla yüklü güzel kız yolcuların ilgi olduğunun bilincindeydi. Böyle hostesler sadece hava yollarında olur sanırdım. Meğer modern hosteslik hizmetleri gök yüzünden yere de inmiş.
Yolculuk Alanya ya . İzmir den Alanya 600 Km. Böyle uzun bir yol ancak böyle koforlu bir otobüsle göze alınabilir. Hele yolcular bizim gibi 75 lik iseler.
Bizler 55 yıl önce aynı sınıflarda 4 yıl birlikte öğrenim görerek hayata atılan ziraat mühendisleriyiz. Fakültedeyken bir sınıfta 100 kişiydik. Şimdilerde ayaklarımız yere istediğimiz kadar sıkı bassa da onları bir kaydıran var. Artık kaygan zeminde yol alıyoruz. Kaydık, düştük ve bu yıla 61 kişi gelebildik.
Mezun olduktan 55yıl sonra ilk buluşmamızı Kuşadası nda gerçekleştirdik. Bu buluşmamızda heyecanın da mutluluğun da en yoğununu yaşamıştık. Kaderin cilvesi, bazılarımızın siması belleklerimizden hepten siliniş ; tanıyamadık birbirimizi. Zaman tüm hünerini acımasız biçimde simalarımızda göstermiş. Ellişer yılı sırtımızda taşıtan kader, şimdi geçmiş karşımızda alay edercesine gülüyor, çocuksu hallermize.
Bir hafta sonra, doyamadan ayrıldık Kuşadası ndan Sonraki yıllar: Çeşme ( 1999 ), Marmaris ( 2000 ), Fethiye ( 2001 ) ve Alanya ( 2002 ) ağırladı bizleri. Ülkenin dört bir yanından kalkıp gelen arkadaşlarımızla bu yıl da Alanya da buluşuyoruz.
SSevinçli buluşmayı hayal ederek gidiyorduk. Arkadaşlar gazetelerini bitirmişler, birbirleriyle şakalaşıyorlar, gülüşüyorlardı. Erkekler konuşmaların dozunu gittikçe artırarak, muhabbet batağına saplanıyorlardı. Böyle olur kuşkusuz; bir araya gelince, bir arada çoğaldıkça seslerini yükseltirler
Oto yolda Aydın a doğru koşuyoruz. Oto yolun vazgeçilmez güvencesi, rahatı ve konforu, klimanın nimetleri bulara eklenince, gel keyfim gel...
Bu yollar beni iyi tanır; kaç kez geçmişim burslardan. Eski yolları, eski araçları anımsarken, alaycı mizahımla gülüyorum eski günlere şimdi. Neydi o günler? Külüstür, bakımsız, hurda otobüslerle 4-5 saatta alırdık bu yolları. Bu gün ise elimdeki kahvem dökülmeden 1,5 saatta.
Aydın a doğru yol alırken otoyolun refüjine dikilmiş kilometrelerce uzayıp giden, sarı çiçekli bir süs bitkisinin eğilip kalkan dalları sanki bizi selamlıyordu. Gözlerimi sarı çiçeklerden bir an bile ayırmazken, bir zamanlar bulunduğum Tahran Elbruz arasındaki oto yolun refüjünde yol boyunca yetiştirilmiş rengarenk gülleri hayranlıkla izlediğimi anımsadım.
Gidiyorduk kilometreleri yutarak uzakta görünen Aydın ın apartmanlarına doğru. . Solumuz gümüş renkli bir orman, yalnız zeytin ağaçlarından oluşan. Sağımız gene zeytin ve incir bahçeleri. Bakımlı, verimli zeytin ağaçları dağların eteklerinde, dağa tırmanmayı çam ağaçlarına bırakmışla
Dağlar dağlar...Yol boyunca birbirine ulalı dağlar. Mor renkli ufuklardan ovaya günrşi salıveren Aydın Sıradağları. Mavi gök yüzünden yayılan sıcak gün ışığı, kıştan kalmış, soğumuş kemiklerimi ısıtıyor.
On, oniki katlı renk renk boyalı, beşi onu bir arada modern apartmanlar, izmir ile yarışa çıkmış sanki. Otobüsümüz Aydın ı hızla geçti. Adnan Menderes Bulvarı nın levhasını ancak okuyabildim.Yaa ! Sarı Zeybek? Efelerin ölümsüz anısına dikilen Sarı Zeybek anıtının karşısına geçip, geçmişi hayal etmek, onun şahsında, Aydınlıların emperyalizme, zulme karşı vatan topraklarını korumak için gösterdikleri direnme azmini ve kararlılığını içten duymak isterdim. Aydınlının efelik ruhunun Sarı Zeybek in şahsnda sembollenişini hissetmek isterdim. Oysa oraları uçar gibi geçtik.
Hala ayni iklim, ayni torak ve ayni coğrafyada gidiyorduk.
Güneş bu gün görevini tamamlamış gibi bulutların arkasına çekilirken, yağmur taneleri cama vurmaya başlamıştı. Önce bir damla yapıştı cama, sonra ikinci ve üçüncü damlayla buluşunca, hepsi birden kayıp gittiler. Sonra yenileri. Önce asfalt ıslandı, sonra toprak. Yapraklardan kayan damlalar toprağı doyurunca seller, su basmaları ve heyelanlar...İşte hepsinin nedeni o ilk damlaydı..
Yaz bulutu çekip gitti.. Güneş kızmış gibi bulutun yaptıklarına, onun ıslattığı yerleri kuruturken biz, Nazilli ye doğru yol alıyorduk.. Doğa, aynı doğa. Menderes nehrine doğru pamuk tarlaları, beyaz çarşaflı yorganını çekmiş toprağın üstüne. Yollarda tek tük traktörler ve direksiyonda yarınların aydın ve zengin köylüleri. Güneşten korunmak için başlarında poşu sarılı, Sarı Zeybek in efeleri tarlalarda. Kiminin elinde kürek, kiminde tırpan, çapa, ve orak...Bir karga sürüsü üstlerinde. Kargalar ne kadar da çok birbirlerine benziyorlar. Bunlar birbirlerini nasıl seçerler acaba? Yanılmadıklarına bakılırsa onlarda insanlarda olmayan bir üstünlük olmalı. Onların insanlardan daha toplumcu olduklarına inanıyorum. Hiç değilse kendilerince bir neden uydurarak birbirlerini öldürmüyorlar. Oysa bazı yazarlar kargayı, ağzındaki peyniri kurnaz tilkiye kaptıracak kadar aptal tanıtırlar. Karganın akıllı ve cesur bir kuş olduğunda hiç kuşkum yok.
Bir Titrek kuşu havada ve olduğu yerde kanatlarını titreterek duruyor. Kargaları denetliyor olmalı. Ama, yaklaşamıyor onlara. Kim bilir aklından neler geçiriyor... Şimdi eşi de geldi yanına.
Otobüsümüz Sultanhisar a doğru hızla yol alırken, önümüze aniden fırlayan bir sincap yüzünden sürücümüz ani bir fren yaptı. Yüreğimiz ağzımıza geldi sanki. Zavallı hayvan atikliği ve çevikliği sayesinde ezilmekten kurtuldu ve soluğu büyük çam ağacının dallarında aldı.Sultanhisar da incir, üzüm, zeytin gibi ürünlein yanında portakal bahçeleri de görmeye başladık. Portakal bahçelerini de geride bırakınca, artık B.Menderes vadisinin sonuna geldiğimiz bitki örtüsünden anlaşılıyordu. Yol kentin kıyısından geçtiğinden Nazilli yi yeterince göremiyoruz..Ama çatılara yerleştirilmiş güneş enerjisi tesisleri hiç hoş görünmüyordu.
Şimdi yeni bir iklim alanındayız.. Burada ne zeytin, ne de incir ağaçları var. Çünkü burası İç Ege Dağlarda çam ağaçlarının yerini, maki denilen ve Akdeniz ikliminin göstergesi olan, kısa boylu ağaççıkların aldığını görüyoruz.. Bu görüntülere dalmışken kendimizi Denizli nin varoşlarında bulduk. Bir dağın eteğinden başlayıp, ovaya yayılarak süren ve tarım topraklarını altına alan bir kent.
Kente girişte, yolun sağını solunu kapsayan sanayi çarşısı dışardan gelenlere hiç de hoş görünmüyor. Çirkin görünüşlü, basit evlerle kente girişi bağışlamadım. Kent merkezinden çevreye doğru yeni açılmış, henüz ağaçsız ve binasız geniş bulvarlar, parlak geleceğin habercisidir. Denizli geleceğe yatırım yapıyor.
Kentte bir meydanda kentin amblemi olan ünlü horozun heykelini gördük. Müjdeci horozun anıtını, öncülüğün simgesi olarak algıladım.. Horoz, karanlıkların sona erişinin habercisidir.
Otobüs durunca bir restoranın önünde kaptan yemek molası verdi. Restoranın adı büyük harflerle yazılmıştı. Restorana modern bir imaj kazandırılmak istenmiş. Her tarafa boy boy mantar resimleri asılmış.Geniş bir alanı kaplayan, tavanı ahşap kaplama, güçlü kalas makasların taşıdığı çatının altında onlarca masa ve yüzlerce sandalye. Yeşillikler arasında ve ana yollardan birinin üstünde. Tek tip giysili garsonları var. Köylerden tutup getirilen, garsonluk öğretilmeden hizmete sokulan yakışıklı delikanlılar. İnsan garson elbisesi giymekle garson olamıyor ki...
Neden mantar lokantası? diye soruyorum garsona.
Mantar yaparık da ondan” diyor.
Sırf muziplik olsun diye soruyorum, işte:
-Spesiyaliteniz mi?
-Hayır. O dediğini yapmıyoruz. Bizim aşcıbaşı yabancı yemekleri bilmiyor..Onun için ya ızgara yaparık, ya da mantar.”
Bir kedi geldi ayağımın dibine. Yüz bulsa masaya çıkacak. Alıştırmışlar. Çok anlamlı bakıyordu yüzüme. Galiba garsonun anlamadığını o anlamıştı. Izgara iste diyecek gibiydi..
Bitmek bilmeyen dağlar arasında, dar vadilerde, çizgi gibi incecik yollarda gidiyorduk. Gördüğümüz manzara, karakuşun yuva yapmak isteyeceği, dorukları ak dağlar arasından bizi güneye çeken yolboyunca biri yerini diğerine bırakan manzaralardı Arada bir , bir dağın eteğinde, o dağa yapışmış gibi duran köylere hayran hayran bakıyor, oralarda yaşayanların dünyalarını anlamaya çalışıyordum.
Dağları geride bıraktığımızda bir ovanın başlangıcındaydık. Tarlaları su basmış, göl gibi olmuş. Bu sular ne zaman çekilecek de köylü tarlasını ekecek? Bir başka tarlada köylüler şen şakrak çalışıyorlar., galiba pamuk ekiyorlar. Bir traktör bekliyor tarlanın anında; eskiden atların öküzlerin beklediği yerde.
Leylekler de gelmiş. Şehirlerde haberimiz olmuyor, ilkbahardan, doğadan. Haberimiz olmuyor leyleklerden, kuşlardan, kelebeklerden. Haberimiz olmuyor, kır çiçeklerinin bizler için sunduğu güzelliklerden, doğanın yaptığı çağrılardan davetlerden Otobüsün içindekilere bakıyorum, ya uyuyor, ya da uyumaya çalışıyor.Konuşan tartışan, nutuk çekenler geride kaldı. Kitap da okumuyor insanlarımız. Okumayı milletce sevmiyoruz. Kıtap taşımanın külfetine bile katlanamıyoruz.
Tarlada çalışan kadın arkadaşlarının usangaçlığı gitsin diye türkü dinletiyor yanık sesiyle. O türküsünü dağlara , taşlara, otlara ağaçlara adıyor. Onlara ninni söyler gibi. Bu türkü sitem doluydu : güneşe sitem. Güneşin kendilerini daha mevsim başında kavurduğunu, oysa kendilerinin kusuru olmadığını, tek isteklerinin vatan bildikleri bu topraklarda yaşamak istediklerini, bu ovada henüz taze ve körpe olduklarını, eğer güneş kavurmazsa, kuraklık vurmazsa güzel kalacaklarını söylüyor, birbirlerinden medet umuyorlardı. O türküye bizler de kulak tıkayarak geçtik, gittik; yıllar boyu olduğu gibi..Hala gidiyorduk konforlu otobüsümüzle ve de sunulan ikramlarla, nice tepeleri akbaşlı dağları geride bırakarak, hep mor ufuklara doğru Acıpayam ovasına gelindiğinde, dağın, taşın badem ağaçlarıyla süslendiğini gördük. Bunları seyre doyamadan yeni bir ovaya ulaştık: Tefenni ovası.
Başta şeftali ve kaysı olmak üzere, armut, erik ve kiraz gibi meyvelerin modern teknikle yetiştirildiği plantasyonları izledik yol boyu. Bu ovada sanki ürün yerine servet fışkırıyor topraktan. Burası kültür mantarı üretimi için de en uygun doğal koşullara sahip.
Üstüme yıkılacakmış gibi duran yeşil örtülü, ak başlı dağların sergilediği peyzaj güzelliğini görebilme koşuluyla izin verdiği geçitlerden geçerek Korkuteli ilçesine ulaştık. Doğanın kucağına eğilerek, bükülerek acayip şekiller almış yüzyıllık ağaçların heybetli duruşları, sanatçılara ilham veren şekilleri, renk zenginliği, yollarda, evlerle, akar sularla bütünleşerek, anlamlı ve zengin peyzaj oluşturan, doğanın sitem yüklü sözlerini esen yel, kulaklarıma ulaştırdı..Ditordu ki o sitem yüklü ses: Ey şairler, peyzaş mimarları, ressamlar, heykeltraşlar neredesiniz? Sizlerin yolunuz buradan geçmez mi? Bu güzellikleri algılayabilen, yudum yudm içerek sarhoş olan, haz duyan, kaç kişi var acaba ? Doğa haklı değil mi sanatçılara sitem etmekte.
Korkuteli bir cennet. Yeşillikler arasına saklanmış, nazenin yüzünü bir açıyor, bir kapatıyor. Güzel ve şirin evleri, geniş caddeleriyle sevimli bir kent..Denizli üzerinden gelen bir yol ile Burdur üzerinden gelen yolların kavşağında..
Sağımızda gördüğümüz yüksek, sivri ve karlı dağların arkası Antalya. Gördüğümüz dağlar ise 3070 m yüksekliği olan Bey Dağları ile Yanartaş Dağlarıdır. Bu dağlar Antalya ya kuzeyden gelen serin rüzgarları keserek Antalya nın sıcak ve nemli olmasına yol açar.
Otobüsümüz Antalya oto garında çok kısa bir mola verdi. . Evvelce
Balık Aldı Götürdü
İkisi de birbirine ilgi duyuyordu; bu sayede yakınlaştılar. Bir yolculukta tanışmış, tanışıklıkları kısa sürede arkadaşlığa dönüşmüştü. İçten ve candan arkadaşlık. Cep telefonuyla haberleşmeler ilişkilerini ısıtırken, hafta sonu gezileri de samimiyetlerini derinleştirmiştir. Kız, zengin sayılan bir ailenin biricik kızı. Genç yaşta özel bir arabaya kavuşunca, çevresi ona dar gelmeye başlar. Gerçi ona güzel denemezdi. Bunu kendisi de biliyordu. Ama uzun boylu oluşu, bu eksikliğini gideriyor, göz dolduruyordu. Kız, biraz dik başlı ve sözünü çekmeyen, biraz da açık sözlüydü. Adı: Pınar, yaşı: 24, üniversiteyi bitireli bir yıl olmuştu.
Bir akşamüstü bir çayevinde buluşurlar. Bir şeyler yiyerek çay içerken der ki Pınar:
Ben burada yüksek yapmak istiyorum. Bu nedenle okuduğum okuldan bitirme belgelerimi almaya gideceğim. Yalnız yola çıkmak istemiyorum. Bir bakıma daha acemi sayılırım. Bana eşlik eder misin?”
Çok isterim der oğlan. Ama, izin sorunu var.
Evden mi, iş yerinden mi
İkisi de. Eve bakma, asıl iş yerinden. Gayret edeyim bakalım
Oğlanın adı: Hakan. Yaşı: 27 ve bekar. O da ünlü bir üniversiteyi bitirmiş Orta halli bir ailenin ortanca oğlu. Uzun boyu, gür saçları ve sert görünümüyle, belli etmek istemese de Pınar ın beğenisini kazanmıştır.
Hakan iş yerinden izni koparınca Pınar a telefonla bildirir. Ve program başlar.
Öğleyin çıktıkları yolculukta akşama doğru, yağmur yağarken varırlar oraya. Otele inerler ve odalarına çıkarlar. Kapıyı kapatınca oğlanın ilk gözüne çarpan, odadaki çift kişilik yatak olur. Bu görünüm onun heyecanını artırırken, bir söz aklına gelir: Dört duvar içinde hiçbir şey günah ve sakıncalı değildir. Kıza yaklaşır, yakalayıp atar yatağın üstüne. Öpüşürler ... Sonra yemeğe inerler. Pınar, yemekten sonra yorgunluğunu öne sürerek gece dişa çıkmamayı yeğler. Hakan da buna uyar.
İkisi de ilk kez birlikte bir gece geçirecekler. Bu sıradan bir gece olmayacak elbet. Onun için ikisinde de saatın yelkovanıyla yarış eden bir heyecan benliklerini sarmaya başlar.
Saat 23 . Teklif Pınar dan gelir :
Bakıyorum, yorulmamışsın.
Ben araba kullanmadım ki....der. Yorulayım.
Öyleyse...
Öyleyse yatalım.
Yatak odasındalar. Soyunurlar. Önce Pınar. Sadece çamaşırlarıyla kalırken, loş ışıklar altında, Hakan ın aç kurt gibi bakışlarına hedef olur. Her ikisinde de libido duygusu yükselir. Hakan çırıl çıplak kendini yatakta bulur. Ama utangaçlığı Pınar ı çekingen kılar. İki çıplak vücudun dokunmasından doğan haz ve zevk, gemi azıya almış at örneği dizginlenemez. Hakan şaka yollu sorar:
Hani, yorgundun?
.............................. Loş ışık sabaha kadar yanar. Maçın ikinci yarısı, ikinci güne bırakılır. Üçüncü gün ise belgeler çantada, dönüş yolundalar. Huzur ve mutluluğun büyüsü onlardan başka cici arabalarına bile sinmiştir. Ancak bir kötü rastlantı onların rahatını kaçırmaya yetmiştir. Rastlantının böylesi görülmüş şey değil. Hakan ve Pınar otel odalarının kapısından çıkıp, kapıyı kapatırken, bitişik odanın kapısı ayni zamanda açılır, oradan da Pınar ların çok yakın aile dostları olan Gülten ler karı koca çıkmazlar mı? Pınar:
A !... Gülten teyze diye bir çığlık atar ki... İkisi de şaşkına dönerler. Gülşen hanım kaş göz hareketleriyle Hakan ı göstererek:
Nişanlın mı, sözlün mü? diye sorar.
Kız , şakaya dökerek:
Ne sayarsanız, artık, der. Bizimkiler duymasın olur mu?
Temmuz ayı yaşama ağılığını koymuştur. Terin sel gibi aktığı insanların kaçmak, saklanmak için serin bir kovuk aradıkları ay temmuz. Bu ayın etkisi , hızı, şiddeti bir denizlere, kıyılara kumsallara geçmiyor. Geçmiyor ki, buralar insanlarla dolu. İpini koparan serin sulara atmış kendini.
Aralarında telefon konuşmalarının, iletilerinin sonu gelmez.. Söylenenler hep ayni sözcükler, aynı tümceler. İkisinin de açlığını çektiği işleri ve tatlı sözleri anlatan söz dizeleri.
Pınar der ki telefonla:
;Biz yarın denize gidiyoruz. Gelmez misin?
Her zamanki plaja mı?
Evet.
Sizinle mi geleyim?
Oğlum ! Senin adama kastın mı var.
Şaka yaptım, şaka. der. Gelirim elbet..
Kumsalda, ayakları suda, güneşe poz veren, bikinili uzun boylu bir kız. Bu pozunu ABD nin Ohio eyaletinin mısır koçanlarının reklamını yapan mayolu kızın kartpostalından kopya ettiği belli .Kız çevresine bakıyor. Boynunu güvercin gibi arkaya kadar çevirerek birini arıyor. Gözü yollarda. Kimi dersiniz?
Denizin 40 m açığında iki insan başı sularda inip inip çıkar. Yüzleri görülmüyor ama, bunlar, onlar. Oğlan yan yoldan gelip, denize dalar. Kızın yanına gelir; kimsenin dikkatini çekmeden
Öğleden sonra arkadaşım gelecek botu yla. Botunu bana bırakacak. Gezeriz değil mi
Gezeriz. Motorlu mu?
Yok canım, kürekleri var kıyıdan oldukça açılırlar Pınar merakla sorar:
Şu görünen yerler nedir?
Bir nevi mağara., deniz oymuş..
Haydi yüzerek gidelim o tarafa yakından gör.
Varırlar mağaranın ağzına. Kız korkar. Giremez, dönerler. İskele başına yaklaştıklarında Hakan der ki:
saat 6:oo da ben botla iskele başına geleceğim. Beni görünce gel. Seni az ilerden alırım. Tamam mı?
Tamam tamam, haydi şimdi sen çık önce, ben sonra çıkarım.
Saat 6 : oo ve denizde bir bot ile açılan iki kişi. İstikamet mağaralar. Uzakta akşamın doyumsuz manzarasını seyre dalarlar bir süre. Güneş erken paydos etti bu gün, tepenin arkasında onu bekleyenlere gitti. Onun bıraktığı yeri loş bir karanlık işgal etti.
Bir akşamüstü bir çayevinde buluşurlar. Bir şeyler yiyerek çay içerken der ki Pınar:
Ben burada yüksek yapmak istiyorum. Bu nedenle okuduğum okuldan bitirme belgelerimi almaya gideceğim. Yalnız yola çıkmak istemiyorum. Bir bakıma daha acemi sayılırım. Bana eşlik eder misin?”
Çok isterim der oğlan. Ama, izin sorunu var.
Evden mi, iş yerinden mi
İkisi de. Eve bakma, asıl iş yerinden. Gayret edeyim bakalım
Oğlanın adı: Hakan. Yaşı: 27 ve bekar. O da ünlü bir üniversiteyi bitirmiş Orta halli bir ailenin ortanca oğlu. Uzun boyu, gür saçları ve sert görünümüyle, belli etmek istemese de Pınar ın beğenisini kazanmıştır.
Hakan iş yerinden izni koparınca Pınar a telefonla bildirir. Ve program başlar.
Öğleyin çıktıkları yolculukta akşama doğru, yağmur yağarken varırlar oraya. Otele inerler ve odalarına çıkarlar. Kapıyı kapatınca oğlanın ilk gözüne çarpan, odadaki çift kişilik yatak olur. Bu görünüm onun heyecanını artırırken, bir söz aklına gelir: Dört duvar içinde hiçbir şey günah ve sakıncalı değildir. Kıza yaklaşır, yakalayıp atar yatağın üstüne. Öpüşürler ... Sonra yemeğe inerler. Pınar, yemekten sonra yorgunluğunu öne sürerek gece dişa çıkmamayı yeğler. Hakan da buna uyar.
İkisi de ilk kez birlikte bir gece geçirecekler. Bu sıradan bir gece olmayacak elbet. Onun için ikisinde de saatın yelkovanıyla yarış eden bir heyecan benliklerini sarmaya başlar.
Saat 23 . Teklif Pınar dan gelir :
Bakıyorum, yorulmamışsın.
Ben araba kullanmadım ki....der. Yorulayım.
Öyleyse...
Öyleyse yatalım.
Yatak odasındalar. Soyunurlar. Önce Pınar. Sadece çamaşırlarıyla kalırken, loş ışıklar altında, Hakan ın aç kurt gibi bakışlarına hedef olur. Her ikisinde de libido duygusu yükselir. Hakan çırıl çıplak kendini yatakta bulur. Ama utangaçlığı Pınar ı çekingen kılar. İki çıplak vücudun dokunmasından doğan haz ve zevk, gemi azıya almış at örneği dizginlenemez. Hakan şaka yollu sorar:
Hani, yorgundun?
.............................. Loş ışık sabaha kadar yanar. Maçın ikinci yarısı, ikinci güne bırakılır. Üçüncü gün ise belgeler çantada, dönüş yolundalar. Huzur ve mutluluğun büyüsü onlardan başka cici arabalarına bile sinmiştir. Ancak bir kötü rastlantı onların rahatını kaçırmaya yetmiştir. Rastlantının böylesi görülmüş şey değil. Hakan ve Pınar otel odalarının kapısından çıkıp, kapıyı kapatırken, bitişik odanın kapısı ayni zamanda açılır, oradan da Pınar ların çok yakın aile dostları olan Gülten ler karı koca çıkmazlar mı? Pınar:
A !... Gülten teyze diye bir çığlık atar ki... İkisi de şaşkına dönerler. Gülşen hanım kaş göz hareketleriyle Hakan ı göstererek:
Nişanlın mı, sözlün mü? diye sorar.
Kız , şakaya dökerek:
Ne sayarsanız, artık, der. Bizimkiler duymasın olur mu?
Temmuz ayı yaşama ağılığını koymuştur. Terin sel gibi aktığı insanların kaçmak, saklanmak için serin bir kovuk aradıkları ay temmuz. Bu ayın etkisi , hızı, şiddeti bir denizlere, kıyılara kumsallara geçmiyor. Geçmiyor ki, buralar insanlarla dolu. İpini koparan serin sulara atmış kendini.
Aralarında telefon konuşmalarının, iletilerinin sonu gelmez.. Söylenenler hep ayni sözcükler, aynı tümceler. İkisinin de açlığını çektiği işleri ve tatlı sözleri anlatan söz dizeleri.
Pınar der ki telefonla:
;Biz yarın denize gidiyoruz. Gelmez misin?
Her zamanki plaja mı?
Evet.
Sizinle mi geleyim?
Oğlum ! Senin adama kastın mı var.
Şaka yaptım, şaka. der. Gelirim elbet..
Kumsalda, ayakları suda, güneşe poz veren, bikinili uzun boylu bir kız. Bu pozunu ABD nin Ohio eyaletinin mısır koçanlarının reklamını yapan mayolu kızın kartpostalından kopya ettiği belli .Kız çevresine bakıyor. Boynunu güvercin gibi arkaya kadar çevirerek birini arıyor. Gözü yollarda. Kimi dersiniz?
Denizin 40 m açığında iki insan başı sularda inip inip çıkar. Yüzleri görülmüyor ama, bunlar, onlar. Oğlan yan yoldan gelip, denize dalar. Kızın yanına gelir; kimsenin dikkatini çekmeden
Öğleden sonra arkadaşım gelecek botu yla. Botunu bana bırakacak. Gezeriz değil mi
Gezeriz. Motorlu mu?
Yok canım, kürekleri var kıyıdan oldukça açılırlar Pınar merakla sorar:
Şu görünen yerler nedir?
Bir nevi mağara., deniz oymuş..
Haydi yüzerek gidelim o tarafa yakından gör.
Varırlar mağaranın ağzına. Kız korkar. Giremez, dönerler. İskele başına yaklaştıklarında Hakan der ki:
saat 6:oo da ben botla iskele başına geleceğim. Beni görünce gel. Seni az ilerden alırım. Tamam mı?
Tamam tamam, haydi şimdi sen çık önce, ben sonra çıkarım.
Saat 6 : oo ve denizde bir bot ile açılan iki kişi. İstikamet mağaralar. Uzakta akşamın doyumsuz manzarasını seyre dalarlar bir süre. Güneş erken paydos etti bu gün, tepenin arkasında onu bekleyenlere gitti. Onun bıraktığı yeri loş bir karanlık işgal etti.
7 Nisan 2004 Çarşamba
Öğretmenin Cesareti
Yüksek öğrenimimi bitirince Ağrı il merkezinde bir okulda öğretmenliğe başladım. Doğma büyüme Ağrılı değilim. Meslek kariyerimin daha başındayken, sevgi sıcaklığı ve şefkat duyarlılığıyla ellerime emanet edilen fidanların gün be gün serpilip gelişmekte olduklarını gördükçe içime mutluluk doluyordu. Mutluluk rüzgarlarının içimde esmeye başladığı o günlerde, gurbette çok gereksinim duyduğum, genç bir erkek öğretmenin sıcak ilgisine karşı duramadım.
Çok geçmedi onunla evlendik.
Her şey yolunda gidiyordu. Bir de baktık ki, onun askerliği gelivermiş;Urfa Jandarma Birliğine gönderdiler.
Ağrı da yalnız kalmıştım. Çevreyle olumlu ilişkilerim yalnızlık ve de hasretlik duygularımı bastırmaya yetmiyordu. Kocamla aramızda karlı dağlar vardı: Aağrı nire, Urfa nire? Sonunda saya saya bitirdik o bitmeyecek sandığımız günleri.
Şimdi de kocam için Bakanlıktan gelecek tayin emrini bekliyorduk. Geldi gelmesine de, Eskişehir Valiliği emrine verildiğini öğrenince bir kez daha sarsıldık. Dilekçemiz dikkate alınmamıştı, demek.
Karı koca göçebeler gibi birimiz bir yerde, öteki başka bir yerde. İkimizin aynı yere tayinin hiç mi olanağı yoktu?
Araya koymadık insan bırakmadık: siyasıler, partililer, zenginler... Olmadı olmadı.
Bir gün kader beni bir vali ile tanıştırdı. Sonra o valinin Devletin zirvesinde bir göreve getirildiğini öğrenince sevindim. Ankara ya giderek onunla yüz yüze görüştüm. O, uzun boylu, üçgen yüzlü, uzun burunlu, enine boyuna bir adamdı. Ona sorunumu anlattım. Bakandan benim için bir randevu almasını rica ettim.
Çok geçmedi alınan randevu bana bildirildi.
Randevu avucumun içinde, büyük bir heyecanla yeniden Ankara ya koştum; soluğu Bakanlıkta aldım. Özel Kalem Müdürüne randevumdan söz ettim. O saatta bakanın önemli bir toplantı yapmakta olduğunu öğrendim. Kır saçlı, şişman adamlar, şık bayanlar koltuğunda dosyalarla girip girip çıkarken geçen her dakika huzurumun kaçmasına neden oluyordu. Görüşme umudum gittikçe azalırken, içerden her an bir çağrı bekliyordum. Odaya girip çıkanlara bakılırsa çağrılacağım yok gibiydi. Özel Kalem Müdürünün yüzüne baktım. Adam anladı ve konuşmadan omuzlarını silkti; tıpkı çocuklar gibi. Ve avuçlarını açtı Benim randevu defterimde adınız yok der gibi. Bakan şimdi Meclise gidecek. Vakti yok. Sizi kabul edemez demez mi?
İster misin bütün gayretlerim boşa gitsin.
Zor anlar, en süratli alternatif çözümler üretilen zamandır. O anda kafamda bir şimşek çaktı. Bir kağıda adımı, görevimi, iş yerimi yazdım. Arka yüzüne de kendisinden benim için randevu alanın adını ve saatını. Pusulayı müdüre uzattım. Bunu bakana verir misiniz? dedim. Müdür almadı; Bakan bana bir talimat vermedi diye. Bir an durakladım. Derin bir nefes aldım. Cesaretimi topladım. Özel Kalem Müdürünün yapamadığını ben yapmaya karar verdim. Bakanın odasına yönelip, kapıyı açtım. Müdür arkamdan seslendiyse de aldırış etmedim. Kararlılıkla Bakanın yanına vardım. Başta Bakan olmak üzere herkesin bakışları üzerimde yoğunlaşırken çok heyecanlanmıştım. Kağıdı Bakanın önüne koyup, konuşmadan odadan çıktım.
Beş dakika sonra toplantı sona erer, içerdekilerle Bakan da dışarı çıkar Ben çekip gidecek sanmıştım. Göz göze geldik. Bana yöneldi, elimi tutup, odasına çekip götürdü. Bakan, kocaman, dazlak kafalı, oturduğu koltuğu dolduran, şık giyimli, biraz sert görünümlü bir adamdı.Çok konforlu ve zevkli bir çalışma odası vardı. Beni kibarca kabul etti. Yirmi dakika dinledi. Kendisi pek konuşmadı sayılır. S onunda Özel Kalem Müdürünü çağırıp, benim de Eskişehir Valiliği emrine verilmem için gerekli direktifi benim yanımda verdi.O an öyle rahatlamıştım ki anlatılmaz.
Bakan ayağa kalkınca ben de kalktım. Elimden tuttu ve sözleri bitene kadar, minik elim onun avucu içinde yüreği çarpan bir serçe gibiydi. Bana dedi ki: Bir bakanın görüşmesini kesmek için yürek ister. Anladım ki sende bu yürek var. Her şeyi göze alarak cesaretini kullandın. Unutma ki, insanların başarısı için inançlı olmaları yetmez. İnancı cesaretle güçlendirmek gerekir.Cesaret, inancınız doğrultusunda harekete geçme seçeneğinizi verir. Cesaret her yerde en güçlü öncelik ve üstünlüktür. Meslek yaşantınızda bu sözlerimin senin yolunu aydınlatmasını umut ederim. Sen de bu fikri öğrencilerine aşılamalısın.
O heyecanla Eskişehir e koştum ; kocama müjdeyi vermek için. Trende giderken kafamda iki çeşit senaryo oluşturdum:
Senaryo I. Bakanla olan görüşmemizin olumsuz sonuçlandığı. Ama bu 24 saat sürecek bir aldatmacaydı.
Senaryo II. Elde ettiğim başarılı sonuç.
Birincide o çok üzüldü. İkinci gün ikinci senaryoyu anlattığımda ise inanamadı ve sonra sevinçten, şaşkınlıktan deliye döndü, dünyalar kadar sevindi.
Eşime böyle bir şaka yapmam da bir cesaret ürünüydü.
7/ 4 / 2004
Sivrihisar
Çok geçmedi onunla evlendik.
Her şey yolunda gidiyordu. Bir de baktık ki, onun askerliği gelivermiş;Urfa Jandarma Birliğine gönderdiler.
Ağrı da yalnız kalmıştım. Çevreyle olumlu ilişkilerim yalnızlık ve de hasretlik duygularımı bastırmaya yetmiyordu. Kocamla aramızda karlı dağlar vardı: Aağrı nire, Urfa nire? Sonunda saya saya bitirdik o bitmeyecek sandığımız günleri.
Şimdi de kocam için Bakanlıktan gelecek tayin emrini bekliyorduk. Geldi gelmesine de, Eskişehir Valiliği emrine verildiğini öğrenince bir kez daha sarsıldık. Dilekçemiz dikkate alınmamıştı, demek.
Karı koca göçebeler gibi birimiz bir yerde, öteki başka bir yerde. İkimizin aynı yere tayinin hiç mi olanağı yoktu?
Araya koymadık insan bırakmadık: siyasıler, partililer, zenginler... Olmadı olmadı.
Bir gün kader beni bir vali ile tanıştırdı. Sonra o valinin Devletin zirvesinde bir göreve getirildiğini öğrenince sevindim. Ankara ya giderek onunla yüz yüze görüştüm. O, uzun boylu, üçgen yüzlü, uzun burunlu, enine boyuna bir adamdı. Ona sorunumu anlattım. Bakandan benim için bir randevu almasını rica ettim.
Çok geçmedi alınan randevu bana bildirildi.
Randevu avucumun içinde, büyük bir heyecanla yeniden Ankara ya koştum; soluğu Bakanlıkta aldım. Özel Kalem Müdürüne randevumdan söz ettim. O saatta bakanın önemli bir toplantı yapmakta olduğunu öğrendim. Kır saçlı, şişman adamlar, şık bayanlar koltuğunda dosyalarla girip girip çıkarken geçen her dakika huzurumun kaçmasına neden oluyordu. Görüşme umudum gittikçe azalırken, içerden her an bir çağrı bekliyordum. Odaya girip çıkanlara bakılırsa çağrılacağım yok gibiydi. Özel Kalem Müdürünün yüzüne baktım. Adam anladı ve konuşmadan omuzlarını silkti; tıpkı çocuklar gibi. Ve avuçlarını açtı Benim randevu defterimde adınız yok der gibi. Bakan şimdi Meclise gidecek. Vakti yok. Sizi kabul edemez demez mi?
İster misin bütün gayretlerim boşa gitsin.
Zor anlar, en süratli alternatif çözümler üretilen zamandır. O anda kafamda bir şimşek çaktı. Bir kağıda adımı, görevimi, iş yerimi yazdım. Arka yüzüne de kendisinden benim için randevu alanın adını ve saatını. Pusulayı müdüre uzattım. Bunu bakana verir misiniz? dedim. Müdür almadı; Bakan bana bir talimat vermedi diye. Bir an durakladım. Derin bir nefes aldım. Cesaretimi topladım. Özel Kalem Müdürünün yapamadığını ben yapmaya karar verdim. Bakanın odasına yönelip, kapıyı açtım. Müdür arkamdan seslendiyse de aldırış etmedim. Kararlılıkla Bakanın yanına vardım. Başta Bakan olmak üzere herkesin bakışları üzerimde yoğunlaşırken çok heyecanlanmıştım. Kağıdı Bakanın önüne koyup, konuşmadan odadan çıktım.
Beş dakika sonra toplantı sona erer, içerdekilerle Bakan da dışarı çıkar Ben çekip gidecek sanmıştım. Göz göze geldik. Bana yöneldi, elimi tutup, odasına çekip götürdü. Bakan, kocaman, dazlak kafalı, oturduğu koltuğu dolduran, şık giyimli, biraz sert görünümlü bir adamdı.Çok konforlu ve zevkli bir çalışma odası vardı. Beni kibarca kabul etti. Yirmi dakika dinledi. Kendisi pek konuşmadı sayılır. S onunda Özel Kalem Müdürünü çağırıp, benim de Eskişehir Valiliği emrine verilmem için gerekli direktifi benim yanımda verdi.O an öyle rahatlamıştım ki anlatılmaz.
Bakan ayağa kalkınca ben de kalktım. Elimden tuttu ve sözleri bitene kadar, minik elim onun avucu içinde yüreği çarpan bir serçe gibiydi. Bana dedi ki: Bir bakanın görüşmesini kesmek için yürek ister. Anladım ki sende bu yürek var. Her şeyi göze alarak cesaretini kullandın. Unutma ki, insanların başarısı için inançlı olmaları yetmez. İnancı cesaretle güçlendirmek gerekir.Cesaret, inancınız doğrultusunda harekete geçme seçeneğinizi verir. Cesaret her yerde en güçlü öncelik ve üstünlüktür. Meslek yaşantınızda bu sözlerimin senin yolunu aydınlatmasını umut ederim. Sen de bu fikri öğrencilerine aşılamalısın.
O heyecanla Eskişehir e koştum ; kocama müjdeyi vermek için. Trende giderken kafamda iki çeşit senaryo oluşturdum:
Senaryo I. Bakanla olan görüşmemizin olumsuz sonuçlandığı. Ama bu 24 saat sürecek bir aldatmacaydı.
Senaryo II. Elde ettiğim başarılı sonuç.
Birincide o çok üzüldü. İkinci gün ikinci senaryoyu anlattığımda ise inanamadı ve sonra sevinçten, şaşkınlıktan deliye döndü, dünyalar kadar sevindi.
Eşime böyle bir şaka yapmam da bir cesaret ürünüydü.
7/ 4 / 2004
Sivrihisar
22 Mart 2004 Pazartesi
Bir Günlük Harman
Böyledir bu dünya...Yaşayanlar mutluluk dağıtan kuşun arkasından koşarlar. Yakalamaya uğraşırlar. Arada bir de yakaladıkları olur. Çoğunlukla yorgun düşerler mutluluk yolunda Bu sözleri söyleyen Pir-i Fani bu gece de konuk oldu rüyamda. Sözü vardı bana, ecdadımı anlatacaktı. Bir heves, bir merakla başladık sohbete:
Süleyman ve İsmihan; dan olma Ahmet doğrusu bir başkaydı diye söze başlayan Pir-i Fani ekledi: O dışa dönük, hoşsohbet, güler yüzlü ve iri
kıyım bir dostumdu. Dostumdu diyorum; çünkü beni en iyi o anlıyordu. Dallarımda asılı duran bir kutuda kahve ve kahve gereçleri bulunurdu. İşe ara verdiğinde gölgemde oturur, kendine bir kahve yapardı. Pek severdi kahveyi. Ben ise merak ederdim. Ben ise merak ederdim: Kap kara kahvenin nesini severler diye.
Bir gün o yokken açtım kutuyu, ben de bir kahve yaptım. Bir fincanı zorla içtim.Hiç mi hiç sevmedim.
Bir yaz sabahıydı. Güneş yeni doğmuştu. Sabahın doyum olmaz serinliği çiftçileri iş başı yapmaya çağırıyordu. İşte böyle bir sabah saatında Ahmet atarabasıyla çıka gelmez mi tarlaya. Gözlerime inanamadım. Şaşırmıştım. Çünkü, ben atı çok az, o da binek hayvanı olarak tanımıştım.
Ahmet çekti arabayı tarlanın başına. Araba da arabaydı haaa. Üstüne resimler çizilmiş, renk renk boyanmış. Ya o tekerlek kampanalarının sesi... O sesler daha şimdiden kağnıların kemane seslerini bastırmıştı.
Yüz yıllardır tarlalarda yok edilemeyen ayrık otunu pulluk denen araç çatır çatır köklerinden kopartırken Ahmet Ağa pullukta koşulu atların arkasından yetişemiyordu.
Atlar ona çok para kazandırdı . Gözü paraya doydu Ağanın ve o kentin zenginleri arasında yerini aldı. Sonra da orta boy bir davar sürüsü sahibi oldu.Ve artık o, gerçek bir Ağa idi .Ağalar gibi giyinirdi. Çizmeleri vardı, gümüş köstekli saatı da. Bir yere gideceğinde, uşak arabayı kapıya çeker, arabaya yün minder atılır, Ağa üstüne kurulur. Dizginler sürücünün elinde sigara Ağanın dudaklarında, yağız atlar kasabanın yolunda, içinden içinden bir türkü mırıldanırdı, keyfinden.
Oçocukları arasında en fazla Coşkuna güvenirdi. O son kuşaktan diyerek ekledi ve başladı Coşkunu anlatmaya.:
Coşkunun gününde çok yenilikler oldu.Köylüler yeniliklerle yüz yüze geldilerse de çekingenliklerini yenemediler. Her yeniliğe kuşkuyla baktılar. Bekleyip, sonucunu görmeyi yeğlediler. Ama onların içinden bir Coşkun çıktı ki: O yenilikci ve atılgandı. Zaten ülkenizin ekonomisi de canlanmaya
2
başlamıştı Sizinkilerin Demirkırat dedikleri bır siyaset ortamı doğmuştu. Partiler kuruluyor, insan emeğini aza indirgeyen bir tarım tarzı ufukta görünüyordu.Kentlerde dernekler kuruluyor, köylülerin kısaca Motor dedikleri; kokulu, acı bir çeşit suyla kendi kendine çalışan, yürüyen,arkasına takılan 4 kulaklı pulluğu ya da arabayı çeken , adam boyu tekerlekleri olan bir makinayla karşılaştık. Motor denen bu makinalar banka kredisiyle alınabiliyordu.. Yani peşin parayla değil.
Ağanın oğlu Coşkun durur mu? O da aldı bir motor.
Bir sabah erken Coşkun çıka geldi tarlaya. Ne gelişti o geliş...Babasının at arabasının pabucunu çoktan dama atmıştı. Bir saltanatla geldi yanımıza.Tabi
Coşkun mest,bense şaşkın.Ürktüm, sevemedim o canlı makinayı.Bir gün omakina insanlara hükmedecek gibi geldi bana. Onu bir üretim aracı değil de bir silah gibi görmüştüm, o gün.
Coşkun ogün uğramadı yanıma. Makinadan inmediki... Dostluğuma gereksinimi kalmamıştı artık. Yorulmadı ki ,gölgemde dinlensin. O dört kulaklıyla yanaştı tarlanın bir başından, akşam olmadan çıktı öteki başından. Atalarının at , öküz ile, karasapanla, tek kulaklı pullukla on, onbeş gün çift sürdükleri o tarlada o ,ayağını toprağa basmadan işi bitiriverdi. Ne yanıma geldi ne de hoşçakal dedi.Bastı gaza toz duman içinde, kulakları sağır eden gürültüsüyle çekti gitti.
Temmuz sıcaklık ayarını yükselterek gelmişti. Tarlalarda ekinler sararmış ve olgunlaşmıştı. Eskilerin iki ay sürdükleri, çoluk çocuk tarlalara döküldükleri hasat zamanıydı. Bizim Coşkun bu kez başka bir makineyle geldi. Makinanın gürültüsünden konuşmamızı anlayamıyorduk Onun bu heyula ile tarlaya girişiyle çıkışı bir oldu. Yarım günde makine biçti, öğüttü, sapı, taneyi ayırdı ve çekildi bir kenara. Coşkun yere atladı,ellerini havaya kaldırarak “işte bu iş bu kadar deyip, harmana başlamadan harmandan kalktığını anlatmak istedi.
Bir an geçmiş gözlerimin önünde canlandı ve geçmiştekilere seslenmekten kendimi alamadım: Ey kara sapan, kara kağnı, bir çift öküzlük iş gücü, orak, tırpan ve kara çarık. Hepinize selam ola!Coşkun sizlerin aylarca uğraştığınız, yorulup bittiğiniz, terleyip, aç, susuz kaldığınız işleri makinalara yaptırıyor . Yorulmadan ve de bir günde. erken gelip, erken gitmişiz demeyin sakın. Aslında değişen bir şey yok.Bakmayın siz araçlara.Lütfullahı ve karısını tereyağlı tarhana çorbası ve dananın baş gönünden yapılan çarık mutlu etmeye yetiyordu.Onlar azıcık aşım kaygısız başım derlerdi.
Coşkuna fazla imrenmeyin . Bakalım o mutlu mu? Karnı tok
ama,Midesi yediklerini eritmiyor.Makinelerin Sizlerin borcunu nasıl ödeyeceğim diye uykuları kaçıyor. Sizlerin hiç uykularınız kaçmış mıydı?Siz bilmezsiniz Coşkunun bankalara olan borcunu. Ya ödeyemezse... O zamanmakinalar geri alınacak. Arkasından da torununuz ya hastaneye ya hapishaneye...Hayat denen tatlı rüya makine demek değildir. Onun için sizler yerinmeyin. Sizler zamanında gelip zamanında gittiniz
Ey Pir-i Fani! Hani sen okur yazar değildin.Bir bilge gibi konuştun. Bu nasıl oluyor?
Benim çok güçlü içgüdüm var. O beni korur ve yaşatır. Hiç aldatmaz Benim bir de ilham yeteneğim var. Beni bu yeteneğim konuşturur. Bunlarla ben olacakları önceden sezerim.
İstersen konuya dönelim. Motor çıkınca insanların bana gereksinimi kalmadı. Geleceği görüyorum. Korkma diyorsun. Nasıl korkmayayım? Geçen gün motor dediğiniz o canavar ile geldiler. Komşu tarlada benden daha yaşlı bir arkadaşım vardı.Geldiler ve zinciri yaktılar boynuna ve bağladılar motora. Bastılar gaza basylar gaza. Alıç takmıştı pençesini bozkırın bağrına bir kez. Dayandı, bozkırdan aldığı güçle. O dayandı, onlar bastı. Sonunda dostumun her bir parçası koparken çatır çatır bozkıra Elveda dedi.Sürüdüler onu köpek ölüsü gibi, bırakıverdiler tarlanın anına.
Ertesi gün gene geldiler. Gene boğum boğum zıncır ellerinde. Bu kez bir başkasının boynuna. Belli ki maksatları alıç ağaçları kıyımı.Yazı yüzünde tüm alıç ağaçları yas tutarken, aldırmadı cellatlar.Bastılar gaza. Ağaç çatırdadı, eğildi ama, alamadılar. Motorun tekeri patinaj yaptı. Bir daha denediler, zincir koptu. Alamadılar onu. Tüm alıç ağaçları derinden bir ohhh! Çektiler. Çünkü geleneklere göre idam sehpasında ip koparsa mahkum bağışlanırdı. Bağışlanacak sanmıştı herkes. Nerdeee... Cellat baltayı alınca yanaştı ağaca.Avuçlarına tükürdü, dişlerini sıktı, başladı var gücüyle vurmaya.Bir mucize bekliyordum. Tüm alıçlar birlik olup, yürüyecekler baltanın üstüne sandım. Cellat son vuruşunu indirdiğinde balta kazanmıştı ama, hiç alkışlayan olmamıştı.
Baltanın kıydığı ağaç can havliyle tıkılınca cellat altında kaldı ve can verdi.
Meğer alıç ağaçları tarlalarda çalışan motora engel oluyormuş. Öyleyse bu gidişle sıra bana da gelecek. Zaten Coşkunun yüzüme bakmayışından kuşku duyuyordum. Zaten motor dedikleri bu canavarı hiç sevmemiştim. “Ölümüm onun yüzünden olur derdim.
Coşkunun tarlaya her gelişinde, arabasında zincir var mı diye bakardım.
Süleyman ve İsmihan; dan olma Ahmet doğrusu bir başkaydı diye söze başlayan Pir-i Fani ekledi: O dışa dönük, hoşsohbet, güler yüzlü ve iri
kıyım bir dostumdu. Dostumdu diyorum; çünkü beni en iyi o anlıyordu. Dallarımda asılı duran bir kutuda kahve ve kahve gereçleri bulunurdu. İşe ara verdiğinde gölgemde oturur, kendine bir kahve yapardı. Pek severdi kahveyi. Ben ise merak ederdim. Ben ise merak ederdim: Kap kara kahvenin nesini severler diye.
Bir gün o yokken açtım kutuyu, ben de bir kahve yaptım. Bir fincanı zorla içtim.Hiç mi hiç sevmedim.
Bir yaz sabahıydı. Güneş yeni doğmuştu. Sabahın doyum olmaz serinliği çiftçileri iş başı yapmaya çağırıyordu. İşte böyle bir sabah saatında Ahmet atarabasıyla çıka gelmez mi tarlaya. Gözlerime inanamadım. Şaşırmıştım. Çünkü, ben atı çok az, o da binek hayvanı olarak tanımıştım.
Ahmet çekti arabayı tarlanın başına. Araba da arabaydı haaa. Üstüne resimler çizilmiş, renk renk boyanmış. Ya o tekerlek kampanalarının sesi... O sesler daha şimdiden kağnıların kemane seslerini bastırmıştı.
Yüz yıllardır tarlalarda yok edilemeyen ayrık otunu pulluk denen araç çatır çatır köklerinden kopartırken Ahmet Ağa pullukta koşulu atların arkasından yetişemiyordu.
Atlar ona çok para kazandırdı . Gözü paraya doydu Ağanın ve o kentin zenginleri arasında yerini aldı. Sonra da orta boy bir davar sürüsü sahibi oldu.Ve artık o, gerçek bir Ağa idi .Ağalar gibi giyinirdi. Çizmeleri vardı, gümüş köstekli saatı da. Bir yere gideceğinde, uşak arabayı kapıya çeker, arabaya yün minder atılır, Ağa üstüne kurulur. Dizginler sürücünün elinde sigara Ağanın dudaklarında, yağız atlar kasabanın yolunda, içinden içinden bir türkü mırıldanırdı, keyfinden.
Oçocukları arasında en fazla Coşkuna güvenirdi. O son kuşaktan diyerek ekledi ve başladı Coşkunu anlatmaya.:
Coşkunun gününde çok yenilikler oldu.Köylüler yeniliklerle yüz yüze geldilerse de çekingenliklerini yenemediler. Her yeniliğe kuşkuyla baktılar. Bekleyip, sonucunu görmeyi yeğlediler. Ama onların içinden bir Coşkun çıktı ki: O yenilikci ve atılgandı. Zaten ülkenizin ekonomisi de canlanmaya
2
başlamıştı Sizinkilerin Demirkırat dedikleri bır siyaset ortamı doğmuştu. Partiler kuruluyor, insan emeğini aza indirgeyen bir tarım tarzı ufukta görünüyordu.Kentlerde dernekler kuruluyor, köylülerin kısaca Motor dedikleri; kokulu, acı bir çeşit suyla kendi kendine çalışan, yürüyen,arkasına takılan 4 kulaklı pulluğu ya da arabayı çeken , adam boyu tekerlekleri olan bir makinayla karşılaştık. Motor denen bu makinalar banka kredisiyle alınabiliyordu.. Yani peşin parayla değil.
Ağanın oğlu Coşkun durur mu? O da aldı bir motor.
Bir sabah erken Coşkun çıka geldi tarlaya. Ne gelişti o geliş...Babasının at arabasının pabucunu çoktan dama atmıştı. Bir saltanatla geldi yanımıza.Tabi
Coşkun mest,bense şaşkın.Ürktüm, sevemedim o canlı makinayı.Bir gün omakina insanlara hükmedecek gibi geldi bana. Onu bir üretim aracı değil de bir silah gibi görmüştüm, o gün.
Coşkun ogün uğramadı yanıma. Makinadan inmediki... Dostluğuma gereksinimi kalmamıştı artık. Yorulmadı ki ,gölgemde dinlensin. O dört kulaklıyla yanaştı tarlanın bir başından, akşam olmadan çıktı öteki başından. Atalarının at , öküz ile, karasapanla, tek kulaklı pullukla on, onbeş gün çift sürdükleri o tarlada o ,ayağını toprağa basmadan işi bitiriverdi. Ne yanıma geldi ne de hoşçakal dedi.Bastı gaza toz duman içinde, kulakları sağır eden gürültüsüyle çekti gitti.
Temmuz sıcaklık ayarını yükselterek gelmişti. Tarlalarda ekinler sararmış ve olgunlaşmıştı. Eskilerin iki ay sürdükleri, çoluk çocuk tarlalara döküldükleri hasat zamanıydı. Bizim Coşkun bu kez başka bir makineyle geldi. Makinanın gürültüsünden konuşmamızı anlayamıyorduk Onun bu heyula ile tarlaya girişiyle çıkışı bir oldu. Yarım günde makine biçti, öğüttü, sapı, taneyi ayırdı ve çekildi bir kenara. Coşkun yere atladı,ellerini havaya kaldırarak “işte bu iş bu kadar deyip, harmana başlamadan harmandan kalktığını anlatmak istedi.
Bir an geçmiş gözlerimin önünde canlandı ve geçmiştekilere seslenmekten kendimi alamadım: Ey kara sapan, kara kağnı, bir çift öküzlük iş gücü, orak, tırpan ve kara çarık. Hepinize selam ola!Coşkun sizlerin aylarca uğraştığınız, yorulup bittiğiniz, terleyip, aç, susuz kaldığınız işleri makinalara yaptırıyor . Yorulmadan ve de bir günde. erken gelip, erken gitmişiz demeyin sakın. Aslında değişen bir şey yok.Bakmayın siz araçlara.Lütfullahı ve karısını tereyağlı tarhana çorbası ve dananın baş gönünden yapılan çarık mutlu etmeye yetiyordu.Onlar azıcık aşım kaygısız başım derlerdi.
Coşkuna fazla imrenmeyin . Bakalım o mutlu mu? Karnı tok
ama,Midesi yediklerini eritmiyor.Makinelerin Sizlerin borcunu nasıl ödeyeceğim diye uykuları kaçıyor. Sizlerin hiç uykularınız kaçmış mıydı?Siz bilmezsiniz Coşkunun bankalara olan borcunu. Ya ödeyemezse... O zamanmakinalar geri alınacak. Arkasından da torununuz ya hastaneye ya hapishaneye...Hayat denen tatlı rüya makine demek değildir. Onun için sizler yerinmeyin. Sizler zamanında gelip zamanında gittiniz
Ey Pir-i Fani! Hani sen okur yazar değildin.Bir bilge gibi konuştun. Bu nasıl oluyor?
Benim çok güçlü içgüdüm var. O beni korur ve yaşatır. Hiç aldatmaz Benim bir de ilham yeteneğim var. Beni bu yeteneğim konuşturur. Bunlarla ben olacakları önceden sezerim.
İstersen konuya dönelim. Motor çıkınca insanların bana gereksinimi kalmadı. Geleceği görüyorum. Korkma diyorsun. Nasıl korkmayayım? Geçen gün motor dediğiniz o canavar ile geldiler. Komşu tarlada benden daha yaşlı bir arkadaşım vardı.Geldiler ve zinciri yaktılar boynuna ve bağladılar motora. Bastılar gaza basylar gaza. Alıç takmıştı pençesini bozkırın bağrına bir kez. Dayandı, bozkırdan aldığı güçle. O dayandı, onlar bastı. Sonunda dostumun her bir parçası koparken çatır çatır bozkıra Elveda dedi.Sürüdüler onu köpek ölüsü gibi, bırakıverdiler tarlanın anına.
Ertesi gün gene geldiler. Gene boğum boğum zıncır ellerinde. Bu kez bir başkasının boynuna. Belli ki maksatları alıç ağaçları kıyımı.Yazı yüzünde tüm alıç ağaçları yas tutarken, aldırmadı cellatlar.Bastılar gaza. Ağaç çatırdadı, eğildi ama, alamadılar. Motorun tekeri patinaj yaptı. Bir daha denediler, zincir koptu. Alamadılar onu. Tüm alıç ağaçları derinden bir ohhh! Çektiler. Çünkü geleneklere göre idam sehpasında ip koparsa mahkum bağışlanırdı. Bağışlanacak sanmıştı herkes. Nerdeee... Cellat baltayı alınca yanaştı ağaca.Avuçlarına tükürdü, dişlerini sıktı, başladı var gücüyle vurmaya.Bir mucize bekliyordum. Tüm alıçlar birlik olup, yürüyecekler baltanın üstüne sandım. Cellat son vuruşunu indirdiğinde balta kazanmıştı ama, hiç alkışlayan olmamıştı.
Baltanın kıydığı ağaç can havliyle tıkılınca cellat altında kaldı ve can verdi.
Meğer alıç ağaçları tarlalarda çalışan motora engel oluyormuş. Öyleyse bu gidişle sıra bana da gelecek. Zaten Coşkunun yüzüme bakmayışından kuşku duyuyordum. Zaten motor dedikleri bu canavarı hiç sevmemiştim. “Ölümüm onun yüzünden olur derdim.
Coşkunun tarlaya her gelişinde, arabasında zincir var mı diye bakardım.
5 Şubat 2004 Perşembe
Kendimizi Sorgulamak
Bir vakfın geleneksel yemekli toplantısında, ünlü bir kişinin yapacağı konuşmaya davet edilmiştim. Vardım ki, salon benim gibi davetlilerle dolmuştu. Çoğunluğu tüccar, sanayici ve iş adamı yüzlerce kişi birlikte yemek yemek ve konferansı dinlemek için gelmişti.
İnsanız; bazan mutsuz, bazan da doyumsuz olabiliyoruz. Kaygılarımız oluyor.
Meğer tüm olumsuzlukların çaresi içimizdeymiş; kendi kendimizi sorgulama alışkanlığımızın olmayışındanmış.
Gerçekten biz toplum olarak kendimizi sorgulama alışkanlığını edinememişiz. Sorgulamak deyince, hep başkalarını sorgulamayı anlamışız.
Oysa mutluluğa açılan kapının sihirli anahtarı, kendimize soracağımız bir
Soruda gizliymiş.
Neymiş o soru? İşte konferansın konusu da bu ya...
Yemeğin ardından Vakıf Başkanı kürsüye gelerek, konuşmacıyı çağırdı. Ama sürpriz olsun diye adını söylemedi. Onu konuşmanın bitiminde kendisinin söyleyeceğini ifade etti.
Konuşmacı orta boylu, şişman görünümlü, tepesindeki saçları dökülmüş, arkadakiler uzayıp uçları arkaya dönünce hoş bir hava vermiş, yakışmış, güleç yüzlü, yaşlı ama enerjik, dışa dönük bir kişi. Aslında o, medyatik bir kişi olduğundan tanıtım için fazla söze gerek yoktu. Başkan kürsüyü konuşmacıya bırakırken, bir hoş geldiniz alkışı yükseldi. Teşekkür sözü alkışlar arasında kaybolurken, o sözlerine başladı.
Ben bir köylü çocuğuyum. Anam, babam da köyün kahrını çekmiş insanlardı . Onlar her türlü çiftçilik işlerinde çalışırken ben de gölgeleri gibi onların ayaklarının dibinden eksik olmazdım. Devlet kapısında memuriyete başlayıncıya kadar, bir köylü kadar köylü olmuştum. Onun için Benim köylü halkımı, ben çok iyi tanırım.
Konuşmacı, insanın kendisinin sorgulanmasından hazetmediğini söylerken, dinleyicilerin tüm dikkatlarını üstüne çekebiliyordu. Derin bir sessizliğin içinde tek duyulan onun arka arkaya sıraladığı ve ağır ağır söylediği çok virgüllü sözcükleriydi.
Diyordu ki: Bir insanın geleceğini, onun belli koşullarda doğmuş olması belirlemez. İnsan köyde, kentte her hangi bir yerde doğmuş olabilir. Çok zengin ya da çok fakir olarak gelmiş olabilir. Bu kazanımların ya da yoksullukların kalıcılığına güvenmemelidir. Dünyamızda her şey değişim sürecindedir. Ancak insan aklının gücü sayesinde değişimlere uyum sağlamaya çalışır.
Konuşmacı bi yudum su içtikten sonra, dinleyicileri süzdü, uyandırdığı etkiyi ölçmeye çalıştı ve gülümseyerek devamla:
İnsan istemediği sürece hiçbir şey olduğu gibi kalmak zorunda değildir, genellemesinden yola çıkarak şöyle sürdürdü konuşmasını:
İnsan kendisine mutsuzluk ve doyumsuzluk veren bir durumu değiştirmek istediğinde kendisine şu soruyu sormalıdır: Öyleyse nasıl olmasını istiyorsunuz? İstek belirlendikten sonra tüm davranışlar isteneni gerçekleştirecek ögelere odaklanmalıdır. Böylece yaşamınızı olumsuz etkileyen faktörleri saf dışı etmiş ve onların etkisinden kurtulmuş olursunuz.
Unutmayınız. İnsan istemediği sürece hiçbir şey olduğu gibi kalamaz. Olumsuzları seçiniz ve onları yaşamınızdan çıkartmanın savaşını veriniz
Bir saat kürsüde kalan konuşmacı, ana fikri bu olan konuşmasına biraz da anılarını katarak, son sözlerini vakur bir ifadeyle Ben.............., hepinize saygılar sunuyorum diyerek bitirdi.
05 / 02 / 2004
Alsancak-İZMİR
İnsanız; bazan mutsuz, bazan da doyumsuz olabiliyoruz. Kaygılarımız oluyor.
Meğer tüm olumsuzlukların çaresi içimizdeymiş; kendi kendimizi sorgulama alışkanlığımızın olmayışındanmış.
Gerçekten biz toplum olarak kendimizi sorgulama alışkanlığını edinememişiz. Sorgulamak deyince, hep başkalarını sorgulamayı anlamışız.
Oysa mutluluğa açılan kapının sihirli anahtarı, kendimize soracağımız bir
Soruda gizliymiş.
Neymiş o soru? İşte konferansın konusu da bu ya...
Yemeğin ardından Vakıf Başkanı kürsüye gelerek, konuşmacıyı çağırdı. Ama sürpriz olsun diye adını söylemedi. Onu konuşmanın bitiminde kendisinin söyleyeceğini ifade etti.
Konuşmacı orta boylu, şişman görünümlü, tepesindeki saçları dökülmüş, arkadakiler uzayıp uçları arkaya dönünce hoş bir hava vermiş, yakışmış, güleç yüzlü, yaşlı ama enerjik, dışa dönük bir kişi. Aslında o, medyatik bir kişi olduğundan tanıtım için fazla söze gerek yoktu. Başkan kürsüyü konuşmacıya bırakırken, bir hoş geldiniz alkışı yükseldi. Teşekkür sözü alkışlar arasında kaybolurken, o sözlerine başladı.
Ben bir köylü çocuğuyum. Anam, babam da köyün kahrını çekmiş insanlardı . Onlar her türlü çiftçilik işlerinde çalışırken ben de gölgeleri gibi onların ayaklarının dibinden eksik olmazdım. Devlet kapısında memuriyete başlayıncıya kadar, bir köylü kadar köylü olmuştum. Onun için Benim köylü halkımı, ben çok iyi tanırım.
Konuşmacı, insanın kendisinin sorgulanmasından hazetmediğini söylerken, dinleyicilerin tüm dikkatlarını üstüne çekebiliyordu. Derin bir sessizliğin içinde tek duyulan onun arka arkaya sıraladığı ve ağır ağır söylediği çok virgüllü sözcükleriydi.
Diyordu ki: Bir insanın geleceğini, onun belli koşullarda doğmuş olması belirlemez. İnsan köyde, kentte her hangi bir yerde doğmuş olabilir. Çok zengin ya da çok fakir olarak gelmiş olabilir. Bu kazanımların ya da yoksullukların kalıcılığına güvenmemelidir. Dünyamızda her şey değişim sürecindedir. Ancak insan aklının gücü sayesinde değişimlere uyum sağlamaya çalışır.
Konuşmacı bi yudum su içtikten sonra, dinleyicileri süzdü, uyandırdığı etkiyi ölçmeye çalıştı ve gülümseyerek devamla:
İnsan istemediği sürece hiçbir şey olduğu gibi kalmak zorunda değildir, genellemesinden yola çıkarak şöyle sürdürdü konuşmasını:
İnsan kendisine mutsuzluk ve doyumsuzluk veren bir durumu değiştirmek istediğinde kendisine şu soruyu sormalıdır: Öyleyse nasıl olmasını istiyorsunuz? İstek belirlendikten sonra tüm davranışlar isteneni gerçekleştirecek ögelere odaklanmalıdır. Böylece yaşamınızı olumsuz etkileyen faktörleri saf dışı etmiş ve onların etkisinden kurtulmuş olursunuz.
Unutmayınız. İnsan istemediği sürece hiçbir şey olduğu gibi kalamaz. Olumsuzları seçiniz ve onları yaşamınızdan çıkartmanın savaşını veriniz
Bir saat kürsüde kalan konuşmacı, ana fikri bu olan konuşmasına biraz da anılarını katarak, son sözlerini vakur bir ifadeyle Ben.............., hepinize saygılar sunuyorum diyerek bitirdi.
05 / 02 / 2004
Alsancak-İZMİR
25 Aralık 2003 Perşembe
Musalla Taşında
Yurt dışı dönüşümde diye başlamıştı Akın söze. Elimde hediyelerle onu ziyarete gelmiştim. Beklenmedik bir durumla karşılaşacağım hiç aklımdan geçmezdi. Dükkanının kepengini kapalı buldum. İşte hesapta bu yoktu dedim.
Dükkan komşularına sorduğumda; Duanızı eksik etmeyin dediler. Evlerine gitmeye yüzüm olmadığından, sırdaşı ve kıymetli arkadaşına koştum.
Arkadaşından, onun yaşaması için artık bir umut kalmadığını, beyninde ur saptandığını öğrenince, dünya başıma göçtü sandım.
Acıyla ve sıkıntıyla beklenen o kara gün geldi sonunda.
Dünyanın en acı gerçeğiyle yüz yüzeydim .
O, 45 yaşında musalla taşında ve hayatta bir baltaya sap olamamış ben ise ancak başkalarının kanatları altında, hayırsız anılarımla kalakalmıştım.
25 / 12 / 2003
Alsancak - İZMİR
Dükkan komşularına sorduğumda; Duanızı eksik etmeyin dediler. Evlerine gitmeye yüzüm olmadığından, sırdaşı ve kıymetli arkadaşına koştum.
Arkadaşından, onun yaşaması için artık bir umut kalmadığını, beyninde ur saptandığını öğrenince, dünya başıma göçtü sandım.
Acıyla ve sıkıntıyla beklenen o kara gün geldi sonunda.
Dünyanın en acı gerçeğiyle yüz yüzeydim .
O, 45 yaşında musalla taşında ve hayatta bir baltaya sap olamamış ben ise ancak başkalarının kanatları altında, hayırsız anılarımla kalakalmıştım.
25 / 12 / 2003
Alsancak - İZMİR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)